kaybolan değerlerġmġz
Transkript
kaybolan değerlerġmġz
ELAZIĞ-TOKAT-ANKARA KÜLTÜR BULUġMASI ÜZERĠNE Hasan AKAR ―Sinemde bir tutuĢmuĢ yanmıĢ ocağ olaydı Zülfün karanlığında bezme çerağ olaydı … Terk-i cünun ederdi Leyla gamıyla Mecnun Bir gün yüzün göreydi âlemde sağ olaydı‖ Uzak diyarları yakınlaĢtırmak için Elazığlı, Ankaralı Ģair, yazar ve musiki dostları 26-28 Mayıs 2011 tarihleri arasında ―Elazığ-Ankara-Tokat Kültür BuluĢması‖ adıyla Tokat‘ta toplandılar. ġehirlerde yaĢayan insanların dostluğu gibi Ģehirlerin de günümüze dek ulaĢan kendi aralarında dostlukları vardır. Sizler özellikle asker ocağında birbirine yakın Ģehirlerin, benzer kültüre sahip insanların kardeĢliğini, dayanıĢmasını gözlemlediniz mi? ĠĢte Ģehirler de böyledir. Ortak kültüre sahip olmanın, komĢu olmanın, bir yaylada, kırda, bahçede, vazoda çiçek açmanın, aynı harmanda hasat olmanın en nadide güzelliklerinden birisidir bu. Elazığlı Ģair ve yazarlarımız ve onlara destek veren mülki ve mahalli yöneticilerimiz ülkemizde bu anlamlı hareketi yeniden baĢlattılar. Elazığ‘dan Malatya‘ya, MuĢ‘a, Diyarbakır‘a koĢtular, kucaklarını açtılar ve bu koĢuya yorulmadan devam ediyorlar. 2008 yılında bu güzel insanlar bizleri de Tokat‘tan Elazığ‘a davet ederek Fırat‘ın dostluk kollarını YeĢilırmak‘a uzatmıĢlardı. Yemen‘i, SarıkamıĢ‘ı, OnbeĢlileri, Çanakkale‘yi, seferberlik türkülerini ağıtlarını birlikte söylemiĢ Tunceli Pertek‘te bu aziz vatanın kardeĢliğine halaylar çekmiĢ, Ģiirler okumuĢtuk. Bu cümleden olarak Tokatlılar ve Tokat ġairler ve Yazarlar Derneği‘nce Elazığlıların bu ülkede yaĢayan insanları bütünleĢtirmeyi amaç edinen manalı hareketlerinin, çalıĢmalarının daima yanında olacağımızı belirtiyoruz. Bu dostlukları, kurulan köprüleri sağlamlaĢtırmak, sinelerdeki çerağları yeniden yakmak için Elazığlı, Ankaralı dostlar üç gün Tokat‘ta, Erbaa‘da Niksar‘da konuğumuz oldular. Sarayyolu‘nu, HuĢ‘un tarihimizden ve yüreklerimizden silinmeyen gerçeklerini ve manevi hazzını OnbeĢlilerle buluĢturmak amacıyla dağ taĢ aĢarak Harput Kal‘ası‘ndan, Ankara Kal‘ası‘ndan Tokat Kal‘ası‘na kırk kiĢilik ekipleriyle coĢkulu bir yürüyüĢ gerçekleĢtirdiler. Harput‘tan, Hazar‘dan, Ağın‘dan, Karakoçan‘dan, Keban‘dan, Kövenk‘ten Ģehrimize gelen her biri birbirinden değerli gönül adamları ġener Bulutları, Bedrettin KeleĢtimurları, Ahmet Tevfik Ozanları, Tahsin Öztürkleri, Mithat Yılmazları, Mahir Gürbüzleri, Günerkan AydoğmuĢları, Hadi Önalları, ġükrü BaĢları, Yurdal Demirelleri, Zekeriya Bicanları, Gazi Özcanları, Fethi Açıkgözleri, Ülker Ardıçoğulları, Elazığ Belediyesi Musiki Cemiyeti ve KürsübaĢı Topluluğu‘nun altın yürekli ve sesli değerlerini; Kızılırmak‘tan kopup gelen M. Nuri Parmaksızları, Ġlter YeĢilayları, Ġsmet Bora Binatlıları, Uludağ‘dan yeĢil ve kar güzelliğiyle aramıza katılan Ozan Turabileri, Sivas Çamlıbel‘den aĢarak sazıyla sözüyle Tokat‘a yürüyen Recep AteĢleri bir nebze olsun bağrımıza basabildi isek ne mutlu bize. Ama bir göründüler bir kayboldular bize göre. Diyor ya Ģair: Bir hayal ki kayboldu sorma neydi O! ĠĢte, Elazığ‘ın, Ankara‘nın bu güzel, yiğit insanları da güzel atlara binip bir sabah sessizce Ģehrimizden ayrıldılar. Yine bizi öksüz koydular. Selam size Tokat‘tan, Niksar‘dan, Erbaa‘dan, ReĢadiye‘den Elazığ‘ın, Ankara‘nın çilekeĢ insanlarına, birlik çerağını Anadolu‘da yeniden yakmak için mücadele veren kültür dostlarına. Allah yâr ve yardımcımız olsun. Ve binlerce teĢekkürler bu güzel buluĢmada maddi manevi desteklerini esirgemeyen Sayın Valimiz, Belediye BaĢkanımız, Elazığ Valimiz ve Belediye BaĢkanımız, Elazığ Manas Yayıncılık Mensupları, Niksar Kaymakamımız, Belediye BaĢkanımız, Erbaa Kaymakamımız ve Belediye BaĢkanımız. ĠLESAM (Türkiye Ġlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği) BaĢkanı ve yöneticileri. Ulusal Basının Tokat Temsilcileri, Tokat basını ve GüneĢ Medya Grubu. Etkinliklerin, bu oluĢumların perde arkasında çalıĢan görünmeyen mimarları ve mütevazı kahramanları sizlere sonsuz teĢekkürler. … Tokat Kent Konseyi Eğitim Kültür ve Sanat ÇalıĢma Grubu ―IV. Kültür ve Sanat ġenlikleri‖ kapsamında ĠLESAM ve Tokat ġairler ve Yazarlar Derneği‘nin katkılarıyla ―Elazığ-Ankara-Tokat BuluĢması‖na imza attı. Programların ilki 26 Mayıs PerĢembe akĢamı saat 20‘de ĠĢeri Petrol Tesislerinde gerçekleĢtirildi. Sunumunu Tokat ġairler ve Yazarlar Derneği‘nden Mahmut Hasgül‘ün yaptığı gecede Eğitim Kültür ve Sanat ÇalıĢma Grubu BaĢkanı Hasan Akar, Kent Konseyi BaĢkanı Av. Mustafa Yavuz, Elâzığ Ġl Kültür ve Turizm Müdürü Tahsin Öztürk, Tokat Belediye BaĢkanı Doç. Dr. Adnan Çiçek birer konuĢma yaptılar. Elazığ Ġl Kültür ve Turizm Müdürü Tahsin Öztürk ve Manas Yayıncılık Genel Koordinatörü ġener Bulut; Elazığ Valisi Muammer EROL ve Elazığ Belediye BaĢkanı Süleyman SELMANOĞLU‘nun Tokat Belediye BaĢkanı Doç. Dr. Adnan ÇĠÇEK‘e, Kent Konseyi BaĢkanı Av. Mustafa Yavuz‘a, Tokat ġairler ve Yazarlar Derneği BaĢkanı Remzi Zengin‘e, Eğitim Kültür ve Sanat ÇalıĢma Grubu BaĢkanı Hasan Akar‘a, Belediye Basın ve Halkla ĠliĢkiler Müdürü Ali Polat‘a, Kümbet Dergisi Sahibi Muhsin Demirci‘ye gönderdiği plaketi ve hediyeleri takdim ettiler. Elazığ‘dan gelen ve Tokat‘tan katılan Ģairlerin yer aldığı ―Harput‘tan Tokat‘a ġiirler― adı verilen etkinlikte R. Mithat Yılmaz, A. Tevfik Ozan, Bedrettin KeleĢtimur, Remzi Zengin, Saffet Çakar, Hüseyin Koç, Hamdi Ertürk duygularını Ģiirle seslendirdiler. Gecede Elazığ Belediyesi Folklor Ekibi nefis bir gösteri sunarken Elazığ Belediyesi KürsübaĢı Topluluğu halk türkülerinden örnekler verdi. Ayrıca Elazığ Musiki Cemiyeti Sanatçısı Fethi Açıkgöz, SarıkamıĢ, Yemen, Tokat, Çanakkale yöresinden ağıtları seslendirdi. Gece, Tokat Belediye BaĢkanı Doç Dr. Adnan ÇĠÇEK‘in katılımcılara plaket ve hediye vermesi ile sona erdi. Cuma günü sabahı Elazığ, Ankara ve Tokat heyetini Tokat Valisi ġerif YILMAZ makamında kabul ederek ağırladı. Elazığlılar adına Manas Yayıncılık Genel Koordinatörü M. ġener Bulut, Elazığ Valisi Muammer EROL ve Elazığ Belediye BaĢkanı Süleyman SELMANOĞLU‘nun Tokat Valisine gönderdiği plaketi ve selamlarını sundular. Bu ziyaretten sonra Niksar Kaymakamı Uğur TURAN ve Belediye BaĢkanı Duran YADĠGAR‘ın davetlisi olarak Niksar‘a gidildi. Niksar Kaymakamlığı‘nı ziyaret eden heyete kendi isimlerinin yazılı olduğu nazar boncuklu plaketler hediye edildi. Niksar Kalesinde bulunan Nizamettin Yağıbasan Medresesi‘nde öğle yemeğinde Niksar Belediye BaĢkanı Duran YADĠGAR‘la birlikte yemekte buluĢan gruba Niksar‘la ilgili yayınlar ve çeĢitli hediyeler takdim edildi. Niksar Belediye BaĢkanı Elazığ Valisi Muammer EROL ve Belediye BaĢkanı Süleyman SELMANOĞLU‘na verilmek üzere hazırlanan plaketleri Kültür ve Turizm Müdürü Tahsin Öztürk‘e takdim etti. ġehrin bazı tarihi mekânlarıyla birlikte Erzurumlu Emrah ve Cahit Külebi‘nin mezarlarını Tarih Öğretmeni M. Necati GüneĢ‘in rehberliğinde ziyaret ederek dualar eden Ģairler akĢam programı için Erbaa‘ya geçti. Erbaa Kaymakamı Erdal ÇAKIR misafirleri makamında kabul ederek kültür sohbetine özel zaman ayırdı. Buradan Erbaa Belediye BaĢkanı Ahmet YENĠHAN ‗ın makamına geçilerek Belediye BaĢkan Yardımcısı Ġlhan ARDIÇ ve bazı meclis üyelerinin hazır bulunduğu bir ortamda sıcak bir karĢılama yapıldı. Fırat TV ile kısa bir röportaj yapan YENĠHAN, davetlilere Ģehri sembolize eden plaket ve hediyeler sundu. Belediye BaĢkanı ve yardımcısının da katıldığı Boğazkesen kültür gezisinden sonra Öğretmenevi bahçesinde düzenlenen akĢam yemeğinin ardından da Cumhuriyet Meydanında ElazığErbaa-Tokat-Ankara BuluĢmasına geçildi. Sunumunu Edebiyat Öğretmeni Fatih Yüksel‘in yaptığı gecede Erbaa Belediye BaĢkanı Ahmet YENĠHAN, Elazığ heyeti adına ġair-yazar Bedrettin KELEġTĠMUR, ĠLESAM adına BaĢkan M. Nuri PARMAKSIZ, Tokat ġairler ve Yazarlar Derneği BaĢkanı Remzi ZENGĠN birer konuĢma yaptılar. Etkinliğin Harput‘tan Erbaa‘ya ġiirler bölümünde Ankara‘dan Ġsmet Bora Binatlı, Ġlter YeĢilay, Elazığ‘dan Zekeriya Bican, Hadi Önal, Bursa‘dan ÂĢık Turabi (Temel ġahin), Sivas‘tan Recep AteĢ, Tokat‘tan Burhan Kurddan, Duran Turhan, Erbaa‘dan Yalçın Ünlü ve Nuri Çat yer aldılar. ġiir rüzgârını Elazığ Belediyesi Folklor Ekibinin gösterisi ve KürsübaĢı Topluluğu‘nun Türk Halk Müziği Konseri devam ettirdi. Üçüncü gün Ballıca Mağarası‘na ve Mahperi Hatun Kervansarayı‘na kültür gezisi yapıldı. YeĢil Vadi Dinlenme Tesislerinde verilen öğle yemeğinden sonra GüneĢ TV‘de Tokat ġairler ve Yazarlar Derneği‘nce organize edilen, sunumu Hasan AKAR tarafından yapılan ―Kültür Sofrası ― programına katılındı. Televizyonun bahçesinde baĢlatılan kültür etkinliğine yağmur sebebiyle bir müddet ara verilerek daha sonra iç mekânda devam edildi. Elazığ Kültür ve Turizm Müdürü Tahsin ÖZTÜRK, Elazığ Valisi ve Belediye BaĢkanı‘nın GüneĢ Medya Grubu Sahibi Mehmet AKTÜRK‘e gönderdiği plaketi kendisinin il dıĢında olmasından dolayı GüneĢ Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Cemal ĠNCESOYLUER‘e sundu. AkĢam Çocuk Esirgeme Kurumu Salonu‘nda düzenlenen Tokat Kalesinden Harput Kalesine ġiir ve Müzik Rüzgârı programına geçildi. Tokat Valisi ġerif YILMAZ, Kültür ve Turizm Müdürü Abdurrahman AKYÜZ Vakıflar Bölge Müdürü Ġsmail AKTAġ ve bazı daire müdürleri, basın ve halkın ilgi gösterdiği geceye Tokat‘ta yaĢayan Elazığlıların ve öğrencilerin katılımı ayrı bir renk kattı. Tokat Kent Konseyi BaĢkanı Av. Mustafa YAVUZ, Elâzığ Heyeti adına ġair-Yazar Hadi ÖNAL ve ĠLESAM BaĢkanı M. Nuri PARMAKSIZ açılıĢ konuĢmalarında bu kültür buluĢmalarının devamını dediler. ġiirler bölümünde Ġlter YEġĠLAY(Ankara), Hüseyin KOÇ(Tokat),Yurdal DEMĠREL(Elazığ), Mahir GÜRBÜZ(Elazığ), Mahmut HASGÜL (Tokat), M. ġükrü BAġ (Elazığ) yer alırken Elazığ Belediyesi Folklor Ekibinin çayda çıra oyununa izleyicilerden de katılım olunca apayrı bir tablo ortaya çıktı. KürsübaĢı Topluluğu‘nun ağıtlarla birlikte Elazığ ve Tokat yöresine ait türküleri seslendirmesi ve toplu fotoğraf çekimiyle program sona erdi. Elazığ ve Ankara‘dan gelen misafirler 28 Mayıs Pazar günü Ģehrimizden ayrıldılar. Dileğimiz bu kültür buluĢmasına önümüzdeki yıl bir baĢka Ģehrimizi de katabilmektir. Selam olsun Tokat Kal‘asından GakkoĢların Seğmenlerin aziz yurduna. BEN LEYLA OLDUYSAM O MECNUN OLMUġ Mehtabın koynundan geçince yolu Yorganım yastığım hasretim olmuĢ DolanmıĢ bir kere boynuma kolu Alnımın silinmez yazgısı olmuĢ Bakma pencereden göz kırpıĢına Semada yıldızlar konuğum olmuĢ Mehtap bana sorar ben yıldızlara GüneĢ aya kızıp yakıcı olmuĢ Ayrılık kapıya kilit vurunca Gönül sarayında oturdu tahta Sevmekle açıldı gönüle yara Ben Leyla isem o Mecnun olmuĢ Gülüzar Söğütçü KURUM ERZURUMLU EMRAH VE ÖLÜMÜNÜN 14.YILINDA CAHĠT KÜLEBĠ, NĠKSAR BELEDĠYESĠ, TOKAT ġAĠRLER VE YAZARLAR DERNEĞĠ VE ĠLESAM’IN KATKILARIYLA 24–25 HAZĠRAN 2011 TARĠHLERĠ ARASINDA NĠKSAR’DA ANILDI Erzurumlu Emrah ve Cahit Külebi'yi Anma Programı 24–25 Haziran 2011 tarihlerinde gerçekleĢtirildi. Niksar Kaymakamı Uğur TURAN, Niksar Belediye BaĢkanı Duran YADĠGÂR, BaĢkan Yardımcısı Fazlı Bayram, Niksar Belediyesi Eski BaĢkanlarından A.Turan Ünverdi, Belediye Meclis üyeleri Müjdat Özbay, Süleyman Çıtır, Serhat Aykut, Sefa Tüzman, Demir Aybak, ġuayp Sakman, basın mensupları, daire amirleri, Niksarlılar, Ankara Niksarlılar Derneği‘nden Dernek BaĢkanı Ankara 5.Aile Mahkemesi Hâkimi Sebahattin Ali Erdem‘in koordinesinde 40 kiĢilik bir gurubun da katılımıyla Cuma günü saat 14.00 da Niksar Belediyesi önünden hareket eden kafile Erzurumlu Emrah ve Cahit Külebi anıt mezarlarını ziyaret etti. Sunumunu Tokat ġair ve Yazarlar Derneği üyelerinden AraĢtırmacı-Yazar A.Turan Erdoğan‘ını yaptığı Anıt mezar önündeki törende Cahit Külebi'nin oğlu Ali Külebi, Belediye BaĢkanı Duran Yadigâr ve Niksar Kaymakamı Uğur Turan birer konuĢma yaparak Türk edebiyatının mümtaz Ģahsiyetlerine rahmet dilediler. Ankara Devlet Tiyatroları Sanatçıları Cahit Çağıran ve Buket Türkyılmaz tarafından birer Ģiir yorumlandıktan sonra Kur‘an-Kerim okunarak Ġlçe Müftüsü Selahattin ġanver iki ozan için dua ettirdi. Anıt mezarlardaki program bitiminden sonra Niksar Kalesi Yağıbasan Medresesinde düzenlenen Kastamonu Üniversitesi Öğretim Görevlisi YaĢar Zengin, Doç. Dr. Eyüp Akman ve Prof. Dr. Saim Sakaoğlu‘nun katıldığı panel ilgiyle izlendi. Panelin genel değerlendirmesini yapan Prof. Dr. Saim Sakaoğlu arĢivindeki Erzurumlu Emrah‘la ilgili bütün dokümanları Niksar Belediyesine hediye edeceğini belirtti. Program yapımcısı, Fotoğraf sanatçısı Cihat TaĢkın tarafından Yağıbasan Medresesi ‗nde açılan ―Fotoğraflarla Niksar Resim Sergisi‖ ilgiyle gezildi. Cuma günü akĢam programında ise Niksar Belediyesi kültür ekibinden Kemal Özbay‘ın hazırladığı Niksar'ı tanıtan video gösteriminin ardından UNESCO tarafından YaĢayan Ġnsan Hazinesi seçilen Kaval ustası YaĢar Güç konuklara kavalı ile yöresel havalar dinletti. AkĢam etkinliğinin sunumu Kümbet Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Hasan Akar tarafından gerçekleĢtirildi. Sahne alan Sivas ÂĢıklar Derneği mensuplarından ÂĢık Kaptani(Mehmet KöĢe) ve ÂĢık Eseri(A.Turan Bülbül) Erzurumlu Emrah‘ın Ģiirlerini sazlarıyla ve sözleriyle yorumladılar. Prof. Dr. Saim Sakaoğlu âĢıklara ayak vererek atıĢma yaptırdı. ÂĢıkların atıĢması da konuklar tarafından ilgi ile izlendi. Programın ikinci gününde ise Niksar' gelen konuklar Niksar kültür gezisi yaparak Eğitimci Yazar Necati GüneĢ tarafından bilgilendirildi. ġehir turundan sonra Niksar Akıncı Köyü yakınındaki Sisma Maden Suları Fabrikasını ziyaret eden konuklar gördükleri manzara karĢısında hayranlıklarını dile getirdiler. Sisma Maden Suları tarafından verilen akĢam yemeğinden sonra Niksar Kalesi Yağıbasan Medresesinde düzenlenen Emrah'tan Külebi'ye ġiir ġöleni programı Ankara Niksarlılar Derneği BaĢkanı Hâkim Sabahattin Ali Erdem ve Belediye BaĢkanı Duran Yadigâr‘ın açılıĢ konuĢması ile baĢladı. Ġstanbul Niksarlılar Derneği BaĢkanı Yüksel Altuner, Gazeteci-Yazar Rıza Zelyut ve Almanya‘dan Zürbiye Ġvdik‘in Niksarlılara gönderdikleri tebrik mesajları okundu. Doğa Diren, ZeynepElif Oral adlı minik Ģairlerin Külebi ile ilgili Ģiirlerini okumalarından sonra sahneye davet edilen Belediye BaĢkanı Duran Yadigâr, konuĢma yapmak yerine programa uygun kendi yazdığı Niksar Ģiirini seslendirdi. Programa Vali Vekili Mustafa Tüysüzoğlu katılarak destek verdi. Programa Tokat Belediyesi Basın Yayın ve HALKLA ĠliĢkiler müdürü ve Kent Konseyi Ali Polat da katıldı. ĠLESAM BaĢkanı ġair Mehmet Nuri Parmaksız, Kapadokya ġairler ve Yazarlar Birliği BaĢkanı AyĢe Paslanmaz, Tokat ġairler ve Yazarlar Derneği BaĢkanı Remzi Zengin, Eğitimci Mahmut Hasgül, ġair Ahmet Divriklioğlu, EskiĢehir Osman Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tamilla Abbashanlı Ģiirlerini seslendirdi. Tamilla Abbashanlı'nın Ģiirini seslendirmeden önce milli bütünlüğümüzü yansıtan konuĢması seyirciler tarafından büyük alkıĢ aldı. Azerbaycan'daki Türkiye sevgisinden bahsederek Azerbaycan ve Türkiye bayraklarını dalgalandırdı. ġiir Ģöleninin ardından Ankara Devlet Tiyatroları sanatçıları Cahit Çağıran ve Buket Türkyılmaz Niksar Kalesinden Emrah ve Külebi'ye Ģiirleriyle seslendi. Tiyatro sanatçıları ilk bölümde Emrah‘ın Ģiirlerini ikinci bölümde ise Külebi Ģiirlerini seslendirdiler. Devlet tiyatroları sanatçılarına Kaval Ustası YaĢar Güç ile Eğitimci Ekrem Öncü kaval ve bağlamasıyla eĢlik etti. Bu yıl Niksar Belediyesi ve Tokat ġairler ve Yazarlar Derneği iĢbirliğiyle ikincisi düzenlenen ―2.Cahit Külebi Memleketime BakıĢ ― konulu Ģiir yarıĢmasında dereceye giren Ġbrahim ġaĢma(Leb-i Külebi ġiiriyle), Nihat Malkoç(Anadolu‘nun Sesi ġiiriyle) ve Arzu Aykut(Niksar Özlemi) katılımcıların karĢısına çıkarak büyük alkıĢ aldılar. Program yapılan plaket töreninin ardından sona erdi. HĠÇ BELLĠ DEĞĠL Bahar geldi sandım karlar yağıyor Bahar belli değil kıĢ belli değil Çiğdem çiçek görem dedim bekledim Yazı belli değil güz belli değil Tomurcuk açmıĢlar bütün ağaçlar YeĢile boyanmıĢ kırlar bayırlar Bizim burda tipi boran soğuk var Ġklim baĢka baĢka gün belli değil Pek uzun sürüyor burda kıĢ ayı Ayları saymaktan kalmadı sayı Burcu burcu çiçek kokan sılayı Gidip görem dedim yol belli değil Nice güzellikler vermiĢ yaradan Bir kıĢ daha geldi geçti buradan Vakti gelen göçer bir bir sıradan Kimler geldi geçti hiç belli değil 24.03.1998 Fatih DurmuĢ “YĠNE YAKMIġ YÂR MEKTUBUN UCUNU” MEHMET GÖKKAYA Abdullah SATOĞLU Yıllardır radyo ve televizyonların müzik programlarında zevkle dinlediğimiz ve dillerden düĢmeyen; Yine yakmıĢ yâr mektubun ucunu Askerlikte sevda çekmek zor diyor. Yükleyip postanın bana suçunu Hatırımı teller ile sor diyor Askerlikte sevda çekmek zor diyor. Dinlenmeler bir sigara içimi Duman duman sen kaplarsın içimi… Ģarkısının değerli söz yazarı Mehmet Gökkaya ile 1960‘lı yıllarda Kayseri‘de tanıĢmıĢtık… O zaman Amasya Emniyet Müdürlüğü‘nden, Kayseri‘de, Zincidere‘deki Polis Okulu müdürlüğüne atanmıĢtı. Yine o yıllarda Kayseri‘de çıkarmakta olduğumuz ―Hâkimiyet‖ Gazetesi ve ―Filiz‖ dergisinin bürosuna, sonra da, 1970‘de Ankara‘da kurduğumuz Karanfil sokaktaki As Matbaamıza sık sık uğrar, yazdığı duygu dolu yeni Ģiirlerini, büyük bir heyecan ve Ģevkle okur, yayınlanmak üzere bize lütfederdi. Bunlardan, muhterem eĢine ithaf ettiği ve ―Hayat YoldaĢıma‖ adını verdiği: Gel!.. Gel diye hasretle mi geçsin AĢk mevsimi, gül mevsimi yazlar? Sönsün mü ümitler ve bu hazlar? Heyhat!.. Yine hasretle mi geçsin AĢk mevsimi, gül mevsimi yazlar? Duygum niye gölgem gibi sarhoĢ Gözler seni beklerken uzakta. Ürpermede kalbim bu tuzakta. Durgun suda aksin ne kadar hoĢ Gözler seni beklerken uzakta… Bahtım ve düĢüncemle savaĢtım Yalnız ve karanlık gecelerde... Güller gibi solsun mu bu yerde Gökler kadar engin ve saf aĢkım? Yalnız ve karanlık gecelerde. Ģiirini, daha sonraları yine Ankara‘da çıkardığımız “Filiz” dergisinin, Ocak 1971 tarihli ―ġiir Özel Sayısı‖nda kısa özgeçmiĢinin yanında, bir fotoğrafıyla birlikte yayınlamıĢtık. Erol Sayan tarafından Nihavent makamında bestelenen; Kalbe dolan o ilk bakıĢ Unutulmaz, unutulmaz. Sevdâ ile ilk uyanıĢ Unutulmaz, unutulmaz. Ġlkbahar yaz mevsim mevsim Birkaç mektup, birkaç resim Yıllar geçse o bir isim Unutulmaz, unutulmaz! Ģarkısının da söz yazarı, gerçek bir dost ve gerçek bir gönül adamı olan Mehmet Gökkaya, 1922‘de EskiĢehir‘de dünyaya geldi. Emniyet teĢkilâtının çeĢitli kademelerinde uzun süre hizmet veren ve Emniyet Müdürlüğü de yapan Gökkaya‘nın, filme alınan senaryoları ve çoğu bestelenmiĢ Ģiirleri bulunmaktadır. Fakat ne yazık ki, bunları sağlığında kitap haline getirme imkânı bulamamıĢ ve 3 Kasım 1981 günü Ankara‘da vefat etmiĢtir. ġu yanan bağrıma yaslan, duyacaksın nesi var Sana bir derdimi açtım daha binlercesi var. Sana vurgun deli gönlüm, yine feryad sesi var Sana bir derdimi açtım daha binlercesi var. tarzındaki nefis Ģiirlerinin, vefatından sonra hukukçu kızı Serpil Karatoprak Hanımefendi tarafından yayınlanmak üzere toplandığını iĢitmiĢtim. Ama Ģimdi ne safhada olduğunu bilmiyorum… Bu yazıyı kaleme alırken, karıĢtırdığım dosyalar arasında, kendi el yazısı ve imzasıyla kaleme alınmıĢ Ģiirlerini buldum… Son derece sâkin, mütevazı, fakat o nispette de vakur ve saygın bir Ģahsiyet sahibi olan Mehmet Gökkaya, aynı zamanda örnek bir aile babasıydı. ġiirlerinden birinde, yine eĢine seslenerek Ģöyle diyordu: Haftalar ay oldu, aylarsa sene Zaman oluklardan su gibi aktı. Benim olmasaydın, bir düĢünsene Serpil, YaĢar, Hakan doğmayacaktı… Dinî ve ahlâkî konularda son derece hassas ve inançlıydı… ―Tanrım‖ isimli Ģiirinde, ilâhî duygularını Ģu mısralarla ifade etmiĢtir; Tâ içimden bir ses beni Sana doğru iter Tanrım! Erde geçte bu yolculuk Huzurunda biter Tanrım! Gözüm, gönlüm sana âĢık Sensin bana sonsuz ıĢık. Helâlinden bir kaç kaĢık AĢın bana yeter Tanrım!(1) Millî duygularındaki coĢkunluğunu ise, ―Erzurum DadaĢlarına‖ hitabederkenki Ģu ĢahlanıĢında göğsümüz kabararak görüyoruz: ġahlan dadaĢım… Koç yiğidim, bayrağı Ģanlım, ġahlan dize gelsin yine tarih duruĢunda. Kartal gibi mağrur yiğidim, hey delikanlım; Seni gördükçe dolar gönlüme bir cenk havası Tuna‘dan yankı verir hey, dadaĢın kahkahası!.. Aruz ve hece vezniyle yazdığı Ģiirlerinden birçoğu bestelenmiĢ ve TRT repertuarında yer almıĢtır. Onun ―GeçmiĢ Gün‖ isimli ve aruz vezniyle yazılmıĢ güzel bir Ģiirinden bir bölüm sunuyoruz: Bir tatlı masal zevkini vermekte anıĢlar Mâzi bizi içten içe bir sır gibi sarmıĢ. AĢk uğruna Mecnûn gibi beyhûde yanıĢlar… Gençlik çağının her demi bir baĢka baharmıĢ Mâzi bizi içten içe bir sır gibi sarmıĢ… --------------------- (1) : Filiz Dergisi, Haziran 1970 – Sayı 1 SEN TÜRKİYE GİBİ AYDINLIK VE GÜZELSİN… Doç. Dr. Tamilla Abbashanlı (Aliyeva) EskiĢehir Osmangazi Ünv. Öğrt Üyesi. Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin, Benim doğduğum köyler de güzeldi. Sen de anlat doğduğun yerleri, Anlat biraz! Bu Ģiirin yazarını sadece Niksar, Tokat elinde değil, bütün Türkiye ve Türk dünyasında bilmeyen yoktur. Cahit Külebi üstadımızın mısralarıdır bu mısralar. Yanan kalbimize Niksar pınarlarının bumbuz suyu gibi akıyor. Serinletir vatan için, Niksar için alıĢan kalbimizi. Ve böylece Niksarlı okurlarla güzel bir toplantı sonrası sohbete baĢlıyoruz. 24–25 Haziranda ―Niksar-Kale‖ otobüsü ile güzel Niksar‘ımıza geldik. ġubat ayından söz vermiĢtik Tokat Ģairler Derneği üyesi Azerbaycan-Karabağ sevdalısı Ģair Hasan Akar‘a. Nasıl da gelmezdik. Bu da bir fırsat idi. Kullanacaktık. Kaç senedir Niksar‘ı görmüyordum, canım, güzelim Niksar‘ımı. ġimdi görecektim, o bana, ben ona sarılacaktım. Kokusunu dağlarındaki çiçeklerden, güllerden alacaktım. Koynunda tarih yaĢatan, tarihlere eĢlik eden tarih yazıp tarihleĢen Niksar‘ımı, Niksar‘ımın baĢının tacı kalbi temiz Niksarlıları görecektim. Niksar için canını feda eden, gece-gündüz bilmeden onun geliĢmesi için elinden geleni esirgemeyen Belediye BaĢkanımız Sayın Duran Yadigâr‘ı, azgından dür dökülen, natiklik sanatını Siseron‘dan öğrenen, Niksar‘ın adını göklere yücelten kaymakamımız Uğur Turan Beyefendiyi görecektim. Bir sözle iki gün içinde hasret giderecektim. EskiĢehir‘e geri döndükten sonra bir tür kendimi toparlayıp bilgisayarın baĢına geçemedim. Niksar teessüratımı yazacaktım, ama bir tür yazıyı baĢlayamadım. Elime bir kitap-takvim geçti, 2003 yılında Azerbaycan‘da –Bakı‘da ―Kısmet‖ Yayın Evi tarafından basılmıĢtı. Sayfaları çevirdim, ne için çevirdiğimi de biliyordum. Sonda istediğimi bulmuĢtum. Kitapta hem Erzurumlu Emrah‘ın, hem de Cahit Külebi‘nin Ģiiri vardı. Erzurumlu Emrah‘ın ―Dedim dedi‖ koĢması, Cahit Külebi‘nin ―Dost‖, ―Tabanca‖ ve ―Hikâye‖ Ģiirleri vardı. ġiirleri su gibi içtim, ne güzel idi. Sonra Rusya‘da-Moskova Ģehrinde 1983 yılında Rusça basılmıĢ ―Türk ÂĢık ġiiri‖ kitabına baktım. Burada C. Külebi‘nin Ģiirlerine rastlayamayacağımı biliyordum, ama Erzurumlu Emrah mutlaka olacaktı. Oldu da. Kitap Yunus Emre‘nin Ģiirleri ile baĢlıyordu, sonra Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, ÂĢık Ömer, Dertli, sonra Erzurumlu Emrah, Ruhsati ve ÂĢık Veysel gelirdi. Kitabı tertip eden dünyaca ünlü araĢtırmacı yazar, Prof.Dr. Haluk Köroğlu Erzurumlu Emrah hakkında Ģunları yazıyor: ―Erzurumlu Emrah‘ın hayatı hakkında dakik malumat yoktur. Onun hayatı hakkında âĢıkların anılarında vardır. AĢığın XVIII asrın 70.ı yıllarında yaĢadığı söylenilmektedir. Emrah Erzurum‘un yakınlığında bir köyde dünyaya gözünü açmıĢtır. ÂĢık bütün Doğu Anadolu‘yu adım-adım gezmiĢtir. 1840.ı yıllarda Sivas‘tan Niksar‘a gelmiĢ, ömrünün sonuna kadar orada yaĢamıĢtır. 1860 yılında Niksar‘da hayata gözlerini yummuĢtur‖. Rusya‘da basılmıĢ bu kitapta Erzurumlu Emrah‘ın yirmi bir Ģiiri vardır. En sonda verilen Ģiir ―Dedim dedi‖ Ģiiridir. Azerbaycan‘da basılan Ģiirle bu Ģiiri karĢılaĢtırdım, farklı tercümeler ortaya çıktı. Örneğin; ÂĢık ―Sabahtan uğradım ben bir fidana‖ diyor; Rusçada ―Sabah bir güle rastladım‖ diyor. ―Dedim mahmur musun…‖; Rusçada ―Benimle mihraiban olur musun‖ gibi tercüme edilmiĢtir. ―Ak elleri boğum boğum kınalı‖; Rusçada: ―Gördüm güzelin ak elleri kınalı‖… Burada ―boğum boğum‖ ifadesi önemli. Eğer kadının elleri balıketliyse mutlaka orada ―boğum‖ olacaktır. Görünür, Erzurumlu Emrah‘ı tercüme eden Rus tercümecisi A. M. Reviç ―boğum‖ sözünün karĢılığını bulmadığı için Ģiirde bu sözden vaz geçmiĢtir. Elbette, bu alanda araĢtırmacılarımız öz fikirlerini deyecekler, biz sadece birkaç kelime ile fikrimizi söyledik. Cahit Külebi‘nin Azerbaycan‘da basılmıĢ Ģiirlerine bayıldık. ġiirlerde dili çok akıcı ve tatlıdır. Okudukça okumak istiyorsun. Bir de o kadar samimi, içten yazılıp ki… Sanki her bir okuyucunun hayatıdır. ġairin vatan sevgisi karĢısında baĢ eğmeye bilmiyordun. Serinliğe hasret Ģair bunu köyünde ceviz ağacının olmayan köylerini eĢkıyalar basardı. Sevgilisinin saçları ona buğday tarlalarını hatırlatır, ama köyünde buğday tarlası da yok idi Ģairin. Yalnızlığı sevmiyor büyük Ģair, çünkü yalnızlık korkusu ona çocukluğundan yadigârdır. Dudakları çatlak idi onun, çünkü onun doğduğu köyde kuzey rüzgârları eserdi, bu çatlakların ilacı sevgilisinin öpücüğüdür. Ne güzel bağlama… Ve Ģair öpücüğü ―ilaç‖ olan sevgilisinin güzelliğini vatanı ile kıyaslıyor, der ki, ―Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin‖. Bu güzellik uzayarak Ģairin köylerine gedip çıkıyor:-Ġlk vatanım doğduğum köy, sonra Türkiye‘m ve sevgilim, üçü bir arada ve üçü de aydınlık ve güzel… Sevgilinin de vatanı mutlaka güzel, Ģair oraları da merak ediyor ve der:-Sen de anlat biraz! Ah, okudukça bu güzellikten, bu değerli söz hazinesinden doymuyorsun, her okumak, okumak istiyorsun, manevi dünyan zenginleĢir, o zenginlik yüzünde güller açtırır, yüzünde güneĢ doğuyor, yüzün aydınlaĢır. Bunu ise yapan Erzurumlu Emrah ve Cahit Külebi‘dir… Tokat‘ın, Niksar‘ın onuru, kurur olan söz hiridarları… Niksar‘da 24 Haziran‘da oldum. AkĢam 19.30-da ―Niksar Kale‖ otobüsü torunum Uğurla beni EskiĢehir‘den alıp Niksar‘a yol aldı. Uğur ilk defa idi ki, Niksar‘a gidiyordu, onu Niksar‘ı görmek heyecanı, beni ise oradaki hocalarımı, dostlarımı görmek heyecanı sarmıĢtı. Bir de anılar alıp götürdü beni. Bir zamanlar nine olacağımı, torunumu Türkiye‘ye götüreceğimi hayal bile edemezdim. Ġyi ki, Rusya KGB. ı kalbimizi okuya bilmiyordu, yoksa bunu düĢündüğümüz için de bizi Sibirya‘ya sürgün ederdi. Az geçmedi ki, Uğur derin uykuya daldı, ben ise yeniden anılarımla baĢ-baĢa kaldım. Hayaller beni 2003 yılının Temmuzuna götürdü. Ġlk defa Tokat‘a gelmiĢtim. Oradan da Niksar‘a Ģair Hasan Akar Beylere gidecektik. Tokat‘la Niksar arası yolla gidiyoruz. Birden yolun kenarında büyük bir Azerbaycan bayrağına bürünmüĢ araba gördük. Gözlerime inanamadım:-Nerden gelmiĢ bu araba? Sonra bildim ki, Hasan Akar ailesi ile gelerek beni yarı yolda beklemiĢ ve böyle güzel sürpriz yapmıĢ. Ben bu sürprizi her yerde anlattım ve hiç unutmadım. Otobüsümüz sabah 4.21-de Erbaa‘da durdu. Sanki kimse beni uyandırdı. Bildim beni uyandıran kimdir. Bakı‘da komĢum olan ve sonradan Tokat‘ta ağır hastalığa yenik düĢen, hayatını kayıp eden bir Erbaalı arkadaĢımın ruhu idi beni uyandıran. Bakı‘da aylarla bana Erbaa‘nın güzelliğini anlattı. ġimdi de ruhu beni uyandırdı:- Kalk, Erbaa‘nın sabahının ne kadar güzel olduğunu sana gösterim. Gerçekten Erbaa‘nın sabahı bir ayrı güzellik imiĢ. GüneĢin solgun sarısı dağların arkasından hiss edilmekte idi. YemyeĢil çınarlar yüzlerini güneĢin çıkacağı dağa taraf tutmuĢtular. Heyecanlı bir bekleyiĢ vardı çınarlarda. Güzel saçlarını sağa-sola terpedir, sanki ayna karĢısında kendilerine çeki-düzen verirdiler. Kırlangıçların sesi etrafı bürümüĢtü. Niksar‘ın sabahı Erbaa‘da böylece baĢlıyordu. Geldik, ―Nuri Park‖ oteline yerleĢtik. Her yan ter-temiz, insanlar güler yüz… Toplantımızın ilk bölümü dünyaca ünlü sanatkârlar Erzurumlu Emrah‘ın ve Cahit Külebi‘nin mezarlarını ziyaret etmekle baĢladı. Sunumunu A. Turan ERDOĞAN‘ın yaptığı etkinlikte onların ruhlarına dualar okuduk. Buradaki toplantıda Niksar Belediye BaĢkanı Duran Yadigâr, Niksar Kaymakamı Uğur Turan ve C. Külebi‘nin oğlu konuĢma yaptı. Din hadimi genç bir Ģahsiyet her iki sanat insanının ruhuna ―Kuran-ı Kerim‖ okudu, Niksar Müftüsü Selahattin. ġanver ise dualar okudu. Ankara Devlet Tiyatrosunun sanatçıları Cahit Çağıran ve Buket Türkyılmaz Erzurumlu Emrah‘ın ve C. Külebi‘nin Ģiirlerinden örnekler okudular. Hemin gün 15.3o-da Niksar Kalesinin ―Yağıbasan Medrese‖sinde ―Türk Halk Edebiyatında Erzurumlu Emrah‖ adlı panel düzenlendi. Panelde Türkiye‘nin dünyaca ünlü bilim insanı Prof.Dr. Saim Sakaoğlu, Doç. Dr. Eyüp Akman, Öğretim Görevlisi Ahmet YaĢar Zengin konuĢma yaptılar. AkĢam ise Sivas‘tan davet olunan âĢıklar ÂĢık Kaptani ve ÂĢık Eseri Erzurumlu Emrah‘ın koĢmalarını okudular. TanınmıĢ sanatçı YaĢar Güç‘ün ifa ettiği musiki Niksar‘a büyüledi. 25 Haziran‘da toplantıya gelen misafirlere Ģehir turu düzenlendi. Eğitimci-yazar Mustafa Necati GüneĢ misafirler Niksar‘ın eski medeniyet abideleri ile tanıĢ etti. Misafirler ―Çöreği Büyük Cami‖, ―Lülecizade KardeĢler ÇeĢmesi‖, ―Kırkkızlar Kümbeti‖, ―TaĢ Bina‖, ―Eski Hükümet Konağı‖, Melik Gazi Türbesi‖, ―Ulu Cami‖, ―Leylekli Köprü‖‖Roma Arsenalı‖, ―Ayvaz Parkı ve Kent Ormanı‖, ―Sisma Tesislerine‖ götürdüler. Necati Bey her bir abide hakkında geniĢ malumat verdi. Nereye gittikse insanların güler yüzünü, tatlı dilini gördük. AkĢam Niksar Kalesinde-Yağıbasan Medresesinde ―Emrah‘tan Külebi‘ye ġiir ġöleni‖ oldu. ġiir ġölenini sunucusu Niksar‘ın ve Tokat‘ın ve bütün Türk dünyasının çok sevdiği Ģair-yazar-araĢtırmacı Hasan Akar idi. Onu da deyim ki, bu toplantının düzenlemesinde Tokatlı Ģairlerin büyük emeği vardır. Gerçekten Tokat ġairler Derneği sanat, edebiyat, kültürümüz için canlarını feda eden insanlardır. Onlar bu iĢleriyle adlarını tarihe ebediyen yazdılar. ġiir Ģölenine Ankara‘dan ĠLESAM baĢkanı Ģar-araĢtırmacı M. Nuri Parmaksız, NevĢehir‘den Ģair-yazar AyĢe Paslanmaz, Yozgat‘tan Ģair Nuh ġahin, yine Yozgat‘tan Ģair Ahmet Sargın, Zile‘den Ahmet Divrikloğlu, Tokat‘tan Tokat ġairler ve Yazarlar Derneği BaĢkanı Remzi Zengin ve Mahmut Hasgül davet olunmuĢtu. Bir de Azerbaycan ve EskiĢehir‘den bu satırların yazarı Doç. Dr. Tamilla Abbashanlı gelmiĢti. Hasan Akar Azerbaycan‘dan gelen misafiri davet ederken Nuri PaĢadan, onun ölmez askerlerinden konuĢması Azerbaycanlı misafiri çok duygulandırdı, onu hayallerin kanadına alıp 1918.ı yıllara götürdü. Anadolu‘mu ölüm-kalım savaĢı veriyordu, bu toprağın bir askere ihtiyacı vardı, Tokat‘tan KurtuluĢ SavaĢına ―OnbeĢliler‖ yollanırdı ve bu dönemde Anadolu kardeĢi Azerbaycan‘a asker gönderdi. Gidenler gönüllü idi, kefenleri kollarının altında. SavaĢa yok, ölüme yollanırdılar Azerbaycan‘a giden askerler. ġehit oldular, ölürken dediler:-Bu toprağın her karĢı bize azizdir, bura da vatan toprağıdır, Türk diyarıdır, beni Ģehit olduğum yerde defin edin. Bu gün Azerbaycan‘da orman ve yol kenarında, düzenğahın ortasında yalnız mezarlar var, onlar Anadolu‘dan kardeĢ yardımına koĢan gönüllü askerlerdir, Nuri PaĢanın askerleri… Bu gün Azerbaycan‘ın en görkemli yerinde-Bakı‘da Dağüstü Parkta bu askerler için simvolik mezarlar yapmıĢlar. Karabağ‘da, 20 Ocak‘ta Azerbaycan‘ın azatlığı uğrunda Ģehit olan Azerbaycanlı kardeĢleriyle Nuri PaĢanın askerleri kucak-kucağa uyuyorlar. Mezarları nurla dolsun, yerleri cennet olsun… Bu yazıyı yazmakta maksadım o toplantıda deye bilmediklerimi dile getirmektir. Ben 2003-de Niksar‘a gelirken Belediye BaĢkanı Ahmet Turan Ünverdi Bey idi, o zaman rahatsızlaĢmıĢtı, Hasan Bey ve Osman Abakay Beyle evinde ziyaret ettik, Ģifa arzuladık. Hayli konuĢtuk. Niksar‘da olduğumuz bu günlerde Ahmet Bey bizi yalnız bırakmadı, evine davet etti, kısa süreliğe geldiğim için gedemedim. Benim için Ģimdi Belediye BaĢkanımız Duran Yadigâr da azizdir, Ahmet Bey de. Her ikisi benim halkımın evladıdır, her ikisinin yeri baĢımızın üzerinde. Ne zaman Azerbaycan‘a gelirlerse, en aziz misafirimiz olacaklar. Belediye BaĢkanımız Duran Yadigâr Bey iĢinin fazla olmasına bakmayarak bizi hiç yalnız bırakmadı. Hep ilgilendi her bir misafirle. Canını vatan için feda etmeğe hazır bir insandır. Dilinde vatan, halk, millet sözleri yer tutup. Sanata, sanatkâra yüksek değer veriyor. Yüce önder Atatürk‘ün vasiyetine tam emel ediyor:-Devletin temeli Kültürdürsloganı dilinden düĢmüyor. Ülkemizin ve Niksar‘ın geçmiĢine saygı ve ihtiramla yanaĢır, gelece umutla bakıyor ve geleceğin daha güzel olmasına gayret ediyor. Duran Bey Azerbaycanlı Ģair Mehmet Araz‘ın dediği insanlardandır. M. Araz diyor ki, ülke taĢı olmayandan, olmaz ülke vatandaĢı. Duran Bey Niksar‘ın taĢı olan insandır, ona göre de ülkemizin layıklı vatandaĢıdır. Bir de Duran Bey Niksar‘ın taĢı, toprağı için canını kurban vere bilecek devlet adamıdır. Halkımızın önünde böyle insanlar gedmelidir, o zaman karanlıklar aydınlığa çıkar. D.Yadigâr Beyin Hanımı da misafirleri yalnız bırakmadı, hep bizimle gezdi, ilgilendi. Ona da teĢekkür ederiz. Kaymakam Uğur Turan Bey‘den söz açmağa değer. Onun Erzurumlu Emrah ve Cahit Külebi‘nin mezarı üzerindeki konuĢmasını dikkatle dinledim, yanımda durana söyledim:- Vallahi, ilk defadır böyle güzel konuĢan kaymakam görüyorum. Kaymakamların bazısı kâğıtsız konuĢamıyor. Helal olsun. Bizde böyle konuĢmalara ya natik, ya da ―sine defter‖ derler. ―Sine defter‖ bedaheten konuĢan, hiçbir kâğıda-filana bakmayan. Hatta dedim ki, dünyaca ünlü Yunan natiki Siseron‘dan eğitim almıĢ Uğur Turan Bey. Gerçekten kurduğu cümleler selis, aydın, ilmi, duygusal, piĢkin cümleler idi. Sonradan ―Niksar Kent Rehberi‖ kitabındaki fikirleriyle tanıĢ olduktan sonra Uğur Turan Beyin mütaliesinin geniĢ olduğunu, daime okuduğunu, aktarıĢlar yaptığını, kendi geliĢtirdiğini gördüm ve dedim:-KeĢke Türkiye ve Azerbaycan‘da böyle kaymakamlar çok olsaydı. Uğurlar olsun Size, Uğur Turan Bey! Yolunuz açık olsun, Azerbaycan‘a bekliyoruz. ġiir Ģöleninin sonunda Ankara Tiyatrosundan gelen sanatçılar Erzurumlu Emrah‘ın ve Cahit Külebi‘nin Ģiirlerini seslendirdiler. Sonra ise ―2.Cahit Külebi Memleketime BakıĢ Konulu ġiir YarıĢması‖nda dereceye giren Ģairlere ödüller takdim olundu. Ödül alan Ģairler Arzu Aykut (Üçüncülük Ödülü); Nihat Malkoç (Ġkincilik Ödülü); Ġbrahim ġaĢma (Birincilik Ödülü) aldı. Bir olayı demeden geçemem. Niksar Kalesindeki Ģiir Ģöleni sona erdi. Otele geldik. Torunum Uğur‘u yundurup yatağa salarken sanki ağlarcasına:-Nine, en güçlü askerler kimin askeri idi? Kendi kendime:-ġimdi nerden çıktı güçlü askerler konusu-diye düĢündüm. –Neden soruyorsun? –Sen konuĢurken dedin ki, Nuri PaĢa‘nın askerleri güçlü idi, ama onları öldürdüler, Ģehit ettiler. –Sen nerden duydun bunları? DıĢarıda çocuklarla oynarken duydum. Ġçimden bir ―Ah‖ koptu. Allah‘ım, torunum oyununu yarım koymuĢ beni nasıl da dikkatle dinlemiĢ. O gece yanında uzanıp baĢını okĢayarak Nuri PaĢa‘nın ordusundan, askerlerinden konuĢtum. ġehit olmalarının nedenini söyledim. Dedim ki, gerçekten Nuri PaĢa‘nın askerleri güçlü idi, eğer on asker bizden ölürdüyse, yüzlerce asker toprağımızı alıp bizi sömürge altında saklamak isteyen taraftan ölüyordu. Rahatladı torunum, temiz Niksar havasında tatlı bir uykuya daldı. Ben de hayallere daldım, bilirdim ki, ne torunum, ne de ben o gece Niksar Kalesinde olan o değerli toplantıyı unutmayacağız. Niksar‘ın her bir insanından ayrıca yazmak isterdim, ama uzun makale yazıp Sizi yormak istemiyorum. Sonuncu gün Niksar‘ın yetiĢtirdiği ünlü insanlardan olan Cihat TaĢkın ve hanımı Hülya, Belediyede kültür iĢlerine bakan Ömer Bostancı Bey, Necati GüneĢ Hocamız hep bizimle yeniden Niksar‘ı dolaĢtılar. Birlikte dünyaca ünlü, sofraların baĢ tacı Tokat kebabı yedik, kebap çok güzel idi, ama bu defa kebap bahane idi, bol bol konuĢtuk. Yılların hasretlisi olarak bir birimize sorular veriyor, bilmediklerimizi öğrenmeğe çalıĢırdık. Niksarlı bu güzel insanların vatan, millet sevgisine hayran oldum. Bir de Cihat Bey‘le Hülya Hanım‘ın aĢklarına hayranlığımı saklaya bilmedim. Ömer Bey Azerbaycan çocuklarının numayendesi olarak Niksar‘a gelmiĢ Uğur‘la ilgilendi. Gâh onu parka götürdü, gâh oyuncak, gâh dondurma aldı. Yemekten sonra Niksar Kalesine gittik, çay içerek Niksar‘ı seyir ettik, masamızın etrafı Niksarlılarla dolup taĢtı. Herkes Azerbaycan sevgisini dile getirir, akĢamki konuĢmamı beğendiklerini söylüyordular. Bu sözler benim için dünyanın en büyük ödülü idi. Bu da Niksar‘ın otogarı. Ayrılık zamanıdır. Hülya Hanım‘ın güzel gözlerinde yaĢ damlaları görünür. Kucaklıyoruz bir-birimizi, kulağına fısıldıyorum:-Üzülmek yok, yine geleceğim, ĠnĢallah. Ve bir de:- Gözüm gözünüzden uzak olsa da; Gönülden gönüle yollar görünür-diyorum. Görünür, sözlerimin etkisi oldu, siliyor gözyaĢlarını Hülya Hanım, yüzünden çiçekler açıyor. Niksar otobüsü dopdolu, sadece bir yer var. Ankara‘ya kadar üç kiĢi iki yerde oturacağız. Severek geldiğim yollar Ģimdi bana zor görünür. Ama unutmuĢum ki, yanımda oturan Niksarlı‘dır. Emekli bir hekimin kızı Seda Hanım‘dır. Uğur‘u kucağıma alırım, onu rahatsız etmek istemiyorum, ama yüreği Niksar çiçekleri gibi ter temiz olan bu kız pencereye çekilerek Uğur‘u yanında oturtur, çocuk uyurken ise ayaklarını dizlerinin üzerine koyarak okĢuyor ve hayran hayran ona bakıyor. Ben de yol boyu onun için dualar ediyorum:-Allah‘ım bu kız evlensin, Uğur gibi oğlu olsun. Bu da Niksar misafirperverliği… Böylece, Ģair ve yazarların bir Niksar buluĢması son erdi. Niksar‘dan ayrılmak istemesek de yeniden buluĢmak arzusuyla Niksar‘dan ayrıldık. Kalbimizi burada bırakarak ayrıldık ve bir gün kalbimizin ardınca buraya geleceğimizi de biliyoruz. Niksar bizim için kutsal bir mekândır, çünkü koynunda dünyaca ünlü sanatkârlar uyuyor. Güzel Niksar‘ım, Tokat‘ın nazlı kızı Seni çok sevdik, mutlaka görüĢeceğiz, yeter ki, sağlık olsun. MEHMED EMĠN RESULZADE’NĠN FĠKĠRLERĠ VE YAYINCILIK HAYATI Dr. Necati ÇAVDAR Tarihte çağlar ve milletler için bayrak Ģahsiyetler vardır. Milletler bu bayrak Ģahıslar sayesinde seslerini duyurur ve varlıklarını onların fikirleriyle sembolleĢtirirler. Yirminci yüzyılın baĢlarında Türk dünyasının parçalanmaya yüz tuttuğu bir esnada Azerbaycan Türklerinin milli birliğini muhafaza etmesinde ve bağımsız bir devlet kurmasında bayraklaĢan Ģahsiyetlerden birisi de Mehmed Emin Resulzade olmuĢtur. Ömrünü Azerbaycan Türklerinin birlik ve bütünlüğüne adayan Resulzade, 31 Ocak 1884‘te Bakü‘nün Novhani köyünde, dindar bir ailenin çocuğu olarak doğmuĢtur. Babası, Ahund Hacı Molla Ali Ekber Resulzâde‘dir. Ġlk eğitimini babasından alan Mehmed Emin, daha sonra Bakü Teknik okuluna kaydolmuĢ ancak, daha önemli saydığı sosyal ve siyasi hareketler yüzünden, eğitimini yarım bırakarak gazeteciliğe yönelmiĢtir. Resulzade‘nin ilk yazısı 1903‘te Tiflis‘te çıkan ―ġark-ı Rus‖ adlı gazetede yayınlanmıĢtır. Resulzade bundan sonra bir yandan ―Hayat‖, ―Füyüzat‖, ―ĠrĢad‖ ve ―Terakki‖ gibi milliyetçi yayın organlarında yazılar yazarken diğer yandan da ―Himmet‖, ―Tekâmül‖, ―YoldaĢ‖ gibi sosyalist basının ileri gelen yazarları arasına katılmıĢtır. Resulzade 1910 yılına kadar daha çok sosyalist akımların tesirinde kalmıĢ, 19051907 arasında köktenci sol akımı temsil eden yayın organlarının tanınmıĢ yazarları arasında yer almıĢtır. Resulzade bu yıllarda sosyalist Ġlya CukaĢvili, Stalin, Orcenikidze, Kalinin, ViĢinski gibi sosyaldemokrat akımın temsilcileriyle beraber faaliyet göstermiĢtir. 1908-1910 arasında Ġran ihtilal hareketine fiilen iĢtirak ederek ―Ġran-ı Nev‖ adıyla Tahran‘da çıkan günlük gazeteyi de yayına hazırlamıĢtır. Resulzade‘nin dünyevi görüĢlerindeki değiĢim, 1910‘de Tahran Rus konsolosluğu tarafından Ġran‘dan çıkarılması ve Ġstanbul‘a gelmesi ile baĢlamıĢtır. Resulzade‘nin bu geliĢmeden sonraki hayatında ―milliyetçilik‖ fikri hâkim olmuĢtur. Resulzade‘nin fikirlerinin bu denli hızlı ve radikal bir değiĢime uğramasında, o esnada Ġstanbul‘da bulunan Azerbaycan Türklerinin ileri gelenlerinden Ağaoğlu, Hüseyinzade gibi önderlerin de içinde bulundukları, ―Türkçülük‖ hareketi en etkin rolü oynamıĢtır. Resulzade, Türkçülük hareketinden etkilenerek sosyalist fikirleri terk edip Türk milliyetçiliği saflarına katılmıĢtır. Resulzade’nin GörüĢleri: Azerbaycan Türklüğünün varlığı için en zor imtihanlara göğüs germiĢ olan Resulzade‘nin ömrü milli uyanıĢ, milli istiklâl, hürriyet gibi değerlerin toplumda yerleĢmesi uğrunda geçmiĢtir. Mefkûreye bağlılığın ve bayrak Ģahsiyeti olan Resulzade‘nin fikirleri ―Ġnsanlara hürriyet, milletlere istiklâl‖, ―Hak verilmez alınır! Budur Türk inkılâbının tasdik ettiği eski hakikat‖, ―Ah Azerbaycan! Biz senin hakkını takip etmek değil, yalnız adını söylemek için ne kadar töhmetlere maruz kaldık‖ sözleriyle sembolleĢmektedir. Resulzade‘nin üzerinde durduğu bir baĢka görüĢ ise, Azebaycan Cumhuriyeti‘nin temelini oluĢturacak olan ―milli dayanıĢma‖ fikridir. Bu görüĢ Azerbaycan sosyo-politik fikrinin en üst seviyesini oluĢturur. Bu görüĢ ile müstakil Azerbaycan‘ın demokratik bir devlet olarak asıl fonksiyonları ortaya çıkmıĢ ve bu fonksiyonlar Azerbaycan Müsavat Partiyası (Azerbaycan EĢitlik Partisi)nın 1936‘daki kurultayında kabul edilen yeni programında ifadesini bulmuĢtur. Resulzade dil konusunda ―sade ve temiz Türkçe‖ görüĢünü savunmuĢtur. O, halkın zor anlayabildiği koyu Osmanlı Türkçesi‘ne ve Türk birliğini sağlayabilecek nitelikte görmediği için de ―Mahalli Azeri Türkçesi ‖ne taraftar olmamıĢtır. Resulzade dil konusunda olduğu gibi milliyet konusunda da Azerbaycan Türklerine yeni bir hedef göstermiĢtir. Cemaleddin Efgani‘nin fikirlerinden etkilenen Resulzade‘ye göre, ―millet: dini, dili, ananeleri, edebiyatı ve tarihi bir olan beĢeri bir topluluktur, yalnız din birliği bir millet teĢkil edemez‖di. Resulzade, bütün Türk ve Ġslam dünyasında batılı anlamda ilk parti sayılabilecek olan Musavat Partisi‘nin baĢkanı ve bütün Ģarkın ilk cumhuriyetçisi sayılabilecek niteliklere sahipti. O, iki Rus inkılabı (1905, 1917) arasında kalan süreçte Rusya Müslümanları arasında Ġslam ümmetçiliğinden Türk milliyetçiliğine –fikir olarak- geçiĢi sağlayabilmiĢ bir projenin de lideri sayılabilir. Resulzade, Ġran‘ın Rusya‘ya karĢı mücadelesinde etkin olarak yer almıĢ, Ġran‘da batılı tarzda yayınlanan ilk günlük gazete sayılan ―Ġran-ı Nev‖i çıkarmıĢtı. Bu gazete Demokrat Fırka‘nın yayın organı olup fırka Rus saldırılarına karĢı mücadele ettiğinden Rus elçisi, Ġran yetkililerinden Resulzade‘nin ülkeden çıkarılmasını talep etmiĢtir. Bu talep üzerine 1911‘de Ġran‘dan çıkarıldıktan sonra Ġstanbul‘a giden Resulzade kendisini Türkçü bir çevrenin içerisinde bulmuĢtur. Ġstanbul‘da Hüseyinzade ve Ağaoğlu ile görüĢen Resulzade, Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp ile de dostluk kurmuĢ, böylece Türk Ocağı Cemiyeti‘nin Türk Yurdu dergisinde makaleler yazmaya baĢlamıĢtır. 1913‘te Rusya‘da Romanov Hanedanı‘nın çıkardığı siyasi af üzerine Resulzade Azerbaycan‘a dönmüĢtür. Azerbaycan‘da ―Ġkbal‖ gazetesinin baĢyazarlığına getirilen Resulzade aynı zamanda ―ġelale‖ dergisinde de Osmanlı Türkçesi‘nin ortak dil olmasını konu alan yazılar yazmıĢtır. Siyasi faaliyetlerini, 1917 devriminden sonra Bakü‘de toplanan Müsavat Fırkası‘nda sürdüren Resulzade, kurultayda fırkaya baĢkanı seçilmiĢtir. 1917 Mayısında Moskova‘da toplanan Rusya Müslümanları ġûrası‘nda Azerbaycan‘ı temsil eden Resulzade bu toplantıda ―Rusya, mahalli muhtariyetler esasında kurulan cumhuriyetler birliği Ģeklinde idare edilmelidir‖ tezini savunmuĢtur. Bu yıllarda Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan temsilcileri tarafından ―Maverayı Kafkas Seymi‖ kurulmuĢtur. 24-25 Mayıs 1918‘de Gürcistan ve Ermenistan Seym‘den ayrılarak bağımsızlıklarını ilan etmiĢlerdir. Mavera-yı Kafkas Seym‘indeki Azeri temsilcileri ise 28 Mayıs 1918‘de ―Azerbaycan Milli ġûrası‖nı ilan etmiĢlerdir. zamanda devlet baĢkanlığı makamı Aynı da olan ġûra‘nın baĢkanlığına Resulzade‘nin getirilmesiyle Azerbaycan Cumhuriyeti de kurulmuĢ oldu. Mavi ile Türklüğü, kırmızı ile istiklâli, yeĢil ile Ġslam‘ı, hilal ve sekiz köĢeli yıldız ile Azerbaycan‘da meskûn sekiz Türk boyunu temsil eden bayrak ile kurulmuĢ olan Azerbaycan Cumhuriyeti 23 ay yaĢayabilmiĢtir. Ama Resulzade‘nin yükselttiği bayrak hem Sovyetler Birliği‘nde hem de Ģark ülkelerinde dikilen ilk demokrasi bayrağı olmuĢtur. Bakü‘nün zengin petrol yataklarını ele geçirmek isteyen Ruslar Ermeniler ile birlikte hareket ederek, Anadolu‘da bağımsızlık mücadelesi veren Türklere yardım etme bahanesiyle Azerbaycan‘ı istila etmiĢlerdir. 27-28 Nisan 1920 tarihinde 11. Kızılordu tarafından Azerbaycan Cumhuriyeti ortadan kaldırılmıĢtır. Kızıl iĢgalciler, iĢgallerini örtbas etmek için Azerbaycan‘da geçici olarak bulunduklarını, aslında emperyalist güçlere karĢı mücadele eden Mustafa Kemal‘e yardım için Anadolu‘ya geçmek istedikleri bahanesini uydurmuĢlardır. Rusların Azerbaycan‘ı iĢgalinden sonra vatansever Azeri Türkleri baĢka yerlere gitmek zorunda kalmıĢlardır. Geride kalanlar ise iĢkenceye maruz kalmıĢlar ve çoğu Rus kurĢununa kurban gitmiĢlerdir. ĠĢgalden sonra diğer siyasetçilerle birlikte tutuklanan Resulzade, eski arkadaĢı Stalin‘in yardımıyla kurtularak Moskova‘ya götürülmüĢtür. Stalin‘in Komünist Parti‘ye girme teklifini reddeden Resulzade, iki yıl Moskova‘da gözaltında kaldıktan sonra firar ederek Finlandiya yoluyla Avrupa üzerinden Türkiye‘ye gelmeyi baĢarmıĢtır. Resulzade, Türkiye, Almanya, Polonya, Fransa ve Romanya‘da bulunduktan sonra 1947‘de yeniden Türkiye‘ye dönmüĢ, ömrünün sonuna kadar Azerbaycan‘ın yeniden istiklâli için hiç durmadan faaliyet içinde bulunmuĢ ve 1955 yılında Ankara‘da vefat etmiĢtir. Resulzade’nin Eserleri: Resulzade‘nin gazetecilik hayatı Tiflis‘te çıkan ―ġark-ı Rus‖ gazetesinde yazdığı yazılarla baĢlamıĢtır. Yayıncılık hayatı, bir yandan ―Hayat‖, ―Füyüzat‖, ―ĠrĢad‖ ve ―Terakki‖ gibi milliyetçi yayın organlarında devam ederken diğer yandan da ―Himmet‖, ―Tekâmül‖ ve ―YoldaĢ‖ gibi sosyalist basının önde gelen yayın organlarında devam etmiĢtir. Resulzade, 1908-1910 yılları arasında bulunduğu Tahran‘da Ġran‘ın Avrupai tarzda ilk günlük gazetesi sayılan ―Ġran-ı Nev‖i çıkarmıĢtır. Ġran‘dan Türkiye‘ye geçtikten sonra 1911-1913 arasında Ġstanbul‘da ―Türk Yurdu‖ dergisinde yazılar yazmıĢtır. 1913‘te Azerbaycan‘a dönen Resulzade orada ―Ġkbal‖ gazetesinin baĢyazarlığını yapmaya baĢlamıĢtır. 1915 yılında ―Açık Söz‖ gazetesini çıkarmaya baĢlamıĢ, yazılarında Osmanlı Türkçesi‘nin ortak dil olması gerektiğini savunmuĢtur. 27 Nisan 1920‘de Azerbaycan‘ın istilası üzerine Ġstanbul‘a gelen Resulzade, 1922 yılında, dosta düĢmana hesap vermek gayesiyle, ―Azerbaycan Cumhuriyeti Keyfiyet-i TeĢekkülü ve ġimdiki Vaziyeti‖ adlı eserini yayınlamıĢtır. Yine aynı yıl, Firdevsî‘nin ġehnamesinden esinlenerek ―Asrımızın SiyavuĢu‖ adlı eserini yayınlamıĢtır. Resulzade, Milli Azerbaycan hareketinin yayın organı olarak 26 Eylül 1923‘te Ġstanbul‘da ilk sayısı neĢredilen ―Yeni Kafkasya Mecmuası‖na da önderlik etmiĢtir. Mecmua‘nın tespit edilebilen son sayısı Ekim 1927 tarihine aittir. Mecmua, eski Türk illerinin kederlerini dile getiren, Ġslam ve Türk dünyasında Kızıl Rusya‘nın istila ve zulmüne karĢı bayrak açmıĢ ilk yayındır. Resulzade‘nin bir baĢka eseri de Milli Azerbaycan NeĢriyatı olarak 1928‘de Ġstanbul‘da basılan ―Rusya‘da Siyasi Vaziyet‖ adlı kitabıdır. Milli Azerbaycan NeĢriyatı‘nın diğer bir yayın organı ise, 1928‘de yayın hayatına baĢlayan ve on beĢ günde bir latin harfleri ile çıkan Azeri Türk Mecmuası‘dır. Mecmua sosyal, edebi ve siyasi konularda makaleler yayınlamıĢtır. Mecmuanın tespit edilebilen son sayısı ġubat 1930 tarihine aittir. Milli Azerbaycan NeĢriyatı‘nın Resulzade önderliğinde neĢrettiği son mecmuası ise ―Odlu Yurt Mecmuası‖dır. 1 Mart 1929‘da yayın hayatına baĢlayan mecmuanın tespit edilebilen son sayısı Temmuz-Ağustos 1931 tarihine aittir. Mecmua, Yeni Kafkasya ve Azeri Türk mecmualarının yolunu takip etmesi ve Milli Azerbaycan fikrini temsil etmesi amacıyla çıkarılmıĢtır. Resulzade Ankara‘da; 1949 yılında ―Azerbaycan Kültür Gelenekleri‖, 1950‘de ―ÇağdaĢ Azerbaycan Edebiyatı‖ ve 1951‘de ―ÇağdaĢ Azerbaycan Tarihi‖ adlı eserlerini yayınlamıĢtır. Resulzade‘nin diğer bir eseri ise, dönemin en önemli eserleri arasında sayılan, ―Azerbaycan ġairi Nizami‖ adlı çalıĢmadır. Sonuç olarak, Resulzade‘nin idealleri bugün de canlıdır. O‘nun ifade ettiği gibi: ―Milli bayrak topraklara değil, milletin vicdanına inmiĢtir. Herkes bu bayrağı ruhunda, kalbinde ve bağrında muhafaza etmelidir.‖ Tarih, bu mücadeleci ruhun fikrini yetmiĢ yıl sonra bir kere daha teyit etmiĢtir. 1988-90 yıllarında istiklâl mücadelesi veren Azerbaycan Türkleri, hak ettikleri bağımsızlığa kavuĢarak kırmızı, mavi, yeĢil renkli bayrağı yeniden yüceltmeye muvaffak olmuĢlardır. KAYNAKÇA EBÜLHESENLĠ ElĢen, ―Mehmed Emin Resulzade‖, Türk Dünyası Dergisi, Temmuz 1990. HACIYEVA Maârife, ―Resulzade‘nin Muhaceret Hayatı‖, Türk Dünyası Aydınları Sempozyumu Bildirileri, Türk Dünyası AraĢtırmaları Merkezi Yayınları, 1996. HASANLI Cemil, ―Mehmed Emin Resulzade ve Türkiye Cumhuriyeti‖, Aynı Sempozyum Bildirileri. ġĠMġĠR Sebahattin, ―Mehmed Emin Resulzade‘nin Türkiye‘deki Basın- Yayın Faaliyetleri‖, Aynı Sempozyum Bildirileri. ġĠMġĠR Sebahattin, ―Mehmed Emin Resulzade‘ye Göre Azerbaycan‘ın ĠĢgali‖, Yeni Türkiye Dergisi, Temmuz- Ağustos 1997. YAZGAN Turan, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı: 42, Haziran 1990. YÜKSEL Ġbrahim, Azerbaycan Fikir Hayatı ve Basın, Acar Yayınları, Basım yeri ve yılı: - AġKA ĠCABET Bağrı âlemine düĢsem, her iki âlemimden bir damla Ölmem hiç, ebedi yaĢarım, kalsa da dört yanım cehennem Kalbi diyarına beni lütfet, razıyım cihanı gama Olmaz hiç Ģikâyetim ey canan, inan hiç piĢmanım demem Al Ģu zavallı kalbimi, kalmasın içimde aĢkı ukde Bir nefes eyle, kara bahtıma olsun saadet ey canan Gözümde gün ağarınca biten düĢler gibi olma sahte Her iki cihanda aĢkıma aĢk ol, ruhumla dilerim haktan Zay olur cevherin, seni senden istemez alır bir rüzgâr Bahar baĢında hazana bırakırda dökülür yaprağın Kalbin ruhuna gülmez olur, içinde beslenir ilk zarar DüĢürür o boĢluğa hissi tek darbe, kırılır dalların Ruhuma bulunur Ģifa cananım yalnız senin dilinde Bir seda etsen sesime, sükûtun büyütür kalpte azap Biter kuvveti manen, kalmaz sabır, gülmez dide Bir gecede yitirmeden ben beni, tut elimi, al sevap Tükenir elbet gözün gördüğü, görünmez olursun dilber Seveni sevmez olurda duymaz, kalbi imdadını o dem Acımaz geçen zaman, ömürden ölüme piĢmanlık biler Gidenin dönmez olur, yollarında biter, sarar bin elem Uzat, uzanan elime ellerini, can ol, cananım ol Mutlu olsun içimde seni bekleyen kimsesiz bu garip Sinende yer ver Ģu sevdalı baĢıma, aĢk pınarımdan dol Olmazsa aĢka icabetin, kessin nefesi sevdandan ip Süreyya ġen KAYBOLAN DEĞERLERĠMĠZ Değerli okuyucularım, Bugün sizlere kaybolan bazı değerlerimizden söz etmek istiyorum. Milletimizin toplumsal yaĢamında çok önemli bir yeri olan ahlaki ve kültürel değerlerimizin olduğunu hepimiz biliyoruz. Bu değerlere sahip çıkmak, onları yaĢamak, yaĢatmak herkesin üzerine düĢen bir görevdir. Sahip olduğumuz bu değerlerin yaĢanması ve yaĢatılmasıyla, geçmiĢten geleceğe daha umutla ve güvenle bakabilir, bunları kaybettiğimiz zaman, geçmiĢi geleceğe bağlayan en temel bağları da koparmıĢ oluruz diye düĢünmüyorum. Günümüzde özel yaĢamımızda olduğu gibi sosyal, toplumsal, ekonomik ve kültürel hayatımızda, sürekli bir erozyon yaĢıyoruz; buna rağmen bu erozyonun sosyal, kültürel ve psikolojik tahlillerini yapmıyor, geçmiĢ günlerin, kaybolan yılların fikir muhasebesini yeterince tutmuyoruz. Sevgi, saygı hoĢgörü ve yardımlaĢma duyguları, komĢuluk aile ve akraba iliĢkileri, sabır, Ģükür, ahde vefa gibi kavramlar, toplum hayatımızda var olan; ama zaman içerisinde kaybolmaya yüz tutmuĢ bulunan ahlaki değerlerimizdir. Bu kavramlar, hayatı anlamlı kılan, yaĢamı güzelleĢtiren, var olduğu yere huzur veren, mutluluk getiren kavramlardır. Bunlardan sevgi ve saygının varlığında huzur, yokluğunda hüzün yaĢarız. Millet olarak ―Yaratılanı yaratandan ötürü sevmek‖ anlayıĢına sahibiz. Bu değerleri kaybetmekle; insanı hayata bağlayan güçlü bir bağı kopardığımızın farkında bile değiliz. Ġnanıyorum ki; kiĢi önce kendisini sevmeli, hayatı sevmeli, yaratanı, sonra yaratılanı sevmelidir. Bunları severken; önce yaratana, sonra yaratılmasına vesile olan anne babaya, kendisine, yaĢadığı her ortamda, ulaĢabildiğince herkese ve çevreye saygı sunmalıdır. Bizi biz yapan moral değerlerimiz zayıflayıp kaybolmakta, bu değerlerin yerine insanımızı mutlu edecek bir Ģeyler koyamadığımız için toplum bir boĢluğa sürüklenmektedir. Ahlak ve kültür değerlerimizin kaybedilmesi, bu güzelim dünyamızın yaĢanılmaz, çekilmez bir hal almasına sebep olmaktadır. Kaybettiğimiz değerleri andıkça, hayatın güzelliklerini nasıl kaybettiğimizi daha iyi anlıyoruz. Örneğin: Kanaati kaybettik, doymak bilmeyen maddi bir hırsın pençesine düĢtük. Ahde vefa yaĢamımızın özü bilinir, söz senet kabul edilirdi. Bu duyguyu kaybedeli senet bile geçersiz oldu. Haram-helal kavramlarını kaybettik, amaçları için doğayı ve çevreyi yok eden, akarsu ve denizleri mahveden, ormanları katleden, yetim hakkı nedir bilmeyen, yaptıklarıyla vicdan azabı duymayan, kaçak elektrik ve su kullanmayı, yetim hakkı yemeyi maharet sayan insanların çoğaldığını gördük. Çocukluğumuzda kütüphaneler, ödevlerimizi yapmak için buluĢma noktamız olurdu. O güzelim yapıların içerisinde, kendine has havası ve sıcaklığıyla, kitap kokuları arasında aradığımız bilgiye ulaĢmaya çalıĢırdık. Günümüzde kütüphane kültürü giderek azaldı, internet cafeler buluĢma noktası oldu ve nimet sayıldı. Bu sayede belki istenilen bilgiye bir tuĢ kadar yakınlaĢtık ama, bunun getirdiği olumlu-olumsuz yeniliklerle sanal âlemin olanca olumsuzluğu evlerimize kadar ulaĢmıĢ oldu. Otobüslerde genç ve çocukların, kendilerinden büyük hasta, hamile, çocuklu ve yaĢlılara yer vermeleri doğal bir sorumluluk kabul edilir, öyle davranılırdı. Bu düĢünce zihinlere nakĢedildiği için, çoğu zaman oturulmazdı. Oturulduğunda ise kalkmak da görev bilinirdi. Günümüzde bu duyguyu kaybedenler, oturdukları koltuktan dıĢarı bakar, yapmacık uykuya dalar, hasta numarası yapar ya da görmezden geldikleri kiĢiler tarafından görülmediklerini sanırlar. Bayramlarda büyüklerimizin elini öpmeyi de görev bilir, evde anne babamızın elini öptükten, onlarla bayramlaĢtıktan sonra komĢuları dolaĢır, bunu zevkle yapardık. Bayramlarda bir tebrik kartı göndermek bile, büyük bir mutluluk verirdi. Kaybettiğimiz bu değerin boĢluğunu, Ģimdi telefon mesajlarıyla doldurmaya çalıĢıyoruz. BayramlaĢma için anne baba ve akrabalara gitmek yerine, yurt dıĢına tatil planları yapıyor, bayramı tatil olarak anlıyor öyle yaĢıyoruz. Öğretmene saygı, anne babaya saygı kabul edilir, hatta öğretmenin eline: ―Eti senin kemiği benim‖ anlayıĢıyla teslim edilirdi çocuklarımız. Ama hiçbir öğretmende çocuğun etini kemiğinden ayırt etmemiĢti. Öğretmene olan saygısından dolayı çocuk, parmak kaldırıp, bildiğini söylemeye bile utanırdı. Sokakta görse selam vermeden geçmez, belki de öğretmeni onu sokakta görmesin diye yolunu değiĢtirirdi. ġimdi ise değer kaybı sebebiyle, öğretmeninin yolunu kesen ve sınıfta öğretmenini döven, sıra arkadaĢını vuran öğrenciler görüyoruz. KomĢuluk iliĢkilerimizin de ayrı bir önemi vardı. KomĢuyu komĢunun külüne muhtaç bilir, onun aç olması halinde tok yatamayacağı bir inanç ve anlayıĢa sahipti insanımız. Kaybettiğimiz bu değerle, kalabalıklar içerisinde yalnızlaĢtığımızın maalesef farkında bile değiliz. Aynı apartmanda yaĢadığımız, aynı kapıyı, aynı asansör veya merdiveni kullandığımız halde, komĢumuzun vefatını geç duyuyor, hatta cenazesine bile katılamıyoruz. Asırlardır millet hayatımızı düzenleyen sayamadığımız güzellikteki bu ve benzeri değerleri kaybettikçe çok Ģey kaybediyoruz. Ne sevincimizi, nede üzüntümüzü yeterince paylaĢmıyoruz. Oysaki ―sevinçlerin paylaĢıldıkça çoğaldığını, üzüntülerin paylaĢıldıkça azaldığını‖ hepimiz biliyoruz. Çoğu zaman selamlaĢmıyoruz bile. Günaydın, iyi günler hayırlı iĢler demek sanki ağır geliyor insanımıza. Oysa güler yüzle, tebessümle selamlaĢmak, iyi günler, hayırlı iĢler temennisiyle iĢe baĢlamak ayrı bir haz ve huzur verir insana. Sahip olduğumuz nimete Ģükrün, zahmete sabrın azalmasıyla, anlıyoruz ki; sabır ve Ģükür kavramları da, kaybolmaya yüz tutmuĢ değerlerimiz arasına girmiĢ bulunmaktadır. Var olanın kıymetini bilmek ve bunları yaĢamak ve yaĢatmak elbette güzel ve değerlidir. Kutlu Doğumunda andığımız ve anarken anlamaya çalıĢtığımız Yüce Peygamberimizin bize öğrettiği, yaĢantımızı güzelleĢtiren ve anlamlı kılan insani ve Ġslami değerlerimizle yaĢamayı, bu değerleri gönlümüzde, aile yaĢantımızda, toplum hayatımızda yaĢatmayı ve bu değerlerle yaĢantımızı güzelleĢtirmeyi temenni ediyor, bu vesileyle okuyucularımıza sağlık, baĢarı, huzur ve mutluluklar diliyorum. Abdurrahman KOÇAK Tokat Ġl Müftüsü NEDEN VE NĠÇĠN? -Tarih ve ġuurBir zamanlar bizim olan ma‘mûr dünya nerede? Yaydığımız hak ve nizam, sıdk ve safâ nerede? Bir kaynak bulamadık aĢk sahralarında yazık! MaĢûku yitirdik, Merve nerde, Safa nerede? Zulüm ve Ģirk burçlarını yükseltenlere bir sor, Kazık sahipleri hani, ateĢli Kisrâ nerede? Sıdk da vefa da göçüp gitmiĢ köhne dünyadan, Leyla‘yı bir efsane saymıĢız, Leylâ nerede? Kan gidiyor Ġslam‘ın dört bir yanından, seyret dur! Hangisine ağlayacaksın, Kerbelâ nerede? Ġçimiz, dıĢımız yaralardan seçilmez oldu, Sabır yitik, âb-ı hayat meçhul, Ģifâ nerede? Hep kâbuslarla boğuĢan ey evlad-ı fâtihan! Seni âleme üstün kılacak rü‘yâ nerede? Ayımız, yıldızımız varken karanlıklardayız, GüneĢe çıkmıyor soruyoruz ziya nerede? Katre katre dağılmıĢ, çölleĢmiĢ ruhlarımız, Demire Davud gibi Ģekil verdik, ruhu yok! Sen rahmeti bekliyorsun o büyük derya nerede? Mühr-i Süleymanı yitirmiĢiz âsâ nerede? Ġçten de dıĢtan da kuĢatıldık bu gün Ġlahi! N‘olur bekliyoruz Aliyy‘ül Mürtezâ nerede? Ebed yolcusuyken bizler ecelden çekindik hep, Merdâne yürüyüp demedik ki sehpâ nerede? Neden, nasıl ve niçin düĢtük bu çıkmazlara biz? Yandık, kavrulduk savruluyoruz vahâ nerede? Dağlar eriyor Kuzeyde, sekeratta yeryüzü, Furkan bekliyorken Meryem oğlu Ġsa nerede? Yıllardır koĢuyorsun meçhûle ey dil-i Ģeydâ! Uyansa kurtulur bu millet ya Rabb‘ül âlemin! Mi‘racından da geçtik çoktan, hani Ġsra nerede? Kervanlar gitmiĢ; gül kokulu o nefhâ nerede? Saffet ÇAKAR Kız Teknik ve Meslek Lisesi Edebiyat Öğretmeni-Tokat LÂMĠ’Î-ZÂDE ABDULLAH ÇELEBĠ VE LATĠFELER ESERĠ’NDEN BĠR LATÎFE Remzi ZENGĠN Lâmi Çelebi (Mahmud)16.asırda Osmanlı Ġmparatorluğu‘nun en parlak döneminde Bursa‘da yaĢamıĢ ve kendini kültür ve sanata adamıĢ bir gönül adamıdır. Sultan Beyazıd, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman‘ın himayelerini görmüĢ, Ġstanbul davetlerine rağmen Uludağ‘ın eteklerini tercih ederek değerli eserler yazmıĢtır. Babası NakkaĢ Ali PaĢa Timur‘un Anadolu‘yu istilası sonrasında Bursa‘dan Semerkant‘a götürmüĢtür. Orada kendini yetiĢtirmiĢ, Bursa‘ya döndüğünde ustalığını YeĢil Cami ve türbesinin iç dizaynında göstermiĢtir. Lami Çelebi babasından Semerkant‘la ilgili hikâyeleri dinleyerek bir kısmını bu eserine konu etmiĢtir. Latifeler eseri iĢte böylesine değerli bir Ģahsiyetin oğlu tarafından kaleme alınmıĢtır. Eser, Ģiirlerin ağırlıklıca verildiği fıkra, nükte ve Ģakalar üzerinedir. Eserin aslı Ġstanbul Üniversitesi Kütüphanesi‘nde bulunmaktadır. YaĢar ÇalıĢkan tarafından sadeleĢtirilerek 1994 yılında Milli Eğitim Bakanlığı‘nca ġark Klasikleri arasında yayınlanmıĢtır. Bizim bu yazıyı dergiye konu olarak seçmemizin sebebi ise gittikçe yozlaĢan toplumumuzda dolandırıcıların dün olduğu gibi bugün de azalmayıp çeĢitli yollarla hâkimiyetlerini devam ettirmeleri karĢısında uyanık olmayı öğütlemektir. ĠĢte eserde yer alan 147 nolu latife: ―Acem diyarının zenginlerinden bir tacir Arap diyarına gelir. Tedbil-i kıyafet edip görünüĢünü değiĢtirerek, Kahire Ģehrinin bir köĢesine oturur. Bir gece bin mısır dinarını bir araya getirip eğeden geçirir ve balık kursağı ile karıĢtırıp haplar eder. GüneĢte kurutup bir torbayla alıp pazara gider: -Tarabek-i Horasani kim alır? diye attaristanda satıĢa çıkarır ve faydalarını sıralayıp: -Kalbe ferahlık, bedene sıhhat verir. Ruh ve cisme faydalıdır diyerek hakkında daha birçok laflar eder. Sonunda bir attar: -Nedir Ģu görelim, deyip yanına getirtir. Acem de: -Alırsan yiğirmi akçeye veririm, diye baha biçer. Attar: -Gerçi bildiğim bir nesne değil, fakat faydaları çokmuĢ deyip sekiz akçaya ister. Velhasıl on akçeye tamamının pazarlığını eder. Acem de devredip kor gider. BEYĠT Nice cür’etdür temaĢa it bu merd-i hile ger Satdı getdi bir çekirdek sime bin dinar-ı zer ( Bu düzenbaz adamı seyret, ne kadar cesaretlidir? Bir çekirdek kadar gümüĢe bin altın dinarı sattı gitti.) Bir zaman sonra o Acem, efendi tavrı ile ortaya çıkar. Altın külçeler sarfederek büyüklerden geçinir. ―Kimya bilirmiĢ.‖ diye dört bir tarafdan sohbete ve hizmete çağırırlar. Hepsinin sohbetinden kaçınıp davetini reddeder. Arap melikleri her ne kadar üzerine düĢüp ısrar ederlerse de bütün gayretleri boĢa gider. Ne himayelerini kabul eder, ne verdikleri makama meyl eder, ne de bunlara kimya hakkında zerre kadar sır bildirir. En sonunda arap beğleri kendilerine itaat etmediklerini görünce varıp Mısır sultanının kulağını bükerler. Sultan bu efendiye hürmet ve ikramda bulunup: -Bize bu kimya bilgisini öğretip göstermen gerekir. Bunun için memleketin bütün gelirlerini ve saltanatın hazinelerini sana teslim edeyim, der. Efendi: -Ey cihan Ģahı, devletinizde benim hazine ve definelere ihtiyacım ve hizmetinizde gelire ve haraca bir muhtaçlığım yoktur. Çünki ne zaman dilesem dünyanın malını toplayabilirim. Amma : ―Etiullahe ve etiur Rasule ve ülül emri minküm‖ (Allah‘a Resulüne ve sizden olan baĢkana itaat ediniz) buyruğunca Ģimdi benim siz sultanımdan dileğim ve arzum, bu sırrı baĢkalarına yaymamanız ve bu ilmi kimseye bildirmemenizdir. Ve bundan elde edeceğiniz bütün mal ve parayı Allah yolunda gazaya harcamanızdır. Böylece onun sevabından ben de hissedar olayım ve hâsıl olacak faziletlerinden pay alayım, der. ġĠĠR Hak katında yücedür mertebe-i ehl-i cihad ArĢ u kursi toludur menkabe-i ehl-i cihad Tenğdür atlarının advine meydan-ı felek Ceng için arz olucak kavkabe-i ehl-i cihad Dem ü nak’i bularun kadr u Ģeref bulsa ne tan Hak u hun içre durur maztabe-i ehl-i cihad Yer yüzinde turuban kapladı mülk-i meleki Asfiya zikri gibi debdebe-i ehl-i cihad Alıcak hamd livasın eline ġah-ı Rusül Olur, ol günde ayan mertebe-i ehl-i cihad (Allah yolunda döğüĢen Ġslam askerlerinin dereceleri Hak katında çok yücedir. ArĢ ve kürsi islam için harp edenlerin menkıbeleri ile doludur. Allah yolunda savaĢanların yıldızları cenk için arz olunca atlarına felek meydanı dar gelir. Bunların kan ve tozları Ģeref ve değer kazansa ĢaĢılır mı? Ġslam için savaĢanların (cihad ehlinin) sofrası toprak ve kan içindedir. Ġslam askerlerinin ihtiĢamlı gürültüsü temiz yaratılıĢlarının zikri gibi yeryüzünde dururken, (gökte) melekler mülkünü kapladı. Allah yolunda savaĢanların dereceleri, Peygamberimiz Hazret-i Muhammed‘in mahĢer gününde, Müslümanların toplanmaları için açacağı Hamd sancağını eline alınca belli olur.) Sultanla bu Ģekilde yeminleĢip anlaĢırlar ve kimyanın sebeplerine giriĢirler. Efendi eline divit, kalem alıp falan ilaç, falan ilaç diye yazarken arada bir ―Edviyei filani Tarabek-i Horasani ― der. Ve bir kaç hacip getirdip ellerine bu ilaçlardan bir kaç parça verir. -ġunların güzidelerinden alın getirin, diyerek onları attaristana gönderir. Hacibler gidip gelirler. Cümle ilaçları bulup getirirler. Fakat yalnız Tarabek-i Horasani bulunmaz. Kimden sorarlarsa sorsunlar Tarabekin namı niĢanı bulunmaz. Neticede sultana gelip buldukları devaları arz ederler. Amma: -Bu yerlerde hiç kimse Tarabek-i Horasani‘nin ad ve Ģanından haber vermez, derler. Efendi: -Tarabek bunun en önemli ve en mühim parçasıdır. Onsuz hiç bir iĢ olmaz. Ruhsuz cesed gibi o bulunmayınca bunlar da iĢe yaramaz. Belki, bir ihtimal Tarabek-i Horasani buralarda bulunmuyordur. Veya bulunuyorsa da baĢka, değiĢik bir adla anılıyordur. Sultan yalvarırcasına: -Efendi, kendileri bizzat her ne kadar zahmet ise de, bir kaç hacible attaristana gitse, ilaç ve deva için kıllanılan her ne kadar ot ve kök varsa ortaya getirdip görse? Efendi çaresiz bu maksatla gidip yanına aldığı haciblerle attaristanı baĢtanbaĢa arayıp tarar. Neticede bir zamanlar Tarabek sattığı dükkâna gelir. Onun da bütün ilaçlarını bir bir ortaya getirdip görür. Sonunda o sattığı Tarabeki bir köĢede, torbada üstünde ―Tarabek-i Horasani‖ yazılı bulur ve sevinçle: —Hamdolsun, der. Sonra sultanın huzurunda oturup bir hizmetçiye emreder. —Ve Ģunu Ģöyle, bunu böyle böl ve dağıt, diye söyler. O zaten yanıp uçan maddelerden yapılmıĢtır. AteĢe attırınca yanıcı kısımları yanıp uçar. Geriye halis altın kalır. Böylece sabaha kadar bin dinarlık altın elde eder. Sultan bu durumu görünce sevincinden yerinden fırlar. Efendiye binlerce hizmet ve hürmetlerde bulunur. ġĠĠR Hırs-ı zerdür düĢüren âkili dürlü eleme Murg zirek tutulur dane ile dam-ı gama Sim ü zerdir bu cihanun kamu gavga vü gamı Eksik olmaz bir elem dayim esir-i eleme Alemün her ki baka dursa fenasını görür Akil oldur ki bunun saya vücudın âdeme (Akıllıyı türlü elemlere düĢüren altın hırsıdır. Zeki kuĢ yem ile gam tuzağına tutulur. Bu dünyanın bütün tasa ve kavgası altın ve gümüĢ içindir. Daima elemler esiri olana bir üzüntü az gelmez. Her kim (dikkatli) bakarsa dünyanın yokluğunu görür. Akıllı kimse bunun varlığını yokluğuna sayandır.) Sultan Acem‘den Tarabek‘in aslını ve nelerden yapıldığını sorar. Efendi: —Ey saadetli padiĢah! Bu Tarabek‘in ocağı Horasan çölünde Yemkan dağındadır. Bu, toprağın derinliklerinde, mezar çukurunda hâsıl olur. Kendisini buna adayan ve yalnız bunu iĢ güç edinen kimseler bulur. Ve zamanında çıkarıp alır. Zira onun en iyisi zeminin dibinde bulunup, güneĢi görünce bu hali alır. Eğer sultanın sevgisiyle kulunuz buraya bağlı olmasaydı, ondan, vaktinde gidip yüklerle çıkarıp getirirdim. Ve sultan hazretlerinin arzusunu gerçekleĢtirip Karun gibi zengin ederdim. Amma hüküm sultanımızındır ve âlem onun buyruğunun kuludur. Birkaç kulları ile buyursun, varıp o diyardan onu bol bol çıkarıp getirsinler, der. Sultan: —Bu iyilik ve yardım yine senden olur. Yoksa onu avamdan biri nasıl çıkarır ve nereden bulur? der. Efendi sonuna kadar direnip gitme taraftarı olmaz. Fakat çaresiz (!) kalıp razı olur. Ve sadece ―sultanın hatırı için‖ kabul eder görünür. Sultan emr eder, Efendi‘ye Horasan‘dan Tarabek getirmesi için iki yüz ateĢ gözlü, yel ayaklı eĢsiz deve verir. RUBAĠ GüneĢ gibi kamunun rahtı zerden Geçer sür’atde seyr etse kamerden Sehab gibi katar olup çekilse ġebi öğdil alur bad-ı seherden (hepsinin atlarının takımları güneĢ gibi altındandır. Yürüseler hızda ayı geçerler. Bulut gibi katar olup çekilse, gecesi seher yelinden armağan alır.) Ve bu develeri Ġskenderiye ve Mısır‘ın çeĢitli ipek kumaĢları ve çeĢit çeĢit süslü malları ile donatırlar. Ayrıca yiğirmi adet hizmetçi delikanlı ile on tane Ģeker sözlü, gül yüzlü bakire kız verir. Kısacası Efendiyi büyük hürmet ve ikramlarla; yiyecekler, hizmetçiler, çadırlar, elbiseler ve rahvan atlarla civarın hükümdarlarına da nağmeler yazarak Horasan‘a gönderir. O sultanın bulunduğu Ģehirde ince yaratılıĢlı, kibar bir adam vardı. Her kimin baĢına böyle bir hal gelse yazıp defter tutardı. Ve toplantı yerlerinde baĢkalarına anlatırdı. Bu hikâyeyi duyunca defterin en baĢına: ―Ahmakların reisi sultan Nureddin Mahmud bin Zengi‖ diye yazdı. Pek az sonra bu haber, Sultanın kulağına yetiĢti. Bir adam göndererek onu çağırttı. Gelince padiĢah bu defter tutma hikâyesini kendisinden sordu: Beni ahmakların reisi diye yazmıĢsın, doğru mu? Dedi. O adam: —Hazret-i sultanı nasıl ahmakların reisi yazmıyayım? ki, bir Acem geldi, bin dinarlık altına yüz bin dinar altın aldı gitti. Sultana o adamın sözü hoĢ gelip: —Eğer o adam geri gelir, bunca yük Tarabek getirir ve bunlardan binlerce altın dinar elde edersek durum nasıl olur? Adam: —Eğer durum Sultanımın dediği gibi olur ve Acem geri gelerek hazret-i Sultana hesapsız mal ve zenginlik kazandırırsa, o zaman Sultanın ismini defterden kazıyıp yerine o Ģahsın adını yazarım. Çünki, bunca mal ve paraya sahip olmuĢken geri gelip Sultanın yanında kul ve hizmetinde köle olursa, yeryüzünde ondan ahmakı olmaz, der. MESNEVĠ Ayn-ı aklun perdesidür hırs u az Âkil isen sanmağıl bu hırsı az Dane hırsıdur tuyurı dam iden Ġsmet ehlin hırsdur bed-nam iden (Hırs ve tamah akıl gözünün perdesidir. Akıllı isen bu hırsı az (önemsiz) zannetme. KuĢları tuzağa düĢüren yem hırsıdır. Namuslu kimsenin ismini kötüye çıkaran hırstır.) YAġA SEVDĠĞĠM Hasretin bağrımda, canımsın diyor, Dünyalar durdukça, yaĢa sevdiğim, BaĢımda som altın, tacımsın diyor, Kokulu mektuplar gelsin arada, AĢkımız hatıra kalsın burada, Seninle beraber erdim murada, Seni unutamam, hâĢâ sevdiğim. Dünyalar durdukça yaĢa sevdiğim. Kirpikler yakıĢır, kaĢa sevdiğim, Dünyalar durdukça yaĢa sevdiğim. Sevginin kınası ellerimizde, AĢkı hece ettik dillerimizde, Sevda bülbülleri güllerimizde, Uğruma canını eyledin feda, Asla demedin ki bir kez elveda Seni benim için gönderdi Huda, Kanımız kaynayıp coĢa sevdiğim. Dünyalar durdukça yaĢa sevdiğim. Yolun uğramasın kıĢa sevdiğim, Dünyalar durdukça yaĢa sevdiğim. Dünya nimetini serdin önüme, Dönüp bakmıyorum artık dünüme, Adını nakĢettim bütün günüme, Sevgilim sen bana abı hayattın, Çepeçevre sevdan ile kuĢattın, Yıldızları taç yap diye uzattın, Gerek yok ekmeğe aĢa sevdiğim, Dünyalar durdukça yaĢa sevdiğim. Ayağın değmesin taĢa sevdiğim, Dünyalar durdukça yaĢa sevdiğim. GüneĢi katlayıp elime verdin, Saman yıldızını yoluma serdin, Bu sevda bir ömür bitmesin derdin, Peri kızı aĢka sihrini katsın, Bütün arzularım sinende yatsın, Yıllardır beklenen bir mükâfatsın, Dileğin çıkmasın boĢa sevdiğim, Dünyalar durdukça yaĢa sevdiğim. Her sabah dönelim baĢa sevdiğim, Dünyalar durdukça yaĢa sevdiğim. AyĢe PASLANMAZ HEERİ Mahmut HASGÜL Özellikle Tokat, Amasya, Çorum ile GümüĢhane‘nin ve Sivas‘ın bazı bölgelerinde yaygın olarak kullanılan ―heeri‖ kelimesi konuĢma dilinden yazı diline geçememiĢ yöresel bir kelimedir. Halkın oldukça sık kullandığı ama tam olarak anlamlandıramadığı ilginç bir kelime olan heeri ile ilgili ciddi bir araĢtırma veya tanımlama da henüz yapılmamıĢtır. Türkiye‘nin bazı bölgelerinde kullanılan ―gari‖, ―da‖ ünlemleri gibi görevler üstlenen ―heeri‖ tek baĢına anlamı olmayan ama cümle içinde anlam kazanan bir edattır. Kökeninin Türkçe mi, Farsça mı, Ermenice mi, Rumca mı olduğuna dair kesin bir bilgi ya da yargı yoktur. Türkiye Türkçesi Ağızlar Sözlüğü‘nde seslenme ünlemi olarak tanımlanan ―heeri‖ ―heri‖ için anlam verilmemiĢtir. Çorum, Ġskilip; Amasya Kaleköy, Ziyere; Tokat, Karkıncık, Artova, Zile, Niksar; GümüĢhane, Tirebolu, Hisarüstü, Kelkit, KeĢap, Akyoma, UluĢiran, ġiran bölgelerinde yapılan saha araĢtırmalarında tespit edilen ―heri‖ kelimesi seslenme ünlemi olarak kullanılmıĢtır. Giresun‘un Karabört ve Görele bölgelerinde ―ağır‖, ―yavaĢ‖ anlamında kullanılmaktadır. Antalya KaĢ ve çevresinde ―heri‖ kelimesi ―Sincap‖ anlamında kullanılmaktadır. GümüĢhane bölgesine ―heri‖ kelimesinin nasıl taĢındığı, merak konusudur. Özellikle Seferberlik‘te (I. Dünya SavaĢında) iĢgale uğrayan GümüĢhaneliler Tokat‘a göç etmiĢ, sulhtan sonra da memleketlerine geri dönmüĢlerdir. Tokat‘ta kaldıkları süre içerisinde ―heeri‖ kelimesini kullanmayı alıĢkanlık haline getirmiĢler sonra da memleketlerinde bu alıĢkanlığı devam ettirmiĢlerdir. ―Heeri‖ kelimesinin Farsça ya da Kürtçe olduğu da iddia edilmektedir. Ancak bu kelimeye Farsça‘da rastlanmamaktadır. Kürtçe‘de ise ―herî‖ Ģeklinde Ġ sesi uzun okunan bir kelime vardır. Heeri kelimesinde e sesi uzun okunmaktadır. Bu bakımdan aynı kelime değildir. Ayrıca Kürtçe‘de görülen ―herî‖ kelimesi ―en‖, ―çamur‖ anlamlarına gelmektedir ki yöremizde kullanıldığı anlamla herhangi bir alakası yoktur. ―herî‖ kelimesi Kürtçe‘de ayrıca baĢka kelimelerle tamlama oluĢturarak ―herî cûda‖: ―bambaĢka‖ anlamında veya ―herî dice‖: ―en güzel‖ anlamlarında da kullanılmaktadır. Bu söz öbeklerinin de bizdeki kullanımla uzak yakın bir ilgisi yoktur. Osmanlıcada heri‘ kelimesi vardır. Ancak bu kelimenin sonundaki kesme iĢareti ayın sesidir ve bu örnekte kelimenin birden bittiğini gösterir. Bizde kullanılan ―heeri‖ ile ilgisizdir. Anlamları da yine ―heeri‖ kelimesiyle benzeĢmemektedir. ―Heri‘‖: acele, sür‘at, akıcı kan, korkak kimse, zayıf kimse anlamlarına gelmektedir. Yöremizde sık kullanılan bu kelime, kullanan insanda da adeta bağımlılık yapmaktadır. KonuĢmaya akıcılık ve rahatlık kazandırmaktadır. BaĢka bölgelerdeki insanların anlamakta güçlük çekmeleri dıĢında olumsuz bir etkisi yoktur. Özellikle Tokat bölgesinden birkaç kullanım örneği verecek olursak: ―Aman heeri boĢ ver.‖, ―Yürü heeri daha ne bekliyon.‖ ―Yoh heeri, ben de sana inanacak değilim ya!‖ ―Gel heeri abi çarĢıya çıhah.‖ … Anlam olarak, kullanım alanları olarak aynı olan ama sadece söyleyiĢi küçük bir değiĢiklik gösteren ―herif‖ kelimesine Mersin‘in Anamur ilçesinde rastladık. Daha çok Karaman ile Anamur arasındaki Toros dağlarına yayılmıĢ olan Yörüklerde ve Karamanoğulları Beyliğinin bakiyesi köylerde ―Aman herif boĢ ver.‖ ―Yörü herif daha ne beklen‖ .. gibi kullanımlar tespit ettik. Bu kelimenin akraba boylar arsında kullanılan ortak kelime olduğunu söyleyebiliriz. Zaten Anamur köylüleri ile Tokat köylüleri arasındaki dil ve kültür benzerliği de araĢtırma gerektirecek kadar fazla ve dikkat çekicidir. Heri kelimesi ile ilgili yöresel kelimelerle bezenmiĢ metinler ve Ģiirler de rahatlıkla tespit edilebilir. Bu Ģiirlerden en güzelini Mustafa Ayvalı adlı eğitimci Ģair yazmıĢ. Kendisiyle Niksar Kaya Ġsmet YĠBO ġiir Gecesinde tanıĢmıĢtık. Kendisinden aldığım izinle aslen Suluova‘lı olan Ģairin bu güzel Ģiirini sizlerle paylaĢıyorum. Mustafa Ayvalı‘nın iki Ģiirinden diğerini de www.mustafaayvali.com adresinden okuyabilirsiniz. Mustafa Ayvalı ―heri‖ için diyor ki: ―Özellikle Amasya, Tokat, Çorum yöresinin insanı devletine bağlı, sakin ve gani gönüllüdür. O nedenle kızgınlık anında kurulan cümleleri sakinleĢtirici ve yumuĢatıcı olarak da kullanıldığı kanaatindeyim.‖ AMAN HERĠ Bas gamçıyı ata ne olur emmi! Çıktığımız yola çöl deme heri. Al basmıĢ Fadiği çor çıkasıca, Git cılgadan vakit bol deme heri. Bi süyem boyuyla sen çeĢmeye in, Zımzık vur çağaya ne iman, ne din. Sıfatına tükürdüğüm zillinin, Gır Ali‘ye bu ne hâl deme heri. Köyde bıldır çipar yüzüne yanıp, Havas ettiğim bu gancığa ganıp, Gücük ayazına sen de aldanıp, Bun basan yanağa al deme heri. Bizim ayyaĢ Duran ĢaĢırmıĢ yolu, Yine mekân dutmuĢ garĢıki gölü. Bi de bana sövmüĢ domuzun dölü. Git onun yanında kal deme heri. Pinnikte ferikler ererken yaza, ġu eğsük etek de geliyor gaza. Gaynana dediğim o beynamaza, Ağzından bal damlar bal deme heri. Ġstikanı kırık çaydanlığı is, AĢuk atıp ıĢmar eden Ģu nakıs, Yelerken peĢime gülerde kıs kıs, EĢgere söylemez dil deme heri. Boyu devrilesi dünürcü Lemi, Garez etmiĢ bana essahdan hemi. Deh de güdek emmi gerip de gemi, Belanı Allah‘tan bul deme heri. Anam da dutturmuĢ ayrı bi gayda, Fene cedelleĢir benle ne fayda, Babam da yeyince zılgıtı hayda! Çimdiği tükrüğe göl deme heri. Dua et Cereğin Mıstık Dayıya, Ocağında helle, biĢi hediye. Donsuz gezen gıçın buymasın diye, Verdiği avrada çul deme heri. Agubat gibi her söze laf atan, Cazu abum var ya hep çalım satan, Hinlik edip piĢmiĢ aĢa su gatan, Cibiliyetsize kul deme heri. BaĢĢak topluyoken cıfıtın hası, Cimcik atmıĢ gıza bu neyin nesi! Avara gezenin Ģu boĢ kalfası, Gaynına ettiğin zul deme heri. Ġçip soyha oğlan filkeden suyu, Çökek göle dummuĢ batası huyu. Nezük azesine çalıp küsküyü, Kırdığım bıkına bel deme heri. Garip yine tuz basıp da yâreye, ÇamaĢır tokaçlar inip dereye. ġu senin Dırazın gızı Sare‘ye, Burnundan aldırmaz kıl deme heri. Geliyor zemheri neylesin bu kul. Tamtakır zaanım ne para ne pul, Nabalım boynuna eĢindiği kül, Yazuladığı yer çal deme heri. Ha! Gıtmir Holinin yalloz, mendebur Garısı Keziğe dedim hele dur. YüklüymüĢ de gine yediği bulgur, Ġçtiği zaara yal deme heri. Aha Ģu boĢboğaz çörpüĢük gara Olmasa neylerim, yaram var yara. Destin geçer emmi! Sakın tohdura, Revirden Ģifasız sal deme heri. Gadinge azığı; suyu taarda, Helkede ağartu, gönbe dastarda. Çek duldaya hısım! Dıkın ard arda, Dokunmaz kar, boran, yel deme heri. Mustafa AYVALI Suluova-Amasya TOKAT – BAġÇĠFTLĠK ĠLÇESĠNDE EFSANELER VE HALK HĠKÂYELERĠ Ergün VEREN1 1. GĠRĠġ Tokat-BaĢçiftlik ilçesi kuzeyden Ordu-Aybastı ilçesi, doğusundan ReĢadiye ilçesi, güneyinden Niksar ilçesiyle çevrilmiĢtir. Karadeniz sahilinden 85 km içeride, Canik Dağları'nın güney eteklerinde, havzanın batı kısmında yer alır. Bu havza doğuya gidildikçe geniĢler. Bu havza yörede Ġskefsür Ovası olarak adlandırılır. Yüzey Ģekilleri genelde yüksektir. Büyük Camii ve yanındaki çeĢmenin rakımı 1426 m'dir. Keltepe ve Alaçal ile yaylasındaki Somun Tepesi'nin yüksekliği de 2000m kadardır. Karasal iklim ile Karadeniz iklimimin karıĢımı hüküm sürer. KıĢ mevsimi çok kar yağıĢlı geçer. Aynı zamanda hava soğuktur. Kasım ortalarında baĢlayan kar yağıĢları nisan ayına kadar devam eder. Hatta bazı yıllar mayıs ayının ortalarında kar yağdığı da görülmüĢtür. Kar ortalama 5 ve 6 ay kadar yerde kalır. Havadaki nem miktarı yüksektir. Ġlkbahar ve Sonbahar mevsimleri hemen hiç yok gibidir. KıĢ mevsiminden hemen yaz mevsimine geçilir. Yaz mevsiminde sıcaklık pek yüksek değildir. Yaz mevsimi genelde serin geçer. Ġlkbahar yağıĢları mayıs ve haziran aylarında görülmektedir. Temmuz ve Ağustos aylarında yağıĢ hiç görülmez. Sonbahar yağıĢları eylül ve ekim aylarında görülür. (Tokat Tanıtım Dergisi S:7) (Karakoç 2010) Prof.Dr. Ali Rıza ATASOY, ―Tokat ReĢadiye Ġlçesi Halk Kitabı‖ isimli eserinde, ―…. Ġskefsir ve …. çevreleri yüksek ve kıĢı uzundur, bundan dolayı [Akıl ermez Melet ile Ġskefsirin iĢine, üç ay yazı var onu da kat kıĢına] derler. Hasat baĢka yerlerde haziranda baĢlar. Buralarda ise haziran ayında arpa ekerler,‖ sözleriyle bölgenin iklimini ve bununla ilgili halk söylencesini dile getirmektedir. Melet, bu günkü Mesudiye ilçesinin eski adıdır. 2. EFSANELER Halk edebiyatı ürünlerinden olan efsaneler, geçmiĢle günümüz arasında kültürel aktarımı sağlayan, insanın ve onun oluĢturduğu kültürel yapının anlaĢılmasına katkıda 1 Halk Bilimi Araştırmacısı-Yazar-Şair, Ankara-Türkiye bulanan alanlardan biridir. Gerçek ve hayali varlıklara, yer ve olaylara olağanüstü özellikler atfederek oluĢturulan, anlatılanların gerçek olduğuna iliĢkin inançla birlikte kiĢinin bireysel-toplumsal yaĢamını yönlendiren edebiyat türlerinden biridir. Efsaneler konularına göre, Tarihi yer, kiĢi ve olaylarla ilgili efsaneler; Olağanüstü varlıklarla ilgili efsaneler; Hayvanlarla ilgili efsaneler; Dinsel konularla ilgili efsaneler; Bitki ve ağaçlarla ilgili efsaneler; Doğal çevre ve olaylarla ilgili efsaneler olarak sınıflandırılmaktadır. BaĢçiftlik ilçesinde, çocuklu bir kadının yayla yolunda tipiye yakalanıp taĢ haline dönüĢmesi, bir kadın çobanın tipiye yakalanıp taĢ haline dönüĢmesi ve Genç Osman efsaneleri nesilden nesile aktarılarak bu günlere ulaĢmıĢtır. Konularına göre sınıflandırıldığında, ―Analı Kızlı Kaya Efsanesi‖ ve ―Kadın Çoban Efsanesi‖; doğal çevre ve olaylarla ilgili efsane, ―Genç Osman Efsanesi‖ ise tarihi yer, kiĢi ve olaylarla ilgili efsane olarak sınıflandırılır. A. ANALIKIZLI KAYA EFSANESĠ BaĢçiftlik'in kuzeyinde Canik Dağlarının yüksek düzlüklerindeki bozkırlar BaĢçiftlik, Niksar ve Erbaa'nın bazı köylüleri tarafından yaylak olarak kullanılmaktadır. Mayısın ortalarında yaylaya göçülür. Ağustosta hasat zamanına kadar burada kalınır. ―Yaylaya göç günleri... Genç bir kadın yayla yolunu tutmuĢtur. Sırtındaki beĢikte bebeği, yanında küçük kızı ile yola çıkan genç anne yolunu ĢaĢırarak dumanda, çisede kaybolur. Yolu yayla tarafıdır. Ama nerede olduğunu kendisi de bilmez. Kadın çaresiz, çocuklar periĢan, tabiat Ģartları ise insafsızdır. Karanlık çöker. KuĢ sesleri kurt seslerine karıĢır. Çaresiz anne Allah'a yakarır. "Yarabbi kimsemiz, sahibimiz sensin. Bizi bu çaresizlikten kurtar. Bizi ya taĢ eyle, ya da kuĢ eyle." der ve orada çocuklarıyla taĢ haline gelir.‖ Bugün defineciler tarafından sağı solu kırılan kayalar hala ayakta olup genç kadın ve çocuklarının kaderine sanki meydan okumaktadır. (ġen 2010) (Kaynak KiĢiler) Gazi Üniversitesi Türk Halkbilimi AraĢtırma Ve Uygulama Merkezi (Thbmer)tarafından Mayıs 2006 yılında Türkiye genelinde yapılan ve 2007 yılında ‖Türkiye‘de 2006 Yılında YAġAYAN TAġ KESĠLME EFSANELERĠ Mekânlar ve Anlatılar‖ adıyla yayımlanan çalıĢmada ise bu efsane farklı biçimde anlatılmaktadır. Buna göre; (Analı Kızlı Kaya, Tokat ilinin bir ilçesi olan ve Canik Dağları‘nın güney eteklerinde yer alan, 1500 m. yüksekliğindeki BaĢçiftlik‘in, ―Yeni Yayla‖ adındaki yaylasında bulunmaktadır. Kayanın tamamı, üç ana kaya ve birçok kayacıktan meydana gelmektedir. Halk arasındaki efsaneye göre bu üç büyük kaya anne, baba ve kızı temsil etmektedir. Küçük kayalar ise, onların otlatmaya çıkarttığı koyun sürüsüdür. Kız olduğuna inanılan yanında, yatık Ģekilde duran bir kaya daha vardır ki, bunun da bu sürünün çobanı ya da ailenin yardımcısı olduğunu söyleyenler vardır; ama kesin bir Ģey bilinmemektedir. Genelde bu yatık kaya hakkında ortak görüĢ, onun da sürüdeki hayvanlardan biri olduğu yönündedir. (Resim. 1) Yöre halkının bu kayalarla ilgili anlattığı efsane Ģöyledir: Yörede ―geçginci‖ olarak adlandırılan ve Nisan-Mayıs aylarında sürüleri ile birlikte yaylalara çıkan kiĢiler vardır. Analı Kızlı kayanın kahramanları da, sürüsünü yanlarına alıp yaylaya çıkmıĢ; baba, anne ve kızdan oluĢan geçginci bir ailedir. Bu geçginci aile, Yeni Yayla mevkiinde bir tufana yakalanır. Kurtulma Ģanslarının olmadığını fark eden aile, hep bir ağızdan ―Allahım, bizi ya taĢ et, ya da kuĢ et!‖ diye bağırırlar. Bunun üzerine ilk dilekleri ―taĢ et‖ olduğu için aile, koyun sürüsü ile beraber taĢ kesilir. (Resim. 2) (OĞUZERSOY, 2007) Resim:1 Analı Kızlı Kaya Efsanesi:TaĢ kesilen Resim2:Analı Kızlı Kaya Efsanesi: TaĢ kesilen baba anne ve kızları… baba anne ve kızın yandan görünüĢü B. KADIN ÇOBAN EFSANESĠ Yine Gazi Üniversitesi Türk Halkbilimi AraĢtırma Ve Uygulama Merkezi tarafından tespit edilen bir baĢka efsanede ―Kadın Çoban Efsanesi‖ dir. ―Tokat‘ın Niksar ilçesine bağlı BaĢçiftlik köyünde gri renkte taĢlar bulunmaktadır. (Resim. 3) Bu taĢların oluĢumuyla ilgili yöre halkı, iki rivayete dayalı bir efsane anlatmaktadır: Ġlkinde kaybolan ineğini arayan kadın çoban, Ģiddetli bir doluya tutulur. ―Allahım beni ya taĢ et, ya da kuĢ et!‖ diye dua eder. Bunun üzerine taĢ kesilir. Ġkinci ve daha yaygın olan rivayet ise Ģöyledir: BaĢçiftlik bölgesinde çobanlık yapan yaĢlı bir kadın vardır. Bir gün yine hayvanlarını otlatmak için en uygun yer olan yaylaya çıkan kadın, ineklerinden birini kaybeder. Kaybolan hayvanı aramaya koyulan kadın, bir türlü onu bulamaz ve hava da kararır. Resim. 3: Kadın Çoban Efsanesi: TaĢ kesilen kadın çoban. Bunun üzerine eve gitmeye korkar ve ―Allahım, beni ya taĢ et, ya da kuĢ et!‖ diye yalvarır. Ġlk isteği taĢ kesilmek olduğu için taĢ kesilir.‖ (OĞUZ- ERSOY, 2007) C. GENÇ OSMAN EFSANESĠ Ünlü tarihçilerimizden Enver Behnan ġapolyo‘nun 1960 yılında Hayat Mecmuasında yayınlanan araĢtırmasında Bağdat Fatihi Genç Osman‘ın Niksar‘ın BaĢçiftlik Köyünde doğup, büyüdüğünü, öksüz olduğunu yazmaktadır. 4.Murat Han‘ın Harp Divanı‘nı toplar. Bağdat seferine gönüllü askerlerinde katılmasını emreder. Ve Ģöyle buyurur:‖Ayrıca ulaklar salın her yere, gönüllü olanlar bıyık burmalı, öyle ki, üstünde tarak durmalı‖ Orduya gönüllü asker toplamak için BaĢçiftlik‘e gelen ulaklar, güreĢen gençleri gördüklerinde, Sultanın fermanını okurlar. Gençlerden henüz bıyığı bile terlememiĢ, civan mert 18 yaĢında bir delikanlı olan Genç Osman da orduya yazılmak istediğini söyler.‖Sen daha çocuksun, henüz bıyığın bile çıkmamıĢ!‖ denildiğinde; cebindeki kemik tarağını dudaklarına saplar. Dudağının üzerinden kanlar fıĢkırır. Bunun üzerine Sultanın adamlarının Genç Osman‘ı orduya yazarlar. Genç Osman‘ın Bağdat‘ın fethinde çok büyük kahramanlıklar gösterir. Onlarca ok isabet ettiği halde elindeki sancağı yere düĢürmez. Bağdat Kalesine sancağı diker. BaĢçiftlikli akıncılar Genç Osman‘ın annesine Osman‘ın Ģahadetini ve gösterdiği kahramanlıkları anlattıklarında; Annesi ‖Ben onu hiçbir zaman abdestsiz emzirmedim.‖der. Genç Osman ile ilgili bu destan 17.yüzyıl âĢıklarından Kayıkçı Kul Mustafa tarafından bestelenerek günümüze kadar söylenegelmiĢ manzum bir eserdir. (Kaynak KiĢiler) (M.E. Md. lüğü Verileri 2010) ―Ġptidâ Bağdat‘a sefer olanda Atladı hendeği geçti Genç Osman Vuruldu sancaktar kaptı sancağı Ġletti bedene dikti Genç Osman Sultan Murat eydür gelsin göreyim Nice kahramandır ben de bileyim Vezirlik isterse üç tuğ vereyim Kılıcından al kan saçtı Genç Osman‖ 3. HALK HĠKÂYELERĠ Hikâye türünün en eski örnekleri olan ve destandan modern hikâyeye geçiĢi sağlayan anonim eserlerdir. Türk edebiyatı verimleri içinde 16. asırdan itibaren görülmeye baĢlanan, genellikle âĢıklar tarafından nazım-nesir karıĢık bir ifade tarzı ile dinleyicilere karĢı anlatılarak nesilden nesile intikal eden, yer yer masal ve destan özellikleri gösteren hikâyelerdir. (Türkçe 2010) Bu tanıma uymamakla birlikte, ilçede yaĢanmıĢ ve unutulamamıĢ iki olay anlatılmaktadır. YaĢanan bu olaylara tanık olan ve bilenlerinden hala hayatta olanlar bulunmaktadır. A. KUDUZ VAKASI BaĢçiftlikli baharın ektiği patatesi güzün söker. Bir kısmını tohumluk ayırır. Bir kısmını kıĢlık yiyeceği için bekletir. Eğer geriye kalmıĢsa onu da toprağa kuyular. Bahara doğru onu çıkartıp satacak ve ailenin ihtiyaçlarını o parayla karĢılamaya çalıĢacaktır. ―Yıl 1957, aylardan ġubat‘tır. Henüz kıĢ BaĢçiftlik'i terk etmemiĢtir. Niksar Ovası'nda da baharın ilk belirtileri görülmeye baĢlanmıĢtır. Sabahın ayazında patates çuvalları atlara yüklenmiĢ, yola çıkılmıĢtır. Erken çıkan daha Atyolu‘nun baĢına varmadan Cafartamı ormanından inen bir kurt yolculara saldırmıĢ, insan, at önüne ne geldiyse ısırmıĢtır. Tam 13 kiĢi, bir o kadar da at kurdun saldırısına uğramıĢtır. Yolculardan bazıları geri dönerek olayı köy halkına haber vermiĢtir. Yaralananlar atlarla Niksar'a yetiĢtirilmiĢtir. O zamanlar kuduz aĢısı her yerde bulunmadı için hastalar Tokat'a gönderilmiĢtir. Burada hastaneye yatırılarak aĢılarına baĢlanılmıĢtır. Hastaların iyi olmaları beklenirken önce Ali ÇAKIRTAġ (Ġda'nın oğlu), sonra ġamil oğlu Halil Gökçe ölmüĢtür. Doktorlar tarafından, Nuri KAYMAK (ġevki Memed'in oğlu) hastalanınca iğne ile etkisiz hale getirilerek ölmesinin beklenmesine karar verilmiĢtir. Bu arada hastalardan biri olan Süleyman GÜLER'in babası Abdullah GÜLER (Kara Apul) zorla hastaneye girer. Doktorları tehditle sağ kalan hastaların Ankara'ya naklini sağlar. Ankara'ya gönderilen hastalar iyileĢerek sağ salim dönmüĢlerdir. Olan olmuĢ, ölenler ölmüĢ; kalan sağlar bizimdir misali herkes yaĢantısına devam etmiĢtir. Tokat'taki aĢıların bayat olması fidan gibi üç gencin hayatının sonunu getirmiĢtir. O günkü kuduz kurt gençlerin bazılarını kafalarından yaralamıĢtır. Daha yeni askerden gelmiĢ, 20 günlük evli Ali ÇAKIRTAġ, 18 yaĢındaki Halil GÖKÇE ve 18 yaĢındaki Nuri KAYMAK‘IN azraili kuduz kurt olmuĢtur.‖ O günden sonra bu olay halk arasında hep anlatıla gelmiĢtir. (Kaynak KiĢiler) (ġen 2010) B. CORUK MISTIK KIġI ―Tarih 14 Nisan 1937... Coruk Mıstık lakabıyla anılan Mustafa KAYA (ġevketlerin babası) atına patates çuvalları yükler yanına eĢini de alır. Niksar pazarına sabahın ilk ıĢıkları ile gider. Hemen ilk gelen müĢteriye patatesi satar. Çünkü çarĢıda yapılacak pek çok iĢi ve gidilecek uzun bir yolu vardır. Gaz, tuz, çay, Ģeker gibi ailenin ihtiyaçlarını alır. Ayrıca yanındaki eĢine de bir entarilik alır. Yolda yemek için ekmek biraz da katık olarak helva alarak atını hazırlayıp yola çıkar. Hava güzeldir. Karısıyla bazen ĢakalaĢarak bazen de atıĢarak yola devam ederler. Her Ģey yolundadır. Niksar'daki yakıcı nisan güneĢi yükseldikçe etkisini azaltır. "Hanyeri, Hasan Köyü, Devebağırtan, KocamaĢat, Karyürüyen derken yol iyice kısalmıĢtır." BaĢçiftlik ha Ģurada... En fazla bir saatlik yol kaldı." diye düĢünerek Yoğsuliçmezden birer yudum su içerler. BelbaĢı Geçidine tırmanmaya baĢlarlar. Beli döner dönmez bir fırtına, bir tipi gözleri kör, dizleri dermansız kılar. Atyoluna yukarı çıkarken önce atın sırtındaki eĢyaları bırakarak atın kuyruğuna yapıĢırlar. Atın gücü kesildiği için onu da bırakırlar. Çalın burnunu karı koca birbirlerine destek olarak dönerler. Lakin tipi insafsız ve acımasızdır. Aman vermez yolculara. Takatları kesilir, bir adım daha atamaz olurlar. Çaldibinde Hacı Kazımlara ait olan tarlanın içindeki kocaman armut ağacının dibine sığınırlar. (Ağaç, 10–12 yıl önce kesilmiĢtir.) Birbirlerine sarılarak ısınmaya çalıĢırlar. Tipi amansız, acımasızdır. Rüzgârla savrulan kar taneleri kudurmuĢ köpek gibi yolcuların üzerine saldırmaktadır. Hâlbuki köye yaklaĢmıĢlardır. Evlerle aralarında 200–250 m mesafe ancak vardır. Bağırsalar belki de duyulacaktır. En azından köpekler duyacaktır. Azrail etraflarında dönmektedir. Ömürleri orada nihayet bulur. Karı-koca oracıkta çaresizlik içerisinde ölürler. Ertesi gün köylüler ölüleri birbirine sarılmıĢ olarak karlar altında bulurlar. O gün sayılı fırtınadır. Halk o tarihten sonra bu fırtınaya Coruk Mıstık KıĢı demiĢtir.‖ (Kaynak KiĢiler) (ġen, 2010) 4. SONUÇ BaĢçiftlik‘te anlatıla gelen efsanelerden Analıkızlı kaya efsanesi ve kadın çoban efsanesi ―doğal çevre ve olaylarla ilgili efsane‖, Genç Osman efsanesi ise ―tarihi yer, kiĢi ve olaylarla ilgili efsaneler‖ sınıfına girmektedir. Analıkızlı kaya efsanesi ve kadın çoban efsanesi, kıĢ Ģartlarının çetin ve uzun oluĢunun efsaneleĢtirilmiĢ bir anlatımıdır. Bu tür efsaneler Anadolu‘nun çeĢitli yerlerinde anlatılmaktadır. ―Ordu iline bağlı Ulubey ilçesi Yol baĢı Köyü ile Durak Köyü'nü ayıran ırmağın kenarında Tekir kaya veya Kazan kaya ismiyle bilinen mevkide ters çevrilmiĢ kazana benzeyen büyük bir kaya bulunmaktadır. Bu kayanın taĢ kesilen bir kadın olduğuna inanılmaktadır‖ (Veren 2009 S: 148–149) Genç Osman efsanesi günümüzde tüm Anadolu‘ya mal olmuĢ, birçok yerleĢim yeri tarafından sahiplenilmiĢtir. BaĢçiftlik ilçesinin bir mahallesine bu ismin verilmesi ise sahiplenmenin sembolleĢtirildiğini ortaya koymaktadır. Kuduz vakası ve Coruk Mıstık kıĢı adıyla bilinen anlatımlar, halk hikâyesi olarak değil de anı olarak sınıflandırılabilecek türden anlatımlardır. Kuduz vakasında, vatandaĢın doktorları tehdit ederek hastaları Ankara‘ya sevk edilmelerini sağlamaları; zor duruma düĢüldüğünde yöre insanının neleri göze alabileceğinin ve insan hayatına verdiği değerin göstergesidir. Halk kaderi teslimiyet olarak değil tam tersine tevekkül olarak görmektedir. Coruk Mıstık kıĢı anlatımı ise, ilçenin coğrafi ve mevsim Ģartlarının ne kadar çetin ve ağır olduğunu ortaya koymaktadır. Kaynaklar: Canlı Aktif Kaynaklar (1995–1996 yılları arasında) Ahmet AYMAK ―Ġlçe Milli Eğitim Müdürü‖ BaĢçiftlik, 1959 doğumlu, Üniversite mezunu, Ahmet OĞUZ ―Yazı ĠĢleri Müdürü‖ BaĢçiftlik, 1956 doğumlu, Üniversite mezunu, Mehmet ÇAKIRTAġ ―Öğretmen‖ BaĢçiftlik, 1950 doğumlu, Yüksekokul mezunu, Mustafa KILINÇ ―PTT Memuru‖ BaĢçiftlik, 1970 doğumlu, Lise mezunu, Recep AYDIN ―Öğretmen‖ BaĢçiftlik, 1953 doğumlu, Yüksekokul mezunu, Selahattin AYMAK ―Ġlçe Özel Ġdare Müdürü‖ BaĢçiftlik, 1934 doğumlu, Lise mezunu, Yüksel BAYRAM ―Belediye BaĢkanı‖ BaĢçiftlik, 1959 doğumlu, Yüksekokul mezunu. Elektronik kaynaklar (e-kaynak) Ġlçe M.E.Md.lüğü Verileri, 2010: BaĢçiftlik Ġlçe Milli Eğitim Müdürlüğünün Resmi Ġnternet Sitesi, http://basciftlik.meb.gov.tr/ilcemiz.html (09.01.2010) ġEN (Ahmet) 2010, http://www.basciftlik.info/haberdetay.asp?ID=138 (12.01.2010) TÜRKÇE 2010, Türk Dili ve Edebiyatı Kaynak Sitesi, http://www.turkceciler.com/halkhikayeleri.html (18.01.2010) KARAKOÇ (M.Fatih) 2010, http://www.basciftlik.com/ (08.01.2010) Yazılı Kaynaklar ATASOY, (Ali Rıza) 1950, ―Tokat ReĢadiye Ġlçesi Halk Kitabı‖ Milli Mecmua Basımevi, Ġstanbul TOKAT TANITIM DERGĠSĠ (Bu derginin 6–7–8 ve 9 ncu sayfaların fotokopisi elde edilebilmiĢ olup, bunlardan da yayın yeri ve tarihi tespit edilememiĢtir.) TÜFEKÇĠ (Nida) 1981, ―Folklor‖, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi, 3. cilt, ĠletiĢim Yayınları, Ġstanbul, S:776–786 VEREN (Ergün) 2009, ―Yazılı Kaynaklarda Anadolu‘da Halk Takvimi ve Halk Meteorolojisi‖, Türkerler Kitap Kır. Dağ. Paz. S. Ltd. ġ, Ankara OĞUZ M. Öcal Prof.Dr., ERSOY Petek ArĢ.Gör. (2007), ‖Türkiye‘de 2006 Yılında YAġAYAN TAġ KESĠLME EFSANELERĠ Mekânlar ve Anlatılar‖ Gazi Üniversitesi Türk Halkbilimi AraĢtırma Ve Uygulama Merkezi (Thbmer) Yayınları: 11. Ankara. 2007. S:69,84 MĠLLĠ MÜCADELE BAġLARKEN TOKAT VE ATATÜRK’ÜN TOKAT’A GELĠġĠ Kutluhan SAYGILI (Eğitimci-Yazar) Asırlardır hür yaĢamıĢ Türk milletine esaret zincirleri takma düĢünce ve teĢebbüsleri ancak kendi hayal dünyalarında yaĢayanların acizliği olabilirdi. Öyle de oldu. ġanlı Türk tarihini hafızalarından silmiĢ olduklarını düĢündüğüm müttefik kuvvetleri, haçlı ordularının hiçbir zaman baĢarmaya muvaffak olamadıkları Türk milletini yok etme ve Anadolu‘dan atma planını tekrar hayata geçirmek üzere hareket ediyorlardı. Daha bu hareket evvelinden itibaren yapılan paylaĢma planları gereğince Anadolu yer yer iĢgal edilmeye baĢlanmıĢ, devletin istiklâli ciddi manada tehlikeye düĢmüĢ ve milletimiz haklı bir endiĢeye kapılmıĢtı. Bu endiĢenin verdiği manevi ızdıraplara bir de yıllardır devam eden harplerin Ģiddetlendirdiği yokluk ve sefalet ekleniyordu. Binlerce genç cepheden dönmüĢ, çoğu ev ve barkını bulamamıĢ, uzun süren savaĢlar ekonomik ve sosyal çöküntüyü de beraberinde getirmiĢti. Bunlarda yetmezmiĢ gibi Rum ve Ermeniler de Türk düĢmanı olan güçlerden aldıkları destekle Ģımararak bağımsız birer devlet kurma hayaline kapılmıĢlar ve çeteler kurarak Türk köylerine saldırmaya baĢlamıĢlardı. Mondros AteĢkes AntlaĢması‘nın uygulanmaya baĢlaması üzerine birçok yerde olduğu gibi Sivas Vilayeti‘ne bağlı bir sancak olan Tokat‘ta da Rum ve Ermeni saldırıları baĢlamıĢtı. Halilalan Köyü, Erbaa Kazası, ġeyhli ve Karayük Köylerine, Serpin (Turhal) ve çevresine yapılan saldırılar sırasında çok sayıda Türk katledilmiĢ, köyler yakılıp yıkılmıĢtı. Evlerinin bodrumlarını ve odalarını iĢkence yerleri haline getiren Rum ve Ermeniler saldırılarını giderek Ģiddetlendirirken yaptıklarını onaylamayan veya kendilerine katılmayan Rumları da öldürmekten çekinmemiĢlerdi. Kendi soydaĢlarına yaptıkları saldırıları Türklerin yaptığı iddiasını da ileri sürerek, Ġtilâf Devletleri‘ne Ģikâyet etmiĢler, böylece iĢgalci devletlerin kendilerine yardımlarını sağlamaya çalıĢmıĢlardı. Anadolu‘nun genelinde baĢ gösteren bu sıkıntı, Ģüphesiz Tokat Sancağı halkını da üzmüĢ ve gelecek hakkında endiĢeye düĢürmüĢtür. Bilhassa, Tokat'ta azınlık durumunda olan Rumların Karadeniz Bölgesi‘nde Sinop‘tan Rize‘ye kadar uzanan ve Tokat'ı da içine alan bölgede bir Pontus Devleti kurmak istemeleri, Tokat halkının tedirginliğini daha da artırmıĢtır. Rum çetelerinin giderek artan saldırıları üzerine yer yer kendilerini korumak amacıyla direniĢe geçen Tokat halkı tedbir amacı ile 25 ġubat 1919‘da Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Ģubesini kurmuĢlar, ertesi ay bu Ģube merkezi Ġstanbul‘da olan Vilayet-i ġarkiye Müdafa-i Hukuk-i Milliye Cemiyeti‘ne bağlanmıĢtır. Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Ģubesinin kurulması Tokat‘ta kurtuluĢa atılan ilk adım olmuĢtur.(Bu cemiyetin idare heyeti Ģu kiĢilerden oluĢmuĢtu. Reis: Tahir RüĢtü. Azalar: Elmacıoğlu Hacı Hüsnü, Hamamcıoğlu Rıfat, Mütevellioğlu Nuri, Yağcıoğu Mehmet ve Ġsmail Hameti.) Tokat Müdafa-i Hukuk Cemiyeti yurdu saran tehlikeler karĢısında boĢ durmamıĢ, toplantılar ve mitingler düzenleyerek milli birlik ve beraberliği kuvvetlendirecek propagandalar yapmıĢ, müttefik kuvvetlerine iĢgalleri kınayan protesto telgrafları çekmiĢlerdi. ġehir içi ve Ģehir dıĢı için Kuva-i Milliye birlikleri kuran cemiyet bir yandan ayrılıkçı grupların çıkardığı isyan ve saldırılarla mücadele ederken diğer yandan da cepheye asker ve erzak göndermiĢ; genel harpten dönen esirlerimizin yurtlarına kavuĢmaları için çalıĢmıĢlardı. Yunanlıların 15 Mayıs 1919‘da Ġzmir‘i iĢgal etmesi bütün yurtta olduğu gibi Tokat‘ta da büyük üzüntü uyandırmıĢ, Tokat ve kazalarında Redd-i Ġlhak Cemiyetleri kurulmuĢtur. Ġzmir‘in iĢgali üzerine Tokat‘ta ilk miting 12 Haziran 1919‘da (Bazı kaynaklarda 20 Haziran olarak geçmektedir.) Niksar‘da yapılmıĢ, camilerde ve meydanlarda toplanan kasaba ve köy halkı itilaf devletlerini protesto ederek Redd-i Ġlhak Cemiyeti Reisi Hacı Mahir Bey‘in imzası ile iĢgalleri kınayan Ģu telgrafı çekmiĢlerdir: ―Hukukun hamisi olduğunu iddia eden Wilson‘a ve diğer devletlere müracaat ediyoruz. Artık bizim feryatlarımıza kulak tıkamayınız, bizim tamamiyet-i mülkiyemize, mevcudiyet-i milliyemize tecavüzü ve bu tecavüzde devamı kastediyorsanız en kısa yol bizi öldürmektir. Geliniz öldürünüz. Biz Türk olarak en küçük vatan parçasının Türk kalmasını istiyoruz. Siz de buna söz vermiĢtiniz. ġimdi ise sözünüzde durmadığınızı görüyoruz. Anadolu‘ya uzatılacak bir tecavüz bizi öldürmek için uzatılan bir adımdır. Ġnsaniyet ve adalet namına bu suikastten vazgeçiniz.‖ Niksar‘da bu geliĢmeler olurken Tokat‘ta da benzer geliĢmeler yaĢanmaktaydı. Mustafa Kemal PaĢa‘nın ―Ġzmir‘i iĢgal eden Yunanlıların giderek artan ilerlemesi ve halka yapılan vahĢetlerin protesto edilmesini‖ isteyen genelgesi üzerine Tokat ileri gelenleri, esnaf, tüccar ve belediye üyeleri bir araya gelerek toplantılar yapmıĢlardı. Toplantılar sonunda miting yapılacak olunursa iĢgallere ve saldırılara karĢı duyarsız olmayan Müslüman halkın azınlıklara saldırma ihtimali olduğundan söz edilerek miting yapmama kararı alınmıĢ ve 10 Haziran 1919 tarihli telgrafla baĢta Amerika olmak üzere itilaf devletleri protesto edilmiĢtir. Mustafa Kemal PaĢa, 14 Haziran 1919‘da Tokat mutasarrıflığına bir telgraf çekerek bu tip toplantıların neticesinde gönderilen telgrafların bir tesiri olmayacağını ifade ederek miting yapılmasının gereğini belirtmiĢtir. ĠĢte, Anadolu‘da iĢgallerle baĢlayıp devam eden bu sancılı günlerde Samsun‘da bir yıldız parlıyor ve Tokat‘a doğru yol alıyordu. Mustafa Kemal PaĢa, Rum ve Ermenilerin Karadeniz Bölgesi‘nde tahriklerini durdurmak ve Müttefik Devletlerin bölgeyi iĢgal etmelerine fırsat vermemek için fevkalade yetkilerle 9. ordu müfettiĢi olarak Anadolu‘ya gönderilmiĢti. 15 Mayıs 1919 günü karargâhı ve seyahatine tahsis edilen Bandırma Vapuru ile Ġstanbul‘dan hareket ederek 19 Mayıs 1919‘da Samsun‘a çıkan Mustafa Kemal PaĢa‘ya göre vatanın içinde bulunduğu durumdan kurtulabilmesi için tek çıkıĢ yolu vardı. Ulus egemenliğine dayanan, tam bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak. Bu kararın dayandığı temel ilke, Türk ulusunun onurlu ve Ģerefli bir ulus olarak yaĢamasıydı. Bu ancak tam bağımsız kalmakla sağlanabilirdi. Tam bağımsızlıktan yoksun bir ulus, çağdaĢ ulusların karĢısında uĢak durumunda kalmaktan öteye gidemezdi. Samsun‘dan hareketle Anadolu‘da milli mücadele ateĢini yakan Mustafa Kemal PaĢa 22 Haziran 1919‘da Amasya‘da yayınladığı genelge ile milli mücadelenin yol haritasını çiziyor, milletçe örgütlenmenin ve Sivas‘ta milli bir kongre toplanmasının temellerini atıyordu. Amasya‘da iken Sivas‘ta kendi aleyhinde bazı faaliyetlerin baĢladığını haber alan Mustafa Kemal PaĢa Tokat‘a geliĢ kararını Nutuk‘ta Ģöyle anlatıyor: ―Ayın 25 inci günü Sivas‘ta aleyhimde bazı münasebetsiz ahval cereyana baĢladığından haberdar oldum. 25/26 Haziran gecesi yaverim Cevat Abbas Bey‘i çağırdım ve yarın sabah karanlıkta Amasya‘dan güneye hareket edeceğiz, dedim. Bu hareketimizin gizli tutularak hazırlanılması için emir verdim.‖ Mustafa Kemal PaĢa, her ne kadar gizlice Tokat‘a gelmeyi planlamıĢsa da Ģehrin giriĢinde O‘nu bir sürpriz beklemekteydi. Bir binbaĢı‘nın komutasında, üniformaları eski ve birbirinden farklı küçük bir askeri birlik tarafından karĢılandı. Mustafa Kemal PaĢa, arabayı hemen durdurmakla birlikte tedirgindi. BinbaĢının ―PaĢam, hoĢ geldiniz. Ben askerlik Ģubesi reisi...19 nefer, bir çavuĢ, iki izinli emrinizdedir...‖ sözleri üzerine belirsizlik sona ermiĢ ve herhangi bir tehlikenin olmadığı anlaĢılmıĢtı. Gazeteci RuĢen EĢref, Mustafa Kemal PaĢa‘nın Tokat‘ta karĢılanıĢını Ģu satırlarla anlatmaktadır: ―Tokat‘ın ağzında bir avuç asker, dizi olmuĢ O‘nu bekliyordu. O, Bolu beylerine isyan etmiĢ Köroğlu değildi, millet adına dünyaya meydan okuyan Heyet-i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal‘di. Boynu bükük Anadolu Ģehrinin kapısında kıyafeti yıpranmıĢ, fakat içi aĢınmamıĢ bu saygı kıt‘ası dimdik, iĢte O‘nu gözlüyordu...‖ Mustafa Kemal PaĢa alınacak askeri tedbirleri kısaca gözden geçirdikten sonra kendisini karĢılayan subayla birlikte askerlik Ģubesine geçmiĢ, O‘nun Tokat‘a geldiğini haber alan belediye reisi ve üyeleri ile Ģehrin ileri gelenleri ziyaretlerine gelmiĢti. PaĢa, onlara memleketin ulema ve eĢrafı ile bir toplantı yapacağını bildirmiĢ ve geceyi Tokat‘ta geçirmiĢtir. Mustafa Kemal PaĢa Tokat‘a geldikten sonra ilk olarak Tokat postanesini kontrol altına aldırmıĢ ve Ģehre geliĢinin gizli tutulmasını sağlamıĢtır. Tokat‘ta bulunduğu süre içinde KurtuluĢ SavaĢı‘na yönelik önemli kararlar almıĢ ve ilgili yerlere bu kararları telgraflarla bildirmiĢtir. 27 Haziran 1919 günü sabah saat 10‘da yapılan toplantıda memleketin içinde bulunduğu kötü durumu geniĢ bir Ģekilde anlatmıĢ ve bu durumdan kurtulmanın tek çaresinin topyekûn bir mücadele olduğunu ısrarla vurgulamıĢtır. Toplantıda özellikle Tokat müftüsünün ―Elimizde üç buçuk millet kaldı. Bunu da kırdırmayalım‖ ve ―Harp araçlarımız yok, düĢman uçakları derhal yurdun her köĢesini yangına çevirir‖ sözleri üzerine Mustafa Kemal PaĢa Endülüs‘ü örnek göstererek ―Her Ģeye boyun eğmekle acıları artıracağımızı, çalıĢmanın elinden hiçbir Ģeyin kurtulamayacağını, Türk ulusunda saklı kalan birçok canlılıkların, cevherlerin bu iĢi baĢarmaya yeter olduğunu‖ anlatmıĢtır. Mustafa Kemal PaĢa‘nın Tokat‘ta o gün söylediği Ģu sözler O‘nun verilecek olan ölüm kalım savaĢında ne kadar kararlı ve hazır olduğunu da açıkça ortaya koymaktaydı: ―Hiçbir müdafaa vasıtasına malik olmasak bile, diĢimiz, tırnağımızla, zayıf ve dermansız kolumuzla mücadele ederek Ģeref ve haysiyetimizi, namusumuzu müdafaa etmeyi zaruri görüyorum. Tarih, bize vatan uğrunda canını, malını esirgeyen milletlerin asla ölmediklerini, hala yaĢadıklarını göstermektedir. Ben hayatımı, hiç bir zaman milletimden üstün görmedim ve görmeyeceğim. Her an memleket için Ģerefimle ölmeye hazırım!‖ Bu konuĢmalardan sonra Tokat müftüsü Hacı Ömer Efendi ( Kuntay, 1868–1951) ―Allah büyüktür, imanımız tamdır. Zatınızı tanımaktan memnun olduk, neler yapacaksak birlikte karar verelim. Size güveniyoruz, nasıl derseniz beraberce öyle yapalım‖ diyerek ulusal kurtuluĢ savaĢında Mustafa Kemal PaĢa‘nın yanında yer aldıklarını açıkça ifade etmiĢtir. Tokat Müftüsü Hacı Ömer Efendi‘nin milli mücadelenin amaçları doğrultusunda halkı aydınlatıcı vaaz ve konuĢmalar yaparak, Ankara Fetvası‘nı (Nisan 1920) tasdik etmesi de Tokat‘ta milli birliğin sağlanmasına ve ulusal savaĢın kazanılmasına önemli katkılar sağlamıĢtır. Mustafa Kemal PaĢa Tokat‘ta askere alınacakların tespiti ve gerekli listelerin hazırlanması için Vasfi Bey‘i görevlendirmiĢtir. Vasfi Bey, Mütevellioğlu‘nu ve Tokat eĢrafını toplamıĢ ve birlikte askere alınacakların listesini hazırlamıĢlardır. Artık yürekleri vatan sevgisiyle dolup taĢan Tokat‘ta da milli mücadelenin meĢalesi yakılmıĢtı. Mustafa Kemal PaĢa‘nın Tokat ve çevresindeki çalıĢmaları, bölge halkının O‘na verdiği destek ulusal kurtuluĢ savaĢımızın kazanılmasında çok önemli bir rol oynamıĢtır. KurtuluĢ SavaĢı‘nın hazırlık çalıĢmalarının yoğun bir Ģekilde yürütüldüğü Amasya, Sivas ve Erzurum üçgeninde yer alan ve önemli bir geçiĢ yolu olan Tokat‘taki çalıĢmalarını tamamlayan Mustafa Kemal PaĢa, 4 Eylülde Sivas‘ta toplanacak olan milli kongrenin hazırlık çalıĢmalarını yerinde takip edebilmek amacıyla Sivas‘a hareket etmiĢtir. Ġstanbul Hükümeti ise daha evvelden Mustafa Kemal PaĢa‘yı ordu müfettiĢliğinden azlettiğini telgraflarla illere yaymıĢ, Elazığ Valisi Ali Galip‘i Mustafa Kemal PaĢa‘yı tutuklamak üzere gizlice Sivas‘a göndermiĢti. Sivas Valisi ReĢit PaĢa ise çaresizlik içinde bulunuyordu. Bu durumdan haberdar edilen Mustafa Kemal PaĢa, Tokat postanesini kontrol altına aldırmıĢ olduğundan Tokat‘tan Sivas‘a hareket saatini, Sivas‘a altı saat sonra çekilen bir telgrafla bildirilmesini sağlamıĢ ve böylece hain bir planı bozarak aleyhinde gerçekleĢebilecek kötü sonuçları da önlemiĢtir. PaĢa‘nın Tokat‘tan Sivas‘a gidiĢleri Nutuk‘ta Ģu Ģekilde anlatılmaktadır: ―26‘da Amasya‘dan yola çıktım. Tokat‘a varır varmaz telgrafhaneyi gözaltına aldırarak benim varıĢımın Sivas‘a ve hiçbir yere bildirilmemesini sağladım. 26/27 gecesini orada geçirdim. 27‘de Sivas‘a doğru yola çıktım. Otomobille Tokat‘tan Sivas aĢağı yukarı altı saattir. Sivas Valisi‘ne, Tokat‘tan Sivas‘a gelmek üzere yola çıktığımı bildiren açık bir tel yazdım. Ġmzada ‗Ordu MüfettiĢliği‘ unvanını kullanmıĢtım. Telde, özel bir düĢünce ile yola çıkıĢ saatimi bildirmiĢtim. Ama bu telin ayrılıĢımdan altı saat sonra çekilmesini ve o zamana değin hiç bir yoldan Sivas‘a bilgi verilmemesini sağlayacak önlemleri aldırdım...‖ Mustafa Kemal PaĢa Sivas‘ta uzun süre kalmayarak Erzurum‘a geçmiĢ ve 23 Temmuz 1919‘da toplanan Erzurum Kongresi‘ne katılmıĢtır. Erzurum Kongresi‘nde Tokat‘tan Hamamcızade Rıfat (Arkun, 1873–1945), ReĢadiye Kazasından emekli askeri kâtip Mehmet Sırrı (Kaymaz, 1872–1940) ve Niksar Kazasından Mehmet ġeref Efendi (Kayıt bulunamadı) yer almıĢlardır. Erzurum Kongresi‘ne katılan Tokat temsilcileri Sivas Kongresi‘ne katılmamıĢ ve 4 Eylül 1919‘da yapılan Sivas Kongresi‘nde Tokat, Bekir Sami Bey tarafından temsil edilmiĢtir. Tokat milli mücadele döneminde düĢman iĢgaline uğramamıĢ olmasına karĢın Anadolu‘nun her köĢesinde yaĢanan acıyı ve ızdırabı yüreğinde hissetmiĢ, maddi ve manevi tüm varlığı ile ulusal kurtuluĢ savaĢındaki yerini alarak üzerine düĢen görevi yapmıĢtır. Coğrafi konumu itibariyle milli mücadelenin temellerinin atıldığı iller arasında geçiĢ yolu üzerinde yer alan Tokat, önemli kararların alındığı ve hazırlıkların yapıldığı yer olmuĢtur. Gerektiğinde müttefik kuvvetlerine protesto telgrafları çeken, gerektiğinde evlatlarını cepheye göndermekte tereddüt etmeyen Tokat halkı Mustafa Kemal PaĢa‘yı da yalnız bırakmamıĢ, KurtuluĢ SavaĢı‘nın zor ve sıkıntılı günlerinde hep yanında yer almıĢtır. O‘na duyulan saygı ve tam bağımsızlık mücadelesine inanç kazanılacak olan zaferin habercisi olmuĢtur. Gazi Mustafa Kemal Atatürk‘te Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra gerçekleĢtirdiği yurt gezilerinde Tokat‘a ve Tokatlılara yakın ilgi göstererek vatan topraklarımızın en sancılı günlerini yaĢadığı dönemde burada gördüğü desteği ve fedakârlıkları unutmadığını açıkça ortaya koymuĢtur. Milli mücadele döneminde Gazi Mustafa Kemal Atatürk‘ü yalnız bırakmayan Tokat halkı Türkiye Cumhuriyeti‘ni de, kalbindeki Atatürk sevgisini de sonsuza dek yaĢatacaktır. KAYNAKÇA: 1.ATATÜRK Mustafa Kemal: ―Nutuk‖, Cilt:1, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1989 2.AKAR Hasan- Müjdat Özbay: ―Milli Mücadele Yıllarında Niksar‖, Niksar 1998 3.CĠNLĠOĞLU Halis: ―Ulusal SavaĢta Tokat‖, 1936 4.KAPLAN Leyla: ―Milli Mücadele Döneminde Tokat‖, Atatürk AraĢtırma Merkezi Dergisi, Sayı:35, Cilt:12, Temmuz 1996 5.KIRZIOĞLU M. Fahrettin: ―Bütünüyle Erzurum Kongresi‖, Cilt:1, Ankara 1993 6.KURAN Ercüment: ―Milli Mücadelede Tokat‖,Türk Tarihinde ve Kültüründe Tokat Sempozyumu, Temmuz 1986 7.ĠLGAZĠ Abdullah: ―Atatürk‘ün Tokat Gezileri‖, Atatürk AraĢtırma Merkezi Dergisi, Sayı:52, Cilt:18, Mart 2002 8.SARIKOYUNCU Ali: ―Milli Mücadelede Din Adamları II‖, Diyanet ĠĢleri Banklığı Yayınları, Ankara 2002 9.TÜRKER Kemal: ―Bandırma Vapurunda Bir Tokatlı‖, Tokat Kültür AraĢtırma Dergisi, Sayı:10, Ocak 1997 HAZAR’DA RENKLERĠN HALAY ÇEKĠġĠ Bedrettin KELEġTĠMUR Ufuk emzirirken, ıĢıklarını güneĢin Dağlar sanki kan kusuyor! Göl kızıla boyanıyor. Yanıyor alevler içinde yüreği ĠĢte, O anda! YaĢamak istedim, Hazar‘da, güneĢin battığı anı! Kızıl kıyamet koparır, Hicran ağıtları yakardım! . Gün üstüne, Renkler, halay tutar! . Göl, vadi, dağ, ufuk ve sema... Ve yağmur tanelerken, GökkuĢağını Bir ince kemer takar, Yar üstüne, Gül üstüne, Gün üstüne! Göl, sema ve mavi, Sonsuzluk alevini yakar, Ġç huzuruna! . Dağlar, Omuzlar metaneti, Çıkarır, hicap merdiveninden! . Gün üstüne! . Gül, duvak ve beyaz, Gönle doğan ıĢık, Avuçlarımıza aldığımız, Rahmet damlaları, Süzülür semadan, Toprak üstüne, Gün üstüne! . Ağaç, çiçek ve yeĢil! . Çimlendirir huzuru, Sökün eder, Hayata gönlüm Bir kilim deseninde, Dokur sükûtu Çiçek olur açılır, Can üstüne, Gün üstüne! . Zaman beĢ dilim, Gölgelere asarım, Hayalimi! . Umutlarım, Kâh büyür, kâh küçülür... Ne ölçüye, Ne nizama gelmez, Elle, avuçla tutulmaz, Durulur, Gönlümün hırçın dalgaları Göl üstüne, Gün üstüne! TOKAT BĠR SEVDA ġEHRĠDĠR A.Turan ERDOĞAN Eğitimci-AraĢtırmacı ġehirlerin de insanlar gibi kimlikleri, kıyafetleri, hüzünleri ve mutlulukları vardır. Sahip oldukları değerleri onurla yaĢar, gururla taĢırlar. Dünü bu güne bağlayan konakları, bağları, bostanları vardır. Nice hayallerin, emeklerin, yorgun, içten ve samimi hatıralarını sinelerinde barındırırlar. Nice hanları, hamamları, köprüleri ve camileri vardır ki her biri ayrı ayrı tarihe kayıt düĢerler. Âlimleri, fazılları, âĢıkları, ozanları, sanatçıları, yazarları ve çizerleri vardır; tapu kayıtları gibi geçmiĢ zamanın arĢivlerini tutarlar. Velhasıl Ģehirler delisiyle velisiyle tarihin arka sayfalarını bazen siyah beyaz, bazen renklice günümüze taĢırlar. Güzel vatanımın her köĢesi gibi Tokat‘ta bir saklı cennete benzer. Her seher vakti altı asırdır Ali PaĢa Camii‘nin minaresinden yayılan davudî ezan sesi, Ulu Cami ve Takyeciler Camilerinden yükselen seslerle birlikte kalenin burçlarında yankılanır. Gıj gıj Baba‘ya, Hac Dağı‘na selam ve dua demetlerini ay yıldızlı bayrakla nazlı nazlı salınarak ulaĢtırmaya çalıĢır. Kızıldağ‘dan, Yıldız Dağı‘ndan esen sert rüzgârların salvoları Topçam Dağı‘nın güçlü direnci ile sakinleĢtirilir. ġair Ahmet Duran AYYILDIZ‘ın Tokat için söylediği; ―Dağın yeĢil, bağın yeĢil, Bu ne bereket YeĢile mi kıyılmıĢ nikâhın, Gözünü sevdiğim memleket,‖ dizelerine, Almus Barajında mayalanan yeĢilin tüm tonlarının süzüle süzüle YeĢilırmak‘a dönüĢtüğünü görmenin hayalini de ekleyebiliriz. YeĢilırmak‘ın bu güzel Ģehri baĢtanbaĢa nazlı nazlı akarak kendi büyülü dünyasına, suyun derûnî âlemine taĢıdığından bahsedersek sanırım Tokat‘ı tanımlamaya katkı sunmuĢ oluruz. Tokat, büyük Hünkâr Hacı BektaĢ-ı Velî‘nin hayırlı ve bereketli duasına mazhar olmuĢ bir özel Ģehirdir. "Âlimler Konağı, Fazıllar Yurdu ve ġairler Yatağıdır..." Evliya Çelebi ise Seyahatname‘sinde Tokat‘ı Ģöyle anlatır; ―Bu havası hoĢ Ģehrin dört tarafında, bahçe ve bostanlar içinde sular akar. Bu bahçelerde bülbüllerin ötüĢü, insan ruhuna sefa verir. Meyveleri lezzetli ve latif olup, her tarafa hediye olarak gönderilir. Her bağında birer köĢk, havuz, fıskiye ve çeĢitli meyveler bulunur. Halkı zevk ehlidir. Gariplerle dostturlar; kin tutmaz, hile bilmez, deryadil, haluk, selim ve halim insanlardır. Herkese iyi zanda bulunurlar. Ġyi geçinirler, hayırlı yapılar yaptırmaya hevesleri çoktur. Camii, saray, köĢk ve imaretleri o kadar güzel ve metin olur ki, buralara girenler hayran olurlar. ġehir geniĢlik ve çok ucuzluk bir yer olup dünya yüzünde eĢi yok gibidir. Yılın her zamanında halkının nimetleri boldur.‖ Tokat, Avrupa Üniversitelerinde yüzlerce yıl tıp kitabı olarak okutulan Ġbn-i Sina'nın ―Kanun‖ adlı eserini ilk defa Türkçeye kazandıran Hekim Mustafa'nın Ģehridir. Molla Hüsrev, Molla Lütfi, Ġbn-i Kemal gibi saygın âlimlerin, BükreĢ‘te divan kâtibi olarak bulunduğu dönemde âĢık olduğu Romanyalı bir kızın Hıristiyan olması teklifi karĢısında ―Kırk Yıllık Kâni, Olur mu Yani‖ diye cevap veren mizah ustası Ebubekir Kâni'nin diyarıdır. Tokat‘ın her köĢesine adı övgüyle kazınan, dünya tarihine adını yazdırmıĢ Plevne Kahramanı Gazi Osman PaĢa‘nın Ģehridir. Tokat aynı zamanda tarihin gizemini sinesinde barındıran bir medeniyet beĢiğidir. Harika bir iklime sahip, Karadeniz‘i Akdeniz‘e bağlayan bir kilit noktada bulunan, beĢ bin yıllık bir tarihi ile bir rüya kentidir. M.Ö. 3.000 yıllarından baĢlayarak 14 devlet ve 5 beyliğin yaĢayıp egemen olduğu bir tarih eĢiğidir. Tokat sırtını Topçam Dağına dayamanın güvenini damarlarında saf oksijen dolaĢan bir can, bir nefes gibi hisseder. Dağ yeĢili Tokat‘ta bağ yeĢiline ve suya akseder. Sevda olur akar çeĢmelerden yeĢil yeĢil. Zirve olur 1700 rakımlı Güllük(Gülloğu) Tepesinin doruğundan Avlunlar Yaylasından âdeta Canik Dağlarına, Yıldız Dağına kafa tutar. Kelkit olur sular toprağı, kültür kenti Niksar‘da toprak ananın rengine dönüĢür. Bereketin adresi olur Erbaa‘da; sular ovayı ana sütü gibi helalinden. Ġner zirvelerden kuĢlar gibi kanat çırparak Kaz Gölü‘nde mola verir. 250 çeĢit kuĢa yaz kıĢ ailesiyle sazlıklarda yurt olur yuva olur. Ballıca mağarasında çözülmedik gizemin serüvenini yazar. Sulusaray‘da kendini ―Sebastepolis‖ olarak arkeolojik bir kentin görsel Ģölenine dönüĢtürür. Bolluk ve bereket Kazova‘da nimete dönüĢür Türkiye'nin meyve, sebze bahçesi olur. ġehirler isimlerini alırken hikâyelerini de miras bırakırlar. Tokat isminin kayıtlara düĢen serüveni ise Ģöyle anlatılır. DaniĢmendli Devletinin kurucusu büyük komutam Melik Ahmet GümüĢtekin Gazi Tokat kalesini 1074 yılında alarak Bizans ordusuna çok ağır bir tokat vurmuĢtur. Böylece Bizans‘a vurulan bu tokat Ģehrin ismi olarak yerleĢir. Bazı kaynaklara göre ise; Tokat‘ın Togayit Türkleri tarafından kurulduğu ve bu oymak adının zamanla Ģehre isim olduğu anlatılır. Tokat‘ı bir de gönül tellerinde dinlemek lazım. Yani Tokat Ģairlerin Ģiirlerinde, âĢıkların meĢklerinde, seyyahların yazılarında, ozanların dizelerinde hep ilham kaynağı olmuĢtur. Karacaoğlan ―Güzeller durağı Tokat, Engürü‖ derken adeta Tokat‘ın, Tokatlı‘nın iç güzelliğini yansıtır. Maniler dile gelir Tokat‘ı anlatır; ―Tokat bir bağ içinde Gülü bardağ içinde Tokat‘tan yâr sevenin Yüreği yağ içinde‖ Türküler Tokat için söylenir; ―Tohadın her yanı al yeĢil dağlar Lale sümbül dolu bahçeler bağlar Yol verin geçeyim dumanlı dağlar Yandım Tohat yandım senin elinden Bana bir gül vermedin gonca gülünden‖ Tokat, adına ağıtların yakıldığı yaralı bir Ģehirdir. Cepheye giden kınalı kuzuların ağıta dönüĢen çığlıklarına Ģahit olmuĢ bir ġehr-i Yâr dır. Yüreği bedeninden büyük, 15 yaĢında delikanlıların, nice yiğitlerin Çanakkale‘ye bir daha dönmemeye gittikleri savaĢtır. Tokat‘ımızın ''hey on beĢli on beĢli'' ağıtı 1315‘lilerin dramını anlatır. Bu ağıt bilinmeli ki bir oyun havası değildir. Hey on beĢli ağıtını duyan her gönül adamı, her yürek 253 bin Ģehidin hatırasına yönelmeli ve rahmet duaları göndermelidir. Tokat‘ın gözü yaĢlı anaları 1.200.000 kiĢinin resmen askere alındığı, 800.000 kiĢinin kayıp hanesine yazıldığı, resmi kayıtlarda Ģehit levhasına 53.000 yazıldığı savaĢa 15 yaĢındaki kınalı kuzularını göndermiĢtir. Bu savaĢ 250.000 Osmanlı, 200.000 düĢman askerinin olmak üzere toplam 450.000 kiĢinin hayatını kaybettiği, neden baĢladığı hâlâ gün yüzüne çıkmayan, tarih kitaplarında birkaç sayfa efsaneyle anlatılan insanlık tarihinin en utanç duyulması gereken savaĢtır. Metrekare baĢına 6000'den fazla merminin isabet ettiği savaĢ olmuĢtur. Tokat‘ın yüreği sancılı anaları, yiğitlerini cepheye gönderen al yazmalı. Eli kınalı niĢanlı genç kızların gönül teli ―hey on beĢli ― diye sızlamaktadır. ―Hey on beĢli on beĢli Tokat yolları taĢlı On beĢliler gidiyor Kızların gözü yaĢlı‖ Tokat‘ı tanımlamak kolay değil. Kalenin eteğindeki Sulusokak‘ta sekiz asırlık Ģehri belki sekiz saatte gezmeğe çalıĢsanız ancak bir tarihi zaman tünelinden çıkabilirsiniz. Yağıbasan Medresesinden icazeti alıp, bedestende vakarla gezerek, yazmacılarda el emeği göz nuru san‘at eserlerini görürsünüz. TaĢhan‘da bir çay molası vererek hediyelik Tokat el sanatlarının ve bakırcılığının hangi aĢamaya geldiğini müĢahede etme imkânına kavuĢabilirsiniz. Tarihi koklamak ve dingin bir atmosferde yolculuğa çıkmak isterseniz Gök Medrese‘ye, Tokat Müzesine uğramanız yeterlidir. Yoruldu iseniz ―Hıdırlık Köprüsünden‖ geçerek ―KaĢıkçı Bağları‘nda afiyetle Tokat kebabı yiyip semaver çayını da hoĢ bir eda ile Tokat manzarasını seyre dalarak içmeyi unutmayınız. Evet, Tokat kıymeti bilinmesi gereken bir sevda Ģehridir. BĠZ, SADECE 2011’DE BĠR ÂKĠF DEĞĠLĠZ; BĠZ EZELDEN BERĠ ERSOY, ĠLELEBET BĠR MEHMET’ĠZ!.. Semra MERAL HAKK‘ının vaadini Ģafaklara, halkının inancını varaklara yazan Mehmet‘im; Ümmetinin adını hilâle çizen, milletinin adını yıldızlara dizen Âkif‘im; Seni bir yıla, bir yıldıza; Seni bir kitaba, bir kutuba; Seni bir nesle, bir devre nasıl sığdıralım nasıl? Seni içine alamaz yıllar, yıldızlar; Seni anlatmaya yetmez kitaplar, kutuplar; Seni kuĢatamaz nesiller, devirler! Öyle ise, ‗Asım‘ın nesli‘ dediğin ―Çanakkale ġehitleri‖ne atfen söylediğin ―Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb, Seni ancak ebediyetler eder istiâb ‖mısralarını, biz de senin için niçin söylemeyelim ki, biz de sana niçin ithâf etmeyelim ki? Çünkü sen, ―Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor tevhidi, Bedr‘in aslanları ancak bu kadar Ģanlı idi.‖ derken; Yüce dinimiz Ġslâmiyet‘in ruhu ile asîl milletimizin Türklük Ģuurunu kenetleĢtirip bütünleĢtiren; çok sağlam ve bir o kadar estetik bir yol haritası çizen ‗haysiyetli bir mütefekkir‘din! Öyle ise biz, ―Hakkıdır, Hakk‘a tapan milletimin istiklâl‖ diye, nasıl mânidâr bir sentez yapmayalım? ‗Hamiyetli bir müderris‘ olan sen: ―Sahipsiz kalan bir milletin batması haktır, Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır!‖ derken; Bizim: ―Ben ezelden beridir hür yaĢadım, hür yaĢarım, Hangi çılgın bana zincir vuracakmıĢ ĢaĢarım?‖diye haykırmamamız, nasıl mümkün olsun, nasıl? ―Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır; Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır‖ diyen ‗müstesna bir insan‘ olan sen, ‗mükemmel bir Müslüman‘ kimliğine iĢaret ederken; Biz, ―Bu ezanlar ki, Ģahadetleri dinin temeli, Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli‖ bercestesini, nasıl düstur edinmeyelim nasıl? Sen, ―EĢin var, aĢiyanın var, baharın var ki, beklerdin, Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?‖ deyip bülbülün feryâdı figânı ile bağrı yanan ‗seciyeli bir hürriyetperver‘ken Biz, ―Canı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ, Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ‖ diyen nasıl ‗seviyeli bir vatansever‘ olmayalım, nasıl? ―Girmeden tefrika bir millete düĢman giremez, Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.‖ diyerek, bölünmenin, parçalanmanın korkunçluğunu iyi bilen; tek yürek olan milletlerin, bileklerinin asla bükülemeyeceğine dikkat çeken ‗millî bir kahramanımız‘ olan sana: ―Korkma, sönmez bu Ģafaklarda yüzen al sancak, Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak!‖ diyemeyecek bir Türk evlâdı nasıl olabilelim? Bu erdemsizliği yaĢayabilecek, yaĢatabilecek bir Türk evlâdı nasıl tasavvur edebilelim, nasıl? 1921‘lerde; o kalemlerin hiç gülmediği, o kelâmların hep ağladığı; o beyazı hiç olmayan, o kapkara günlerde: ―Doğacaktır sana vaat ettiği günler Hakk‘ın, Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın‖ diyen sen ve senin gibi kahraman nice Mehmetler; yiğit nice Ersoylar; önce Mevlâ‘sına sonra milletine güvenerek ‗Ya Ġstiklâl, Ya Ölüm! parolasını emre dönüĢtürerek yedi düvele birden bayrak açan Gazi Mustafa Kemaller olmasaydı, bugün ‗biz‘ olabilir miydik, bugün seni anabilir miydik? Ve senin gibi ‗bir milli Ģairimiz‘ olan sana ‗dilimizin duası, gönlümüzün niyazı‘ gibi ezberlediğimiz Ġstiklâl MarĢımızca: ―Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl, Hakkıdır, hür yaĢamıĢ bayrağımın hürriyet Hakkıdır, Hakk‘a tapan milletimin istiklâl‖ diye nasıl hitâp edip, nasıl ant içebilirdik? Sen, milletimizin moral değerlerini hep yüksekte tutan ‗güzide bir hâtip‘; sen, milletimizin mânevi değerlerini hiç çiğnetmeyen ‗seçkin bir edip‘sin! Sen, 1920‘lerdeki Müslüman Türk‘ün KurtuluĢ Destanı‘nı yazan bir Bilge Kağan; sen, boy boylayıp, soy soylayan bir Dede Korkut; sen, öğütler veren bir mürĢit, bir ġeyh Edebâli‘sin!.. Sen, kutsal kitabımız Kur‘ân-ı Kerîm‘den feyz alan ve O‘nu anlamaya çalıĢarak ıĢık tutan, ‗dikkatli bir müfessir‘; sen Yüce Peygamberimizin mübarek sözlerini baĢ tacı ederek yol gösteren, ‗ liyâkatli bir muhaddis‘sin!.. Sen bir veterinerken de, sen bir mebusken de çizgisi hiç kırılmayan ‗bir merhamet kaynağı‘, ‗bir fazilet erbâbısın! Sen,‘ bir tevâzu timsali‘, sen ‗bir vefâ âbidesisin!‘ ―Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma, Sessiz yaĢadım kim beni nerden bilecektir?‖ diyen tevazu timsali sana; nasıl, Sen, ‗ġairlerin Hası, ġairlerin Sultanı‘sın demeyelim? Nasıl: ―Biz seni sadece 12 Mart‘larda değil, ġiirlerin Ģahı ‗Ġstiklâl MarĢı‘mızla, her Ģafak doya doya semâda; Biz seni, sadece 18 Mart‘larda değil, ġiirlerin padiĢahı ‗Çanakkale ġehitleri‘mizle her akĢam duya duya deryada; YaĢarız, yaĢıyoruz, yaĢayacağız!‖ demeyelim? Senin gibi ‗bir karakter sembolü‘, ‗mümtaz bir Ģahsiyet‘ için Elbet kalem âciz, kelâm kifâyetsiz… Senin gibi bir vefâ âbidesini hep örnek alarak, Ve nihayet, yine senden ilham alarak diyoruz ki: ―Yine bir Ģey yapabildik diyemeyiz hâtırana…‖ Öyle ise: ―Ey Ersoylu Ersoy, isteme bizden ne yıl, ne yâr; Sana -da- âğûĢunu açmıĢ duruyor PEYGAMBER!‖-ĠNġALLAH(Not: Bu yazı, Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi‘nin 24. sayısında ―Güz 2007‘2‖ YayımlanmıĢtır) TÜRK DÜNYASI DESTANLARININ TESPĠTĠ TÜRKĠYE TÜRKÇESĠNE AKTARILMASI VE YAYIMLANMASI PROJESĠ Neclâ YALÇINER Balkanlardan Sibirya‘ya kadar bütün Türk boylarının dünyaya ait tasavvurları, inançları, örf ve âdetleriyle dil özellikleri sözlü edebiyatın en önemli türü olan destanlarda yaĢatılmaktadır. Bu destanları belirlemek ve bir külliyat hâlinde bir araya getirerek Türkiye Türkçesine kazandırmak amacıyla bir proje geliĢtirilmiĢtir. Günümüz yazarlarına önemli bir sanat tabanı oluĢturacak malzeme sunmak amacını da taĢıyan bu projenin kapsamına Türk Dünyası'nın bütün destan ve halk hikâyeleri girmektedir. Ayrıca Türk destan ve halk hikâyeleri üzerine yapılmıĢ önemli bilimsel çalıĢmalar; çeĢitli Türk boylarına ait destan gelenekleri, bu geleneklerin oluĢtuğu çevre ve destan yaratıcılarını ele alan araĢtırmaların sonuçları da proje kapsamında düĢünülmüĢtür. Bu tasarı, "Türk Dünyası Destanlarının Tespiti Türkiye Türkçesine Aktarılması ve Yayımlanması Projesi" adıyla ilkin T.C. CumhurbaĢkanlığı Makamı‘na arz edilmiĢ; 9. CumhurbaĢkanı Sayın Süleyman Demirel, projeye büyük bir destek vererek Türk Dil Kurumu aracılığıyla yürütülmesini istemiĢlerdir. 1997 yılının ikinci yarısında proje hükûmet tarafından da kabul edilerek Devlet Planlama TeĢkilatının Destek Programı‘na alınmıĢtır. 1997 yılında uygulamaya konulan projenin esaslarını belirlemek amacıyla 20-22 Kasım 1997 tarihlerinde, konunun uzmanlarının katılımıyla Türk Dil Kurumunda bir danıĢma toplantısı düzenlenmiĢtir. Bu toplantıda destanların belirlenmesi, Türkiye Türkçesine aktarılma biçimi (transkripsiyon, biçim özellikleri vb.) ile hangi destan ve hikâyelerin hangi yöntemlerle toplanacağı ve nasıl yayımlanacağı tartıĢılmıĢ; bu tartıĢmaların sonucunda alınan kararlar projede çalıĢacak bütün bilim adamlarının uyacağı ilkeler hâline getirilmiĢtir. Bu ilkeler de açıklamalarıyla birlikte bir ―Kılavuz Kitap‖ hâlinde yayımlanmıĢtır. Türk Dil Kurumu Uzmanı Bu kılavuz kitapta ―Metinlerin Tespiti Sorunu‖, ―Metinlerin Versiyon ve Varyantları Sorunu‖, ―Türkiye Türkçesine Aktarılması Sorunu‖, ―Projede Görev Alacak Bilim Adamlarının Seçilmesi‖ ve ―Hazırlanacak Destan ve Halk Hikâyeleriyle Bunlar Hakkındaki Ġncelemelerin Yayımları Sırasında Uyulacak Ġlkeler‖ gibi temel konular yer almaktadır. Bu hazırlıkların tamamlanmasından sonra baĢta Türk Cumhuriyetleri olmak üzere bütün Türk boylarının her birinin akademi veya üniversitelerinden biri ―merkez‖ seçilerek projede görev alacak bilim adamlarının belirlenmesine baĢlanmıĢtır. Buralardaki çalıĢmaların tek elden ve ana ilkelere uygun bir Ģekilde yürütülmesi amacıyla Türk Cumhuriyetleri‘ne gidilerek belirlenen merkezlere bir ―koordinatör‖ atanması sağlanmıĢtır. Bu koordinatörlerin organizasyonunda toplantılar yapılarak öncelikle yayımlanacak metinlerin orijinal olanlarını ve arĢivlerde bulunanları tercih etmeleri istenmiĢtir. Metinlerin Türkiye Türkçesine aktarılmasında da o lehçe üzerinde çalıĢan Türkiye‘deki bilim adamlarından yararlanılmıĢtır. Prof. Dr. Fikret Türkmen‘in yöneticiliğinde yürütülen projede Türk Dil Kurumu BaĢkanı Prof. Dr. ġükrü Halûk Akalın, Eski Türk Dil Kurumu BaĢkanı Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, Prof. Dr. Recep Toparlı, Prof. Dr. Ġsmail Parlatır, Prof. Dr. Nevzat Gözaydın ve Prof. Dr. Fatih KiriĢçioğlu Yürütme Kurulu Üyesi olarak görev almıĢlardır. Projenin ÇalıĢma ve Ġzleme Grubunda 1997 yılından bu yana Prof. Dr. Mustafa Cemiloğlu, Prof. Dr. Metin Ekici, Prof. Dr. Alimcan Ġnayet, Yrd. Doç. Dr. Selâmi Fedakâr, Yrd. Doç. Dr. Metin Arıkan, Yrd. Doç. Dr. Pınar Dönmez, Em. HAGEM Gn. Md. Nail Tan, TDK Uzmanı Ejder Çelik, TDK Uzmanı Âdem Terzi, Dilek Yücel, Ali Ilgın görev almıĢlardır. Projenin Türk Cumhuriyetleri ve Özerk Bölgeleri Sorumluları ise Ģunlardır: Altay Özerk Bölgesi: Doç. Dr. Ġbrahim Dilek; Azerbaycan Cumhuriyeti: Prof. Dr. Ramazan Gaffarlı; BaĢkurtistan; Prof. Dr. Ahmet Süleymanov; ÇuvaĢistan; Prof. Dr. Nikolay Yegorov; Gagavuz Özerk Bölgesi: Prof. Dr. Nevzat Özkan; Hakas Özerk Bölgesi: Prof. Dr. Victor Butanayev; Karaçay-Malkar-Nogay Bölgesi: Prof. Dr. ġıhaliyev AĢim, ĠmamMazemoviç, Doç. Dr. Ufuk Tavkul; Karakalpakistan Özerk Bölgesi: Prof. Dr. Sarıgül Bahadırova; Kazakistan Cumhuriyeti: Prof. Dr. Seyit Askarulı Kaskabasov, Doç. Dr. Elmira Adilbekova; Kırgızistan Cumhuriyeti: Prof. Dr. Abdıldacan Akmataliyev; Kırım-Tatar Özerk Bölgesi: Doç. Dr. Zühal Yüksel; Özbekistan Cumhuriyeti: Prof. Dr. Tura Mirzayev, Doç. Dr. Cabbar ĠĢankul; Tataristan Özerk Bölgesi: Prof. Dr. Mustafa Öner; Türkmenistan Cumhuriyeti: Prof. Dr. Annagurban AĢırov, Dr. Feyzullah Rahmankulu; Uygur Özerk Bölgesi: Prof. Dr. Alimcan Ġnayet. Son aĢamaya gelen projede bugüne kadar 34 eser yayımlanmıĢtır. Bir bu kadar eser de baskı ve hazırlık aĢamasındadır. KAZAK DESTANLARI Sözlü edebiyat ürünleri ortaya koymakta ve Türk sözlü edebiyatına katkı sağlamakta önemli bir yere sahip olan Kazak Türklerinin folkloruyla ilgili çalıĢmaların baĢlangıcı XIX. yüzyıl ortalarına rastlar. XIX. yüzyılın ortalarından itibaren Kazak folkloru üzerine çalıĢmalar yoğunlaĢmıĢ ve Kazak destanlarını derleyerek yayımlamaya çalıĢan çok sayıda bilim insanı olmuĢtur. Bu bilim insanlarının baĢında ġ.ġ. Velihanov, V. Radloff, G. N. Potanin, Ġ. N. Berezin, A. Divayev, T. Belyayev, Ġ. Melioranski, G. Sablukov, N. N. Ġlminski gelmektedir. Kesin bir tarih verilecek olursa Kazak destanlarının sözlü edebiyat ürünleri içinde ayrı bir yer verilerek değerlendirilmesi 1917 yılına rastlamaktadır. ÇalıĢmaların 1917 yılında baĢlamıĢ olmasına karĢın bu çalıĢmalarda destanların tür özellikleri, çeĢitleri ve diğer destanlarla olan benzerlik ve ayrılıklarına iliĢkin bilgi verilmemiĢtir. A. Baytursunov, S. Seyfulin, M. Avezov, B. Kenjabaev‘in ve daha sonraları K. Jumaliev, E. Marğulan‘ın araĢtırmalarında a) arkaik destanlar, b) kahramanlık jırları ve c) tarihî jırlar biçiminde bir ayırıma gitmiĢlerdir. Destanları sınıflara ayırma iĢi Ģüphesiz Sovyet devrimine kadarki dönemde ġ. Velihanov, G. N. Potanin, V. Radloff‘un düĢüncelerinin, sonradan da A. Divayev, A. Baytursunov‘un araĢtırmalarının sonucunda oluĢmuĢtur. Tarihsel dönemler temelinde yapılan sınıflandırmalarda destan türleri dikkate alınmamıĢtır. A. Murğulov‘un sınıflandırması da yine tarihsel dönemler esas alınarak yapılmıĢ bir sınıflandırmadır. Ancak Murğulov sınıflandırmasında biraz daha ayrıntıya inmiĢtir: 1. En eski devirlerdeki destanlar: Burada Er Töstik, Ak Köbek, Kulamergen, ġolpan- Mergen destan-menkıbeleri yer almaktadır. 2. Oğuz-Kıpçak döneminde ortaya çıkan destanlar: Bu grupta da XI ve XII. yüzyıllarda oluĢmuĢ destanlar; Korkıt, Alpamıs, Kazanbek, Dombavıl, Kozı KörpeĢBayan Sulu vb destanlar yer almaktadır. 3. Tarihî dönemlerdeki destanlar: XIII ve XIV. yüzyılda oluĢmuĢ destanlar; bu dönem kendi içinde ikiye ayrılır. Bunlar Kazak topraklarında CoĢı Devleti‘nin kuruluĢ (Kubılandı, Er Tarğın) ve dağılma dönemini anlatan (Kamber, Kaztuğan vb.) destanlardır. Bu destanlar bazı araĢtırmacılarca Nogay devrinin destanları olarak da adlandırılırlar. 1. Conğar derebeylerinin Kazak topraklarını istilası ile onlara karĢı yapılan mücadelelerini anlatan (Kahanbay, Bögenbay, Olcabay vb.) destanlardır. 2. Feodal zıtlıklara karĢı verilen mücadeleye iliĢkin olarak oluĢan destanlar. Bu sınıflandırmada destanların türüne göre yapılmıĢ bir ayırım olmadığı için aralarındaki farklılıklar da verilmemiĢtir. Daha sonraki yıllarda A. Konuratbayev, destanları türlerine göre değerlendirip destanları kök ve türleri bakımından 10 farklı gruba ayırmıĢtır: 1. Masalsı destanlar: Er Töstik, Kula Mergen, Talasbay mergen, Dotan, MunlıkZarlık. 2. Türk kağanlığı döneminde oluĢan yıllık destanlar (jılnamalar): Orhon Yazıtları, Köl Tigin hakkındaki destanlar. 3. Oğuz Destanı (Dede Korkut) destanları. 4. Boy destanları: Alpamıs, Kobılandı, Kambar. 5. Nogay destanları: Er Tarğın, Murın Sengirbayev‘in söylediği Kırım‘ın Kırk Batır vs. 6. Tarihî destanlar: Beket, Dosan Batır, 1916 yılı manzumeleri. 7. Lirik destanlar: Kozı KörpeĢ-Bayan Sulu, Kız Jibek, Ayman ġolpan. 8. Doğu destanları: Zaloğlu Rüstem Destanı, hikâyeler, kıssalar. 9. Telif destanlar: Esmambet, Ötegen Bata, SuranĢı Batır, Narkız. 10. Sovyet destanları: Amangeldi, Malik, Tölegen hakkındaki destanlar. Sovyet döneminde yürütülmekte olan destan araĢtırma deneyimlerine bakılacak olursa epik eserleri, kendi içinde bir sınıflandırmanın, bir süredir üzerinde özel olarak çalıĢılan bir konu olduğu görülür. Özellikle Rus bilim insanları V. Y. Propp, N. Ġ. Kravisov, A. M. Astahova, B. N. Putilov ve V. P. Anikin, destanları dönemlerine göre sınıflandırıp türlerine göre sistemleĢtirmek istemiĢlerdir. Ancak yine bu türlü sınıflandırmaların dıĢında kalabilecek destanların olması ihtimali de vardır. Ör. Kozı KörpeĢ-Bayan Sulu Destanı çıkıĢ dönemi bakımından lirik destan türü içinde değerlendirmekle birlikte destanda geçen olayların kahramanlık destanındaki olaylara yakınlığı da söz konusudur. Türk sözlü edebiyatı içinde önemli bir yer tutan Kazak Destanlarının bu proje kapsamında Türkiye Türkçesine kazandırılması, bu konudaki önemli bir eksikliği de gidermiĢtir. TDK yayınları arasında Kazak Destanları adıyla çıkan 7 kitaptan ilk üçünün tanıtımı yapılmıĢtır: Kazak Destanları I Köroğlu’nun Kazak Anlatmaları, (Hzl. Dr. Metin Arıkan), Ankara 2007, 806 s., TDK yayınları: 908. Türk Dünyası Destanlarının Tespiti Türkiye Türkçesine Aktarılması ve Yayımlanması Projesi Yayınları: 22. Bu kitapta, Köroğlu Destanları yer almaktadır. Kahramanlık jırları arasında yer alan ve Kazak sözlü edebiyatının yayıcıları olan akın, jirav ve jırĢılar tarafından benimsenerek halka sevdirilen Kazak Köroğlu destanları üzerinde çok fazla araĢtırma yapılmamıĢtır. Bazı çalıĢmalar XIX yüzyıldan itibaren yayınlanmaya baĢlamıĢtır. Kazak Köroğlu Destanları Türklerin yaĢadığı geniĢ coğrafi alanın hemen her bölgesinde anlatıcı bulan anlatmalardır. Anadolu sahasında anlatılan Köroğlu Destanı ile Kazak sahasında anlatılan Köroğlu Destanı anlatmaları içerik ve temel yapı karĢılaĢtırıldığında benzerliklerinin çok olduğu görülmektedir. Bununla birlikte sosyal çevre, anlatıcı ve dinleyiciden kaynaklanan farklılıklar da bulunmaktadır. Kazak Köroğlu anlatmalarında kahramanın mücadelesi daha çok dıĢarıya yönelikken Anadolu anlatmalarında kahramanın mücadelesi daha çok içeriye, içteki yönetime karĢıdır. Bilim insanları Köroğlu Destanını Batı ve Doğu varyantları olarak iki temel baĢlıkta değerlendirmiĢlerdir. A. Batı versiyonunda baĢta Anadolu olmak üzere Azerbaycan, Balkan Türkleri, Ermeni ve Gürcü varyantları. B. Doğu versiyonunda Türkmen, Özbek, Karakalpak, Tatar, Kazak, Kırgız, Uygur ve Tacik varyantı yer almaktadır. Kazak Köroğlu destanları Doğu versiyonu içinde yer almaktadır. Kazak Köroğlu anlatmalarında genellikle nazım Ģeklinin kullanılıĢı, eski Türk inanç ve mitolojik unsurların daha çok yer alması, Anadolu anlatmalarına göre daha eski dönemlerde oluĢtuğunu göstermektedir. Son yıllarda F. Türkmen, D. Yıldırım, M. Ekici, M. Aslan, M. Aça ve M. Arıkan‘ın çalıĢmaları sonucu destanın ilk Ģeklinin yüzyıllarca önce Türk dünyasında oluĢmaya baĢladığını ortaya koymuĢtur. Kazak Köroğlu anlatmalarını içeren 1. kitapta Dr. Metin Arıkan imzası vardır ve destan 29 anlatmadan oluĢmaktadır. Anlatmaların derleme ve yayına hazırlama çalıĢmaları 1975 yılında Muhtar Avezov Edebiyat ve Sanat Enstitüsünün yayımladığı ―Kazak Koljazbalarının Gılmıy Sıypattaması; Kazak El Yazmalarının Ġlmî Ġncelemeleri‖adlı eserin kahramanlık jırlarını içeren 1. cildi esas alınarak hazırlanmıĢtır. Bu anlatmaların çok sayıda varyantı bulunmaktadır: 1. Köroğlu Sultan Hikâyesi: Hasan Mirbabaoğlu, Kazan Üniversitesi matbaasında kendine göre yazıp düzenler ve 1885 yılında basılmasını sağlar. Bu nüsha 1890, 1895, 1902, 1909, 1911, 1916 yıllarında Kazan‘da yeniden basılır. El yazması 58 sayfadır ve her sayfada 24 mısra vardır. Arap harfleriyle ve nazım biçiminde yazılmıĢtır. Eser 1940 yılında Akın Jokan Sızdıkov tarafından Kazak Türkçesinden günümüz Kazak Türkçesine aktarılmıĢtır. Nüsha Kazakistan Ġlim Akademisi Merkez Kütüphanesi‘nde bulunmaktadır. 2. Avazhan Kıssası: Hasan Mirbabaoğlu, bu destanı 1880 yılında derler, yazıp düzenler ve ―Köroğlu Sultan‖ hikâyesi ile birlikte birkaç defa Kazan‘da bastırır. Arap harfiyle yazılmıĢ el yazması nüsha, 58 sayfadır ve her sayfada 42 mısra vardır. Nüsha Kazakistan Ġlim Akademisi Merkez Kütüphanesi‘ndedir. 3. Köroğlu’nun Kıssası: El yazması nüsha 1929‘da Kızılorda Ģehrinde yazılmıĢtır. Aydarhanov tarafından derlenmiĢ fakat baskısı yapılmamıĢtır. El yazma 52 sayfadır ve her sayfada 30 mısra vardır. Arap harflidir ve Kazakistan Ġlim Akademisi Merkez Kütüphanesi‘ndedir. 4. Köroğlu’nun Kıssası: XX. yüzyıl baĢlarında Bağımbay tarafından derlenerek yazıya geçirilmiĢtir. El yazması 35 sayfadır ve her sayfada 44 mısra vardır. Bölümlere ayrılmamıĢtır ve mazmun metin 3 numaralı nüsha ile benzerlikler göstermektedir. Yazma 1935 yılında Kazakistan Ġlim Akademisi Merkez Kütüphanesi‘ne teslim edilmiĢtir. 5. Köroğlu Kıssası: Esenjolov Ergali tarafından 1907-1921 yılları arasında köylerden derlenmiĢ ve yazıya geçirilmiĢtir. Bu nüsha 1973 yılından önce hiçbir yerde yayımlanmamıĢtır. 49 sayfadır ve her sayfasında 22 mısra vardır. 1947 yılında Esenjov Kerim tarafından Kazakistan Ġlim Akademisi Merkez Kütüphanesi‘ne teslim edilmiĢtir. 6. Köroğlu: Molla Mukan adlı akın tarafından söylenen ve yazılan bu nüsha hiç basılmamıĢtır. 88 sayfadır ve her sayfada 22 mısra vardır. 1935 yılında Kazakistan Ġlim Akademisi Merkez Kütüphanesi‘ne teslim edilmiĢtir. 7. Köroğlu Sultanın Mezarda Doğması ve Reyhan PadiĢah ile SavaĢı: Jusip Köpeev tarafından derlenen bu nüsha Arap harflidir. 50 sayfadır ve her sayfada 39 mısra vardır. El yazmanın aslı Tatar yazar Naki Ġsenbet‘in kütüphanesindedir. 1956 yılında mikrofilmi Kazakistan Ġlim Akademisi Merkez Kütüphanesi‘ne verilmiĢtir. 8. Köroğlu: Nabi Balabekoğlu tarafından Arap harfleriyle yazılan nüsha hiç basılmamıĢtır. Mazmunu 3 numaralı nüshadaki gibidir. 1940 yılında Kazakistan Ġlim Akademisi Merkez Kütüphanesi‘ne teslim edilmiĢtir. 9. Köroğlu Kıssası: Iskak Salıybeyoğlu tarafından derlenmiĢtir. 1935 yılında Rahmet Köserbaev tarafından yazıya geçirilmiĢtir. Nüsha 49 sayfadır ve her sayfada 23 mısra vardır. El yazması Kazakistan Ġlim Akademisi Merkez Kütüphanesi‘ndedir. 10 Köroğlu Sultan (Mezarda Dirilmesi): KoĢanov tarafından derlenmiĢtir. Kitap olarak basılmamıĢtır. El yazması iki bölüme ayrılmıĢtır. Mazmundur. Arap harfli ve 40 sayfadır. Her sayfada 40 mısra bulunmaktadır. Kazakistan Ġlim Akademisi Merkez Kütüphanesi‘ndedir. 11. Ayvaz Kıssası: KoĢanov tarafından derlenmiĢtir. 1937 yılında yazılmıĢtır. 1973 yılında M. Gumarova, J. EbiĢev tarafından hazırlanmıĢ ve ―Kazak Halk Edebiyatı-Batırlar Jırı (Köroğlu)‖ nüshaları içinde yayımlanmıĢtır. 1989 yılında tekrar basılır. Nüsha 40 sayfadır ve her sayfada 40 mısra vardır. El yazması Kazakistan Ġlim Akademisi Merkez Kütüphanesi‘ndedir. 12. Köroğlu’nun Mezarda Doğumunun Kıssası: Kulmuhammed Baygulıoğlu tarafından derlenmiĢtir. Bu el yazması 1961 yılına kadar Asılbek TaĢıbaev tarafından saklanıp aynı yıl Muhtar Avezov Enstitüsü El Yazmaları Bölümüne teslim edilmiĢtir. Nazım ve nesir karıĢıktır. 13. Köroğlu Sultan: Jambıl Jabaev tarafından icra edilen bu nüsha, Tursunbaev Bedel tarafından derlenmiĢtir. 1947 yılında Tursınbaev tarafından yazıya geçirilen nüsha Jambıl‘ın söylediği destanın bir bölümüdür. Yazmanın aslı Jambıl Müzesindedir. 1989 yılında yayımlanan ―Kazak Halk Edebiyatı-Batırlar Jırı (Köroğlu)‖ adlı kitapta Köroğlu (Bozayhan) adıyla yer almaktadır. 77 sayfadır ve her sayfada 27 mısra vardır. 14. Köroğlu: Ertay Kulsanev tarafından derlenmiĢtir. Nüshaya ―Köroğlu‖ adı verilmesine karĢın Ayvaz‘ın kahramanlıkları anlatılmaktadır. 40 sayfadır ve her sayfada 20 mısra vardır. 15. Köroğlu: Jurnağazin EmireĢ tarafından derlenmiĢtir. 1941 yılında yazıya geçirilen nüsha Kazakistan Ġlim Akademisi Merkez Kütüphanesi‘nde bulunmaktadır. 35 sayfadır ve her sayfada 36 mısra vardır. Baskısı yapılmamıĢtır. 16-17-18 Köroğlu: Bu destanların anlatıcısı Rahmet Mezhojayev‘dir. 1958 yılında kendisi tarafından Arap harfleriyle yazıya geçirilerek Enstitüye teslim edilmiĢtir. 19. Köroğlu Sultan’ın Avazhan’ı Getirdiği Seferi: Rahmet Mezhojaev ve Baydildaev Mardan tarafından derlenmiĢtir. Nüsha 1885 yılından 1915 yılına kadar Kazan‘da 9 defa yayımlanmıĢtır. El yazma 1959 yılında yazılmıĢtır. 76 sayfadır ve her sayfada 64 mısra vardır. Bazı cümleler akın tarafından değiĢtirilmiĢtir. 20. Köroğlu: Jürgenbaev Ebdilla tarafından terennüm edilen destan Merdan Baydildaev ve Talida Bekhojina tarafından derlenmiĢtir. Nüsha 129 sayfadır ve her sayfada 40 mısra vardır. El yazma Kazakistan Ġlim Akademisi Merkez Kütüphanesi‘nde bulunmaktadır. 21. RavĢanbey Kahramanın Kalmuk Kahramanı Maharam ile SavaĢı: 1941 yılında Ġlim Akademisi Halk Yaratıcılığı Bölümünde çalıĢan derleme ekibince derlenmiĢtir. Hiçbir yerde yayımlanmayan bu nüsha üzerinde çalıĢılmamıĢ ve bölümlere ayrılmamıĢtır. XX. yüzyıl baĢlarında Kızılorda eyaletinde yazılmıĢtır. 75 sayfadır ve her sayfada 40 mısra vardır. Arap harflidir. El yazması Kazakistan Ġlim Akademisi Merkez Kütüphanesi‘ndedir. 22. Kaldarhan Kıssası: Übijar Tüylibikoğlu tarafından derlenmiĢtir. Hiçbir yerde yayımlanmayan destan iki bölümdür. 1914 yılında Kızılorda‘da yazılmıĢtır. Arap harflidir. 32 sayfadır ve her sayfada 70 mısra bulunmaktadır. El yazması Kazakistan Ġlim Akademisi Merkez Kütüphanesi‘ndedir. 23. Köroğlu ile Bezergen: Tetilbayoğlu tarafından derlenmiĢtir. El yazmanın aslı A. ġ. PuĢkin Memleket Kütüphanesi‘ndedir. 1965 yılında kopyalanarak Kazakistan Ġlim Akademisi Merkez Kütüphanesi‘ne getirilir. El yazma Latin harflidir. 21 sayfadır ve her sayfada 26 mısra bulunmaktadır. 24. Ğavazhan ġiiri: Nuğıyman tarafından derlenmiĢtir. Arap harflidir. 25. Köroğlu’nun Çocuğu Ayvazhan: 1950 yılında ġimkent Ģehrinde yazıya geçirilmiĢtir. 80 sayfadır ve her sayfada 24 mısra vardır. 26. Kasımhan Hakkındaki Hikâye: Kalijan OteĢov tarafından terennüm edilen destan, yine kendisi tarafından 1900‘lü yıllarda yazıya geçirilmiĢtir. Kalijan, yazmayı 1903 yılında Kazan matbaasına göndermiĢtir. Kalijan, ―Musaha‖ adlı bir tarihî jırı da aynı matbaaya göndermiĢ fakat her iki jır da basılmamıĢtır. Bu yazmalar, XX. Yüzyıl baĢlarında A. V. Vasiliev‘in eline geçmiĢ ve 1935‘te oğlu tarafından Enstitüye teslim edilmiĢtir. Jırlar, 1973 yılında yayımlanan ―Köroğlu-Batırlar Jırı‖ adlı yayında yer almıĢtır. Nüsha 35 sayfadır ve her sayfada 44 mısra bulunmaktadır. 27. Bozay Batır ile Onun Çocuğu Köroğlu: V. Meçensky tarafından derlenmiĢtir. 1905 yılında Torgay gazetesinin 32, 33 ve 34. sayılarında yayımlanmıĢtır. Destan üç bölüme ayrılmıĢtır. Kazan Türkçesiyle yazılmıĢ metni kayıptır. 18 sayfadır ve her sayfada 30 mısra bulunmaktadır. 28. Köroğlu: Derleyeni belli değildir. Hiçbir yerde yayımlanmamıĢtır. 1946 yılında yazıya geçirilmiĢtir. 16 sayfadır ve her sayfada 32 mısra bulunmaktadır. Kazakistan Ġlim Akademisi Merkez Kütüphanesi‘ndedir. 29. Köroğlu Sultan: K. Devletbayoğlu tarafından derlenmiĢtir. Hiç yayımlanmayan bu nüsha bölümlere ayrılmamıĢtır. 1946‘da yazıya geçirilmiĢtir. 9 sayfadır ve her sayfada 21 mısra bulunmaktadır. Kazakistan Ġlim Akademisi Merkez Kütüphanesi‘ndedir. EFRAD-I ġAHANELERDEN YADĠGÂR SANCAKLAR Ömer KURDDAN Osmanlı devletinin yaklaĢık beĢ yüz yıllık tarihinde önemli rollar oynayan yeniçeri ocağı, kuruluĢundan itibaren BektaĢi Tekkeleri ile çok yakın iliĢki içerisinde olmuĢtur. Osmanlı ile BektaĢilik arasındaki iliĢkiyi Orhan Gazi döneminden itibaren baĢlatan tarihçiler de mevcuttur. Lamartin, ― AĢiretten Devlete‖ adlı eserinde Orhan Gazi ile Hacı BektaĢ Veli arasındaki görüĢmeyi Ģu Ģekilde anlatmaktadır: ―Orhan Bey, etrafında topladığı askerleri, Osmanlıların savaĢ ruhunu aldıları dine adamak istiyordu. Askerlerini yanına alarak, ulu derviĢlerden, Hacı BektaĢın olduğu yere, Suluca‘ya gitti. Ondan askere sancak, ad ve hayır vermesini rica etti. Kurulan yeni teĢkilatın, inançsızları hatalarından koparacağını ve Muhammed‘in tanrısına bir milyon yeni mü‘min kazandıracağını anlayınca Hacı BektaĢ, yerinden doğruldu, elini genç bir askerin baĢına koydu. Orhan bey‘e dönerek: bugün kurulan bu askerin yüzü gün gibi ak ve aydınlık, kolu ağır, kılıcı keskin, oku delici olacaktır. Giderken muzaffer, dönüĢünde galip olacaktır. Haydi, yolunuz açık olsun.‖ dedi. Bir baĢka Batılı tarihçi Friedrich Karl Kıenitz de, ―Büyük sancağın Gölgesinde‖ adlı eserinde Orhan Gazi ile Hacı BektaĢ Veli karĢılaĢmasını ve Hünkâr‘ın yeniçeriye yaptığı duayı doğrulamaktadır. Yeniçeri Ocağında BektaĢilikle ilgili sembol ve motifler birçok yerde kullanılmıĢtır. Bir bektaĢi derviĢi olan yeniçerilerin geleneksel törenlerinde BektaĢiliği, Ġstanbul Karaağaç, BektaĢi Dergâhı PostniĢini olan ―Babaerenler‖ temsil etmektedir. Bu kıĢlada vekil postu hizmetçileri için, onik nefer civelek ayrılmaktadır. Bunlar bütün ortaların erleri arasından seçilmektedirler. Bunların hepsinin adlarının ―Ali‖ olması gerekmektedir. Bu kiĢiler bağlı oldukları ortalarda da ―Post Alisi‖ lakabı ile çağrılmaktadırlar. Hazreti Ali‘ye olan bağlılık, ―Ali‖ isminin diğer isimler arasından tercih edilmesi suretiyle sembolleĢmektedir. BaĢka bir sembol olan ―Ağa Bayrağı‖ adı verilen yeniçeri bayrağı üzerinde Zülfikar resmi olup üst yarı sarı, alt yarısı kırmızıdır. Beyaz ipek üzerinde altın sırma ile fetih ayeti yazılıdır. Yazımızın konusu olan ve Vakıflar Bölge Müdürlüğü Tokat Mevlevihane Müzesinde yer alan iki adet sancak; tahminimizce bu sembolik ―Ağa Bayrağı‖ndan etkilenerek hazırlanmıĢ, askerlerin orduya dâhil olmaları esnasında asker adaylarını yüreklendirme amaçlı ve gurubun nerede orduya dâhil olacağı üzerinde belirtilmiĢ sancaklardır. Abdülhamit Han zamanında yeniçeriler de toplumdaki diğer insanlar gibi Ġttihat ve Terakki mensuplarından etkilenmiĢlerdir. Askerlerin arasında da belirli bir yer tutan ‖Ġttihat ve Terakki‖ fikrinin taraftarları zamanla ordu içerisinde çeĢitli guruplar oluĢturarak fikirlerini açıkça ortaya koymuĢlardır. Türkiye‘den Avrupa‘ya giden gençlerin meydana getirdiği ―Yeni Osmanlılar‖ın, 1890‘dan sonra Türk asılllı olmayan bir kısım Harbiye ve Askeri Tıbbiye talebesi tarafından gizlice ve Sultan Hamid rejimine karĢı kurulduğu söylenir, aralarında tam bir görüĢ birliğine varamayan, devlet aleyhine kararlar alırken bile kendi aralarında tartıĢan cemiyet üyeleri bir süre sonra merkezlerini Paris‘ten Selanik‘e taĢıyıp, Manastır‘a Ģube açmıĢlardı. Daha çok yabancıların destekliği bu hareketin içerisinde Abdullah Cevdet, Prens Sabahattin gibi isimler de vardı. Lakabı ―Prens‖ olan ama Merzifonlu hemĢehrimiz Ġ.H. DaniĢmende göre hem soy olarak hem de fıtraten prensliğe uygun olmayan Sabahattin Bey‘in babası Sultan Aziz‘in katillerinden olduğu için yargılanmıĢtı. Ayrıca Said Halim PaĢa, Ömer Tosun PaĢa, Talat Beyler ile birlikte, elimizde bulunan sancakta ismi geçen Enver Bey ve Niyazi Bey gibi birçok subay da bu fikrî yapının önünde gelen isimleriydi. Ahmet Niyazi Bey, 1873‘te bugün makedonya sınırları içerisinde kalan, Manastır Ģehrinin bir ilçesi Resne‘de doğdupğu için Resne‘li Niyazi diye bilinir. Manastır Askeri RüĢtiyesi‘ni, sonra da Ġstanbulda‘ki harp okulunu bitirmiĢ ve 3üncü Ordu‘da görevlendirilmiĢtir. BektaĢi tarikatındandır. Ġttihat ve Terakki cemiyetinin Manastır Ģubesinin yönetiminde söz sahibidir. 23 Temmuz 1908‘de, Ġttihat ve Terakki Cemiyeti‘nin Miralay Sadık Bey baĢkanlığındaki Ġngiliz yanlısı Manastır Ģubesi top atıĢlarıyla MeĢrutiyet‘i ilan ettiğinde, öncülüğü veye liderliği kaptırma endiĢesinde olan cemiyetin Alman yanlısı selanik Ģubesinde de Enver Bey söz sahiplerindendir. Selanik Ģubesinin de aynı tarihte MeĢrutiyet‘i ilan etmesiyle Osmanlı illerinde artık ―YaĢasın MeĢrutiyet, Hürriyet, Uhuvvet ve Müsavat‖ sloganları yankılanmıĢtır. Niyazi Bey, Ġstanbuldaki iktidar kavgalarının hızlandığı zamanlarda, 17 Nisan 1913‘te Arnavutluk‘un Avlonya limanında Ġstanbul‘a gideceği gemiyi beklerken, limanda bilinmeyen bir sebeple, tanınmayan bir kiĢi tarafından öldürülmüĢtür. Son nefesini verirken ağzından çıkan tek sözcük ―Neden?‖ olmuĢtur. Hatta ölümünün ardından günümüze kadar dillerde belirsizlik durumlarını, garip akıbetleri temsil eden Ģu cümleler kaldı: ―Ne Ģehittir ne gazi, pisipisine gitti Niyazi.‖ Ġttihat ve Terakki Cemiyeti düĢünce yapısını belirleyici rollerden birine sahip olan Niyazi Bey‘in son zamanlarında kendi yazdığı hatıratında, incelediğimiz sancağımızın birinin üzerine de iĢlenen Ġttihat ve Terakki Partisi sloganlarına yansıyan bazı cümleler ve kelimeler Ģöyle dile getirilmiĢ: Bizim amacımız adalet, gücümüğz halktır. (anılar, s.127) Türk, arnavut, Bulgar, Rum, Ulah, Sırp, hepimizin aynı toprağın çocukları olduğumuz için eĢitliğe dayanan bir devlet yaratmamız için çalıĢmamız gerektiğini anlattım. (Anılar s.62) Rumeli‘de süregelen Ģu toplum çekiĢmelerini önleyip, onları sürdürenleri barıĢtırmak, haklarının korumak, kan davalarını söndürmek ve hepsini kardeĢ yapmak gerekmektedir. (Anılar s.93) II. Abdülhamid dönemiyle birlikte, devlet sembolizmi belirginlik kazandı. Arma-i Osmanî, imparatorluğun sembolü olarak madalyalardan binalara her yerde kullanılmaya baĢlandı. 1908 MeĢrutiyet ile birlikte, sadece padiĢahın kullanımına sunulan portreler, semboller ve kelimeler, dönemin propaganda araçları kartpostallarla sınırlı kalmayıp niĢan ve madalyalara da yansıdı. Aynı zamanda, bazen politik amaçlarla keyfiliğe kaçan madalya ve niĢanlar kendi imajını yüceltmek isteyen guruplar tarafından da kullanıldı. PadiĢah‘ın portresine alternatif olarak, ‖hürriyet kahramanları‖ denilen Enver ve Niyazi Bey‘in resimleri, ―Hürriyet‖ , ―Müsavat‖, ―Uhuvvet‖, ―Adalet‖ kelimeleri, sadece Osmanlıca değil, Yunanca, Ermenice, Bulgarca ve Fransızca ―Ġttihadı Anasır‖ fikri çerçevesinde kartpostallardan madalyalara kadar pek çok propaganda aracına yansıtıldı. 27 Nisan 1909‘da, Sultan 5inci ReĢad‘ın tahta geçtiği günlerden sonra yine propagandalar yapıldı, kartpostallar yapılıp satıldı. Bütün bu ön bilgilerden sonra elimizde bulunan sancağımızı ya da baĢka bir deyiĢle propaganda materyalimizi inceleyelim. Önce bir kumaĢ parçasının sancak olabilmesi için üzerinde Kelime-i Tevhid‘in iĢlenmesi gerektiğini hatırlatalım. Üzerindeki bir yerde Kelime-i Tevhid geçtiği için ve müze kayıtlarında sancak ismi ile arĢivlendiği için biz de bundan sonraki cümlelerimizde ―sancak‖ kelimesini kullanacağız. BĠRĠNCĠ SANCAK Ebadı 240 x 178 cm olan ilk sancak çok parlak olmayan üst yarısı kırmızı, alt yarısı (sarı rengin solmasından da kaynaklanabilen) beyaz renkli kumaĢlar birleĢtirerek dikdötgen plan oluĢturulmuĢ ve kenarlarına sarı yaldızlı püskül yapılmıĢ. ġekiller ve yazılar, harf ve süs Ģeklinde kumaĢ parçaları kesilerek ana blok üzerinde dikilmiĢ. Sancağın ön yüzündeki kısımlara numara vererek bunları ayrı ayrı inceleyelim. ÖN YÜZDEKĠ YAZILAR VE ĠġLEMELER 1. BÖLÜM: Sancağın direk bağlantı tarafının dıĢındaki üç kenarında dolaĢan, etrafında süslemeler olan dairelerin içlerinde yazılmıĢ isimlerle Sünni ve BektaĢi birlikteliği vurgulanmıĢ. Zaten o dönemlerde BektaĢi ve Sünni isimleriyle toplum içinde ayrı kimlikler yoktu. a. Allah Celle Celaleh Allah Celle Celalehû b. Muhammed Sallalahu Aleyhi Vesellem c. Hazreti Ebu Bekir El Sıddık d. Hazreti Ömer ül Faruk e. Hazreti Osman ül Zinnureyn f. Hazreti Ġmam Aliyel Murteza g. Hazreti Ġmam Hasan h. Hazreti Ġmam Hüseyin i. Hazreti Ġmam Zeyn-el Abidin j. Hazreti Ġmam Cafer-ül Sadık k. Hazreti Ġmam Ali-ül Rıza l. Hazreti Ġmam Ali-ül Taki m. Hazreti Ġmam Muhammed Mehdi n. Hazreti Ġmam Hasan-ül Asker o. Hazreti Fatıma-tüz Zehra p. Hazreti Ġmam Muhammed Bakır q. Hazreti Ġmam Musa Kazım r. Hazreti Ġmam Muhammed Taki 2. BÖLÜM: sancağın ortasına sol tarafa bakan büyükçe ay yıldız iĢlenmiĢ 3. BÖLÜM: kutu içinde ―Bismillahirrahmanirrahim Ġnna fetehna leke fethan mübina (Fetih:1)‖ yazılmıĢ. Manası: ―(Rasulüm!) Biz sana apaçık bir fetih (ve zafer yolu)açtık.‖ Bu ayet-i kerimedeki zafer Buhari‘ye göre Ġslam‘ın önünü açan Hudeybiye anlaĢmasıdır. Ancak burada sancak değil de propaganda malzemesi olarak bakıldığında, gerçek manaları kasteden parantez içindeki kelimeleri dıĢarı bıraktığınızda sanki Sultan Abdulhamid‘e karĢı olan ittihatçıları destekleyen bir kelime gurubu gibi algılanabilir ve bu maksatla da bu ayet-i kerime tercih edilmiĢ olabilir. 4. BÖLÜM: kutu içinde ―fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbekum‖ (Ali Ġmran: 191) yazılmıĢ. Manası ― o aklıselim sahibi kimseler ayaktayken, otururken, yan taraflarına yaslanarak yatarken Allah‘ı anarlar.‖ Burada ayet-i kerimenin aslıyla uyuĢmayan bir kaç değiĢik harf var. GeçmiĢte BektaĢiler tarafından hazırlatılan bazı yazılarda buna benzer hatalar görülmüĢtür. Burada sancağın bektaĢiler tarafından hazırlatıldığı ihtimali kuvvetleniyor. 5. BÖLÜM: Kutu içinde ―Kale Rasulullah‖ yazılmıĢ. Manası : ―Rasulullah buyuruyor ki‖ Buradan aĢağıdaki kutuya bir hadis-i Ģerif yazıldığı anlaĢılıyor. 6. BÖLÜM: Kutu içinde ― la ilahe illallahü haza ve men dahale haza min azabi‖ Burada bir hadisi Ģerifyazılmaya çalıĢılmıĢ ama asıl metinden oldukça uzak ve düzensiz olarak kelimeler bir araya getirilmiĢ. Çünki asıl metin ―men kale la ilahe illallahü dehalel cennete‖ Manası: ―Kim La ilahe illallah derse ve bu inanç üzere yaĢar ve ölürse cennete girer. 7. BÖLÜM: Kutu içinde ―la ilahe illallah Muhammed Rasulullah Abdulkadir Ba‘zallah‖ yazılmıĢ. Manası: ―Allah‘tan baĢka ilah yoktur, Muhammed (sav) onun rasulüdür, Abdülkadir de onun yolcusudur.‖ Burada son kısımda belirtilenin Abdulkadir Geylani Hazretleri olduğunu söyleyebiliriz. Sancağın arka yüzü 15. bölüme bakarak hususen Merzifon‘a ait olduğunu öğrendiğimiz bu sancakla, Merzifon ve bölgesinde o zamanlarda yaygın olan ve çok sayıda mensubu bulunan Kadiriye tarikatının da ittihatçilara desteklerini almayı ve hedeflenen büyük birlikteliğe de onları da katmayı amaçladıkları söylenebilir. 8. BÖLÜM: sancağın ortasındaki ay yıldızın sağ tarafına ―Arma-i Osmanî‖ Osmanlı devlet arması yerleĢtirilmiĢ. Bu hareketin sahibinin devlet olduğu, devlet adına hareket ettikleri düĢüncesi verilmeye çalıĢılmıĢ. ARKA YÜZDEKĠ YAZILAR VE ĠġLEMELER 1,2,3,4. Bölümler: Ġttihat ve Terakki gruplarının o dönemde kullandıkları slogana ait 3 kelime yazılmıĢ. Bunlar sırasıyla ―Hürriyet, Adalet ve Musavat (EĢitllik)‖. 4. Bölümde ise ordu mensubu olan Ahmed Niyazi ve Enver beylerin kendileri gibi birçok askerin de desteğini aldıklarını belirten ve onları yücelten ifade olarak ―YaĢasın Asker‖ sloganı yazılmıĢ. Ayrıca 14. Bölümde belirtilen Merzifon‘dan orduya yeni dâhil olan gençleri cesaretlendirmek amaçlı olduğu da söylenebilir. 5. Bölüm: Kutu içinde ―PadiĢahım çok yaĢa‖ yazılmıĢ. 6. Bölüm: Kutu içinde ― Vatan – YaĢasın Osmanlı – Sancak‖ yazılmıĢ. 7. Bölüm: Sancağın orta yüksekliğinde ve sol tarafta büyükçe biçimde Sultan ReĢat‘a ait olan tuğra iĢlenmiĢ ve tuğranın üst kısmına da tek kelime Ģeklinde ―ReĢat‖ yazılmıĢ. Burada sancağın üzerindeki tarihe baktığımızda, Sultan ReĢat‘ı destekleyen taraftarlar tarafından Abdulhamit Han‘ın tahttaki son zamanlarında hazırlatılıp, propaganda çalıĢmalarından biri olarak bu sancak Merzifon‘a gönderilmiĢ olabilir. 8. Bölüm: sancağın ön yüzünde olduğu gibi bu yüzünde de ay yıldızı görüyoruz. Ancak desenler, iĢlemeler ve ebat aynı olmasına rağmen farklı renkler kullanılmıĢ. Ayrıca bu yüzdeki ay yıldız diğer yüzdeki ay yıldızın yönünün tersi yönde yerleĢtirildiğinden, sancağın direk bağlantı tarafının önyüze göre sağ taraf, arka yüze göre sol taraf olduğunun tahmin etmek zor değil. 9,10,11 ve 12. Bölüm: bu bölümlerde kutular içine birer mısra yazılarak dörtlük oluĢturulmuĢ Üstten alta doğru sırayla kutularda Ģunlar yazıyor: ―Sensin milletin ümidi ey hürriyet‖ ―Bu gün geldi dünyaya sayki bu millet‖ ―Def eder hep alamını (kederlerini), seninle dilĢad (mutlu) olur‖ ―Her bir can bilir ki senden imdad bulur‖ Sultan II. Abdulhamid dönemi devlet uygulamalarına ―istibdad rejimi‖ (keyfine göre zorla uygulatma) diyenlerin hürriyete kavuĢma istekleri çok yerde dile getiriliyordu. Ne yazık ki Sultan tahttan indikten sonra hürriyet ismini verdikleri kendi düzenleri de istibdad rejiminden farklı olmamıĢtır. 13. Bölüm: Sancağın bize bilgi veren en önemli kısımlarından biri olarak sancağın üzerinde ―sene 1324 (hicri) / 11 Temmuz‖ tarihini görüyoruz. Bilindiği gibi meĢrutiyeti ilanı 23 Temmuz 1908 tarihinde olmuĢtu. 14. Bölüm: ―Amasya kıtası Merzifon Taburunun üç yüz yirmi üç senesi Bahr-ı Sefid Efrad-ı Ģahanesinin Piri Baba Dergâh-ı Ģerifine yadigârıdır.‖ Bu sancağın, Amasya kıtasından (hicri 1323) Miladi 1907 yılında Akdeniz‘de bahriyeli olarak görev yapan Merzifon taburunun Ģahane fertlerinin (askerlerin) Piri Baba Dergâhı Ģerifine yadigârı olduğu bilgisi verilmiĢ. 15. Bölüm: ―Mamulât-ı Kala-i Sultaniye‖: ―Sultan Kalesinin Mamulleri‖. Bu ifade sancağın altında bir bölüm olarak ayrılan kısımda baĢlık niteliğindedir. 16. Ve 17. Bölümler: Ġttihat ve Terakki hareketinin öncüleri olan Niyazi ve Enver Beylerin isimleri övgüyle ve sırasıyla ―YaĢasın Kahraman Niyazi Bey‖ ve ― YaĢasın kahraman Enver Bey‖ ifadeleri iĢlenmiĢ. Bu isimlerin sultan ( 5. ReĢat) ile birlikte hareket ettiğini 16. Bölümdeki ifadeden de anlıyoruz. 31 Mart vakası hakkında kaleme alınan en temel kaynaklardan birinin yazarı olan Merzifonlu hemĢerimiz Ġsmail Hami DanıĢmend‘in belirttiğine göre artık Ġttihat ve Terakki ―Cemiyet-i Mukaddese‖, önderleri ―kahraman-ı hürriyet‖ yahut ―mücahid-i hürriyet‖ olarak isimlendirilecek, eski dönem ise ―devr-i istibdad‖ ya da ― devr-i sabık‖, muhalifler de ― mürteci‖ olarak anılacaklardır. 18. Bölüm: Devletin sembolü olarak Osmanlı arasından önceki dönemlerde bir süre kullanılan kırmızı ve yeĢil zeminli ay yıldızlı iki bayrak, sancak üzerindeki devleti temsil eden bir baĢka sembol olarak yerleĢtirilmiĢ. Sonuç olarak incelediğimiz ilk sancağın yeniçerilerin kullandıkları sancakla benzer tarafları olmakla birlikte, keyfi olarak düzenlenmiĢ kısımları da göze çarpıyor. Ayrıca II. Abdülhamit han dönemi olmasına rağmen Sultan ReĢat‘ın tuğrası olması, Ġttihat ve Terakki partisinin sloganlarının olması ve bu fikrin öncülerinden subay Enver ve Niyazi beylerin isimlerinin yer alması, üzerindeki ayet-i kerime ve hadis-i Ģeriflerin bazı bölümlerin yanlıĢ yazılmaları dikkat çeken bölümlerdir. ĠKĠNCĠ SANCAK Elimizdeki ikinci sancak da ilki gibi aynı amaçla ancak daha sade olarak düzenlenmiĢ. Diğer sancakla yaklaĢık aynı ölçülerde. Bordo renkli kumaĢ zemin olarak kullanılmıĢ. Sancağın dıĢ kenarları püsküllü, içerde kenarları dolaĢan üçgen dalgalı kenar süsü ve içine yerleĢtirilmiĢ çiçek, dal ve yaprak motifleri eĢit aralıklara sıralı Ģekilde iĢlenmiĢ. Yazılar altın rengi simli iplikle beĢ satır olarak yazılmıĢ. Birinci satır: Ortada Sultan II. Abdulhamit‘in tuğrası yer alıyor. Tuğranın sağ tarafında dönemin en önemli sloganlarından ― PadiĢahım çok yaĢa‖, sol tarafında ise ―MaĢallah, Devlet-i Aliyye binler yaĢa‖ yazılmıĢ Ġkinci Satır: Sloganların ve tuğranın altında kalacak Ģekilde: ―Gelibolu civarında Bolayır Topçu Alayı ile istihkâm bölüğüne sene 1315‘de duhul eden Efrad-ı ġahanenin Piri Baba dergâh-ı Ģerifine vakfıdır.‖ yazılmıĢ. Bu ifadeden 1909 yılında askere dâhil olan Ģahane fertlerin (askerlerin) bu sancağı yaptırıp, giderken dergâha hediye ettiklerini anlıyoruz. Bu metnin baĢ tarafı ile yukarıdaki ― padiĢahım çok yaĢa ― yazısı arasında küçük bir bölüm olarak ―Allah Celle Celalühü‖ yazılmıĢ. Üçüncü satır: Düz tek satırlık metin kısmının altında sağ ve soldan ortalı olarak hilal ve altı köĢeli yıldız iĢlenmiĢ. Hilalin sol tarafına ‖inna fetehna leke‖, sağ tarafına ise ― fethan mübina‖ yazılmıĢ. Manası: Biz sana apaçık bir fetih ve zafer yolu açtık. Dördüncü satır: üç bölümden oluĢan bu satırın sağ tarafında ―Muhammed Aleyhisselam‖, ortada ―Rumeli Fatihi Gazi Süleyman PaĢa Hazretleri‖, sol tarafta ise ―MaĢallah‖ yazılmıĢ. Süleyman paĢa Orhan gazinin oğludur. Osmanlıların kuruluĢunda en büyük ve önemli toprak açılımını özellikle Rumeli bölgesinde sağlamıĢ, fetihleri savaĢtan daha çok ikna yoluyla yapmıĢ, hem toprak hem de gönül kazanmıĢtır. Avlanma esnasında attan düĢerek genç yaĢta vefat etmiĢtir. BeĢinci satır: ―Nasrun minallahi ve fethün karib ve beĢĢiril mü‘minin – Ya Muhammed‖ yazılmıĢ. Manası: yardım Allah‘tandır ve fetih yakındır, müminlere müjdele!‖ Sancak müzede kapalı ve mühürlü camekân içinde saklandığından arka tarafı hakkında bilgi sahibi olamadık. Sonuçlar ve değerlendirme: 1. Bu ve benzeri sancaklar asıl olarak askerin toplum içindeki değerini korumak hatta yüceltmek maksadıyla, aynı zamanda burdaki birinci sancakta görüldüğü gibi dönemin siyasi olaylarına destek sağlayacak slogan ve fikirleri yaymak gibi propoganda amaçlı olarak da kullanılmıĢlardır. 2. 10 Temmuz 1908‘de MeĢrutiyetin yeniden ilanına vesile olarak siyasi iktidarı devralan Ġttihat ve Terakki Cemiyeti içerisinde önemli yere sahip BektaĢi‘lerin bir eseri olduğunu tahmin ettiğimiz sancak, döneme ait figürleri ve konularıyla bir bütünlük sergiliyor. 3. MeĢrutiyetle birlikte yeni bir yaĢam tarzı oluĢturma iddiasıyla iktidara gelen ancak bunu yönettiği insanlara kabul ettirecek felsefi derinliği olmadığı için halka rağmen, halk için anlayıĢıyıla iktidara tutunmaya çalıĢan ittihatçıların iktidar ömrü uzun olmasa da günümüz siyasetinde de benzer örnekleri görmek mümkün. 4. Ahmet Yesevi Hazretlerinin Anadolu‘ya gönderdiği irĢad önderlerinden biri olarak bilinen Piri Baba Dergâhı geçmiĢte olduğu gibi o dönemlerde de insan yetiĢtirme görevlerine devam etmesinden dolayı büyük öneme sahip olduğundan ve yine o tarihlerde bölgenin en büyük dergâhlarından biri olduğundan sancaklar bu dergâh-ı Ģerife vakfedilmiĢtir. 5. Sancakların ve PaĢa Camiinin deri kapısının incelemelerinde bize her türlü kolaylığı sağlayan ve bilgileri nakleden Tokat Vakıf Eserler Müzesi Müdürü Sayın Ekrem Anaç Bey‘e teĢekkür ediyoruz. NĠKSAR ÖZLEMĠ Canik Dağları‘nın yokuĢlarında, Yürüdüğüm sokağın kokusu vardı. Evleri el ele vermiĢçesine, Niksar‘ın öyle bir dokusu vardı. Toprağın bereketi dillere destan Renklerin düğünü, cümbüĢü vardı. Açığı, koyusu maviye inat, Niksar‘ın öyle bir yeĢili vardı. Kalenin taĢları konuĢur elbet, Hepsinin ayrı bir öyküsü vardı. Ne savaĢlar gördü bu baĢkent, Niksar‘ın öyle bir tarihi vardı. Kolları incecik uzanmıĢ sanki Çamlara dokunan elleri vardı. Çiğ düĢen yaprağın her damlasında, Niksar‘ın öyle bir yaylası vardı. Baharı bir baĢka kıĢı bir baĢka, Mevsimlerinde bile bir türkü vardı. Aldığım nefesim rüzgârlarında, Niksar‘ın öyle bir havası vardı. Kaynağından çıkan suyu içmiĢim, Her derde deva Ģifası vardı. Değeri, kültürü, Ģanı tadında, Niksar‘ın öyle bir Ayvaz‘ı vardı. Gendime çorbası kokardı her ev, Mahlebi, cevizi, yemiĢi vardı. AĢım, suyum, ekmeğim Anadolu, Niksar‘ın öyle bir lezzeti vardı. Dilinde dupduru Ģiveleriyle, Elinde aynalı süpürge vardı. Tezgâhta dokunan kilimleriyle, Niksar‘ın öyle bir kültürü vardı. Ne yiğitler bastı bu topraklara, Hepsinin ayrı bir kudreti vardı. Melikgazi denince dualarla, Allah‘a yakarılan türbesi vardı. Kervan sesleri duyulmasa da, Hanların, hamamların izleri vardı. Yağıbasan, Ulucami, Kırkkızlar Niksar‘ın öyle bir eseri vardı. Kelkit Vadisi‘nden baktım karĢıya, Dağların eteğinde iĢleme vardı. Gözlerimi kapatınca sıladan, Niksar‘ın öyle bir anısı vardı… TOKAT YOLLARI OYUN MU, AĞIT MI? Arzu AYKUT Mithat YILMAZ Tokat Kent Konseyi‘nin düzenlediği 4. Kültür Sanat ġöleni için yollardayız; Tokat yollarında. Siz, o güzel türkünün, ―Tokat yolları taĢlı‖ demesine bakmayın. Ama istediğiniz kadar neden, ―kızların gözü yaĢlı‖; onu düĢünün. 26–28 Mayıs günleri zarfında tertip edilen program için Elazığ‘dan biri otobüs, biri minibüs iki arabayla kırka yakın insan gidiyoruz Tokat‘a. Bu programın bir adı da ―Tokat-Elazığ BuluĢması‖ zaten. Elazığ Belediyesi Halk Oyunları ve Halk Müziği Topluluğu dıĢında bir hayli Ģair, yazar, basın mensubu. BaĢta Ġl Kültür ve Turizm Müdürü Tahsin Öztürk ve eski Elazığ Müzesi Müdiremiz Ülker Ardıçoğlu olmak üzere M. ġener Bulut, Gazi Özcan, Ahmet Tevfik Ozan, M. ġükrü BaĢ, Hadi Önal, Mahir Gürbüz, Bedrettin KeleĢtimur, Günerkan AydoğmuĢ, Zekeriyya Bican, Fethi Açıkgöz, Yurdal Demirel ve bu fakir. Tokat‘a bu ikinci gidiĢimiz; dostlarımız Remzi Zengin, Hasan Akar, Emin Ulu, Mahmut Hasgül, Burhan Kurddan, Tokat Kent Konseyi BaĢkanı Av. Mustafa Yavuz, AraĢtırmacı Yazar, Emekli Eğitimci Muhsin Demirci BaĢkanlığında Tokat Yazarlar ve ġairler Derneği (TOġYAD)‘ni kurmuĢlar. Bir de dergi çıkarıyorlar Kümbet isminde. Ankara‘dan da üç kiĢilik bir grup iĢtirak edecek 4. Kültür Sanat ġöleni‘ne; ĠLESAM BaĢkanı Mehmet Nuri Parmaksız, Ġsmet Bora Binatlı ve Ġlter YeĢilay. Bu yüzden olmalı ki Tokat caddelerindeki ilan tahtalarında ―Ankara ve Harput‘tan Tokat‘a ġiir ve Müzik Rüzgârı‖ yazan afiĢlere rastlıyoruz. Fakat bence, asıl rüzgârı Elazığ Belediyesi‘nin folklor ve halk türküleri ekibi estiriyor Tokat‘ta. Belediyemizi ve onun bu seçkin ekiplerini kutlamak gerekiyor; gönüller fethettiler, göğsümüzü kabarttılar. Keza Tokatlı dostlarımız da bizlere o kadar sıcak alaka gösterdiler ki anlatması mümkün değil. Gerek il merkezinde ziyaret ettiğimiz Tokat Valisi ġerif Yılmaz ve Tokat Belediye BaĢkanı Adnan Çiçek; gerekse Niksar ve Erbaa Kaymakam ve Belediye BaĢkanları bütün hâl ve davranıĢlarıyla Ģiire, folklora, müziğe ne kadar önem verdiklerini ifade etmiĢ oldular. Tabi bu arada Elazığ‘a ve Elazığlılara da. Üç ayağa oturtulan etkinliğin ilk Ģiir ve müzik programı, Tokat‘a vardığımız günün akĢamı ĠĢeri Petrol Tesisleri‘nde yapılıyor. Ġkincisi, ikinci gün Erbaa Cumhuriyet Meydanı‘nda. Fakat Erbaa‘dan önce Niksar var; Niksar Kaymakamı Uğur Turan‘ı, Belediye BaĢkanı Duran Yadigâr‘ı ziyaretimiz var. Niksar Ulu Camiinde Cuma namazı ve Niksar Kalesi‘ne gezi var. Doğrusu, bu cami ve bu kale görmeye değer. Tokat‘a önceki geliĢimizde, yeni baĢlayan kaledeki yenileme çalıĢması bitmiĢ gibi. Niksar‘da ziyaret ettiğimiz Melik Gazi Türbesi, Erzurumlu Emrah‘la Cahit Külebi‘nin mezarlarını da kaydetmeliyiz. Ulu Cami ve Melik Gazi Türbesi hakkında bizi bilgilendiren Tarih Öğretmeni M. Necati GüneĢ oldu. Onun, Elazığ‘da da benzerlerini okuduğumuz ―Diyorlar Bizde‖ baĢlıklı uzunca bir Ģiiri de var. ―Ben Ģair değilim; tek Ģiirim bu‖ diyor rehberimiz. ġu dörtlük, GüneĢ‘in bu Ģiirinden; Merdiven, badaldır, sebze de zavzu, Ġğneye biz derler, dibeğe, sohu. Sitil, kovadır; ceket ise saku, Sedire de mahat diyorlar bizde. Niksar‘dan sonra seyahat programımızda Tokat‘ın bir diğer Ģirin, Ģiirli ilçesi Erbaa vardı. Ġlk ziyaretimizi Kaymakam Erdal Çakır‘a, ikincisini Belediye BaĢkanı Ahmet Yenihan‘a yapıyoruz. Erbaa, gayet verimli topraklar üzerine kurulmuĢ bir ilçe. 1939, 1942,1943 yıllarında yaĢadığı üç depremin ardından 1944‘te ilçenin yeri değiĢtirilerek Ģimdiki Ģehir oluĢturulmuĢ. Bizde nasıl ki Karasu ve Murat suları birleĢerek Fırat‘ı oluĢturuyor ise burada da Kelkit‘le Tozanlı suları YeĢilırmak‘ı meydana getiriyor. Gidip görüyoruz Kale köyündeki o kavuĢtağı ve tam da kavuĢtağın altındaki Boğazkesen Köprüsü yıkıntılarını. 28 Mayıs gününün ilk icraatı, Hasan Akar dostumuzun sunduğu GüneĢ TV‘deki Kültür Sofrası programına katılmak oluyor. Akabinde dünyaca meĢhur Ballıca Mağarası gezisi ve akĢamında Tokat merkezinde Çocuk Esirgeme Kurumu Düğün Salonu‘nda Ģiirmüzik ziyafetinin üçüncü ayağı. ġairlerin sunumlarının ardından Elazığ Belediyesi Halk Oyunları ve Halk Türküleri ekipleri, Tokat göklerinde unutulmaz bir seda bırakacaklar. Otobüsle gelenler o gece Tokat‘tan ayrılıyor. Biz, minibüs yolcuları sabaha kalıyoruz. Ġçinden geçerken, günlerden Pazar olmasına rağmen Sivas‘ı gezelim, diyoruz. Gazi Özcan Bey telefon ederek Sivaslı arkadaĢı Tahsin Beyi çağırıyor. Sağ olsun, o da bize rehberlik ederek sınırlı vaktimizi değerlendiriyor. Çifte Minare ve Gök Medrese‘de onarım var. Son olarak rehberimiz bize Çerkez‘in Kahve‘de bir Türk kahvesi içiriyor ki hatırı ve hatırası için kırk yıl az gelir. Ayrıca, söylemek gerekir, kahve değil burası; masalarına, sandalyelerine kadar adeta küçük bir müze. Sivas‘a yolu düĢenlere, bir kahve içimi dahi olsa bu müze-kahveye de yol düĢürmelerini tavsiye ederiz. ġehirlerin böylesine kültür-sanat olayları vesilesiyle buluĢması ne güzel. Ġnsanlar arası, kültürler arası bir yakınlaĢma, bir seviĢme doğuruyor; millî doku güçleniyor. Futbol yok, siyaset yok, ideoloji yok, hayt-huyt yok. Sadece nezaket, incelik, sanat, sevgi, saygı var. Ġnsanlar gibi Ģehirler de tanındıkça, bilindikçe daha çok seviliyor. Sözün bitiĢine geldiğimizde, baĢına atıf yaparak; bir kez daha o güzel Tokat türküsünün; ―Tokat yolları taĢlı‖ dediğine bakmayın, diyelim. Ama istediğiniz kadar, neden, ―kızların gözü yaĢlı‖; onu düĢünün. DüĢünün ki bu türkü Tokat‘ın Yemen türküsüdür, Çanakkale türküsüdür, Seferberlik türküsüdür. 1315‘li gençlerin; hatta daha daha küçüklerin gidip de bir daha dönmeme ağıdı! Buna rağmen bu türkü Tokat‘ın bir oyun türküsüdür!.. Düğünlerde/seyranlarda bu türkü eĢliğinde kadınlar, kızlar Ģıkır Ģıkır oynamaktadır. Türküdeki ―gözü yaĢlı kızlara‖ nispet edercesine sanki! HemĢerimiz, ses sanatçısı, halk müziği uzmanı Salih Turhan‘la, Tokatlı folklor araĢtırmacısı, halk kültürleri uzmanı Selahattin Adıgüzel‘in hazırladıkları ―Tokat Türküleri ve Oyun Havaları‖ (2008-Ankara) adlı kitapta da bu acı/acıklı türkü, maalesef ―oyun havası‖ diye geçmektedir. Öyle veya böyle; Tokatlı iĢin farkına varmıĢtır. Bu farkındalık üzerinden kendini sorgulamaya da baĢlamıĢtır. Bir kere de biz dile getirdik. Gerisi, ne yapılacaksa; iĢin ilgililerine, yetkililerine kalmıĢ. Ezcümle, Tokat‘tan sevgiler getirdik. Tokat‘a sevgiler gönderiyoruz. AĞLADIK Siverek‘te Zaza‘yım, Bayburt‘ta Akkoyunlu Ġstiklal SavaĢında bozduk biz bu oyunu DüĢman aynı düĢman, değiĢmiĢ ses tonu Süngüyü neĢter yapıp yaramızı dağladık Bayrak burçtan inince hüngür hüngür ağladık. Rumeli boynu bükük, Trakya ise pür ateĢ Kafkaslardan bir nida yetiĢ yanıyor kardeĢ Tarih tekerrür etmiĢ, hamiler olmuĢ kalleĢ Çöllerde serap gibi, ümit olup çağladık Hicaz düĢtü deyince hüngür hüngür ağladık. Yarınlar ümit olmuĢ, ümitsizdi merkezim Siperlerde tek yürek, tek bilekti her kesim Al kanda yatıyordu, sarı saçlı Çerkezim Yırtık urbalarımla yarasını bağladık Son nefesi verince hüngür hüngür ağladık. Tarihin kağnısında ne acılar taĢıdık SarıkamıĢ dağında tipi, boran kıĢ idik Gözlerde damla olup, alevlerde üĢüdük Hüsranı hayal diye hatalara bağladık Yemen türküleriyle hüngür hüngür ağladık Ufuk güneĢi gibi sevinçleri paylaĢtık Acılar karĢısında yağmur gibi ağlaĢtık Dersim‘de Diyap Ağa, Dersim‘de DadaĢtık Meclisi mebus anda böyle birlik sağladık Bir on kasım sabahı hüngür hüngür ağladık Ağlamak Ģanımdandır, Ģan ise Ģerefimden Hiçbir güç saptıramaz mazimi hedefinden Hürriyetim mirastır bana yeddi ceddimden Ceddimi Anadolu sevgisine bağladık BeĢparmak‘ta Girne‘de tarih olduk çağladık. M. Yıldırım KATRANCI ENVER DEMĠRBAĞ GÖÇTÜ… YETĠM KALDI TÜRKÜLER… M.NĠHAT MALKOÇ Türküler, türkülerimiz… Onlar yürek aynamızdır; bu aynadan yansır sarmaĢık misali bütün serencamımız… Türküler, ruhumuzu besleyen bitimsiz bir membadır. GökkuĢağı misalidir; alımızdır, morumuzdur, mavimizdir, yeĢilimizdir türküler… Türkülerle uyanırız yeni doğan güne, onlardır damarlarımızda dolaĢan kan niyetine... Türkülerde buluruz Âdem‘le yaĢıt olan hissiyatın bazen ak, bazen kara rengini… Onlar ki umutlarımızı taĢır kapkaranlık ufuklara. Bazen, güneĢini yitiren hüzün coğrafyamıza dolunay olurlar; bazen de içimize doğan hayat güneĢinin önünü keserler. Bazen rüya, bazen hülya, bazen de gerçeğin ta kendisidirler. Anadolu‘muzun gür sesidir bu toprakların tapusu olan türküler... Bozlaktırlar, hoyrattırlar, baraktırlar, aĢkla yanan yüreklerde uzun havadırlar… Bu ses dağılır Edirne‘den Kars‘a, Sinop‘tan Anamur‘a kadar… Türküler, dik yokuĢlarda tıkanıp kalanların nefesidirler. Sevdalılarda hasretin, cephede savaĢanlarda cesaretin söze dökülen izidirler. Gönüllerimiz türkülerle can bulur, aç yaĢarız da türküsüz yaĢayamayız biz... Hissiyatımızın maddiyatın paletleri altında ezildiği bu çağda, türküler benim gözümde de büyüdükçe büyürler. Türkülere dair dizelere dökülen duygularım uzar gider, hissiyatım buram buram Anadolu kokar: ―Anadolu‘muzun dili, gönülde harman türküler Soframda tuzum ekmeğim, yarama derman türküler Kerem‘i nâra yandıran, yürekte Aslı türküler Onulmaz dertlere salan, elemli, yaslı türküler Gurbetten sılaya nâme, ruhuma akar türküler Ġbrahim‘in ateĢinde sinemi yakar türküler Gözlerimden süzülen yaĢ, sazımda teldir türküler Buram buram hasret kokan, bahçemde güldür türküler‖ ―Türkülerin Efendisi‖ diyebileceğimiz bir gönül erinin ebediyet yolculuğuna çıktığı haberi beni türküler üzerinde düĢünüp derinleĢmeye sevk etti. Hayatını türkülere adayan, onların derlenip notalara dökülmesi, ses olarak kayıt altına alınması için gece gündüz demeden, hiçbir karĢılık beklemeden çalıĢan güzel bir insanın, Enver Demirbağ‘ın feci bir yangın sonucunda ölümü, küçük bir haber değeri bile taĢımadı tasını ecnebilerin çeĢmesinden dolduranlar için… Ruhumuzu besleyen acıyı bilmeyenler, ne bilsin yürek yangınımız olan türküleri… Onlar ne tanısın türküleri hücrelerine bile yaĢatan merhum Enver Demirbağ‘ı… Geçtiğimiz günlerde hayata kötü bir sonla veda eden, Elazığ-Harput yöresi türkülerinin yaĢayan en iyi icracısı olarak kabul edilen Enver Demirbağ, 1935 yılında Palu‘da dünyaya gelmiĢti. Babasının müziğe olan ilgisi, dört çocuklu ailenin bir ferdi olan küçük Enver‘i de bu alana yöneltmiĢti. O; Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses ve Münir Nurettin Selçuk gibi dev sanatçıları dinleye dinleye sanat müziğine ilgi duymuĢtu. KardeĢi Mehmet de yerel anlamda müzikle iç içeydi. Küçük yaĢta evleri yanan ve daha sonra da babaları ölen bu güzel insanlara dayıları Ali Bey kol kanat germiĢti. Yeğenlerinin genelde müziğe, özelde türkülere olan alakalarını gören Ali Bey, onların zamanın musiki ustası Köğenkli Hafız Mustafa Süer‘den ders almalarını sağlamıĢtı. Türkülere gönül veren Enver Demirbağ, TRT Radyosu arĢivi için çok sayıda türkü okuyarak bu sahada çok mühim bir kaynak kiĢi olmuĢtur. Kendini türkülere adayan, türkülerle yatıp türkülerle kalkan, açlığını bile çok kere türkülerle yatıĢtıran Enver Demirbağ, yalnız yaĢayan bir kiĢiydi. O; bir ara evlenmiĢ, evliliği ancak altı yıl devam edebilmiĢti. Evliliğinden çocuğu da yoktu. O‘nu dünyaya bağlayan tek Ģey özel anlamda Harput türküleri, genel anlamda bütün türkülerdi. O, bütün yalnızlıklarını yüreğinde harmanlayarak gönül telini titreten türkülere sıkı sıkı tutunup öylece yaĢıyordu. Hayat böyledir iĢte, bir varsın bir yoksun bu gök kubbe altında… Türkülere sevdalanan, içindeki katıksız saf sevgiyi türkülerin kanatlanması için rüzgâra dönüĢtüren Enver Demirbağ da hoĢ bir seda bırakarak göçtü bu dünyadan. O‘nun göçüĢüyle birlikte Harput türküleri de yetim kaldı. Bundan sonra O‘nun geride bıraktığı plaklar hayat verecek türkülere. Adını yeni nesil pek bilmese de O, Türkiye‘nin en önemli tenorlarından biriydi. 1970‘li yıllarda Türkiye‘nin beĢ büyük tenorundan biri kabul ediliyordu. O‘nu da Kazancı Bedih gibi elim bir yangın sonucu kaybettik. Uzun yıllardan beri felçli bir halde yalnız yaĢayan Enver Demirbağ, elektrik sobasından çıkan yangın sonucu bu dünyadan göçtü. Harput yöresinin musikisini geçmiĢten alıp bugüne taĢıyan ve yöre ağzını en iyi kullanan kiĢi olarak kabul edilen Enver Demirbağ‘ın birçok türküsü TRT repertuarında bulunmaktadır. O, Harput türkülerinin yaĢayan en büyük üstadıydı. Bugüne kadar 70‘e yakın plak dolduran Enver Demirbağ, Elazığ türkülerini tartıĢmasız en iyi okuyan bir sanatçıydı. On yıl evvel geçirmiĢ olduğu kısmî felç nedeniyle çok sevdiği müzik çalıĢmalarına zorunlu olarak nokta koymak zorunda kalmıĢtı. Bu hastalık hâli, yalnızlık ve ilgisizlik O‘nu yiyip bitirmiĢti. Son dönemlerde yalnızlığa mahkûm edilen Enver Demirbağ‘ın güçlü sesi bir zamanlar Elazığ sokaklarında yankılanıyordu. ġüphesiz ki bu Ģehrin yaĢayan değerlerinin baĢında geliyordu O.... Yerelden kurtulup ülke çapında yeterince tanınmasa da, müzik adına yaptığı iĢler çok mühimdi. 75 yaĢında kötü bir sonla aramızdan ayrılan Enver Demirbağ, Harput türkülerinin sembol olmuĢ ismiydi. Harput türküleri konuĢulurken ilk akla gelen isimlerin baĢında O yer alıyordu. O, Harput türkülerinin dününü bugüne bağlayan sağlam bir köprüydü. Merhum Enver Demirbağ‘ın ömrü türküler üzerine kafa yormakla geçti. O, kültürümüzün olmazsa olmazı sayılan türküleri gençlere tanıttı ve sevdirdi. Elazığ yöresi kültürünü enine boyuna irdeleyen, dört ciltlik ―Harput Yollarında‖ kitabının yazarı merhum Ġshak Sunguroğlu, 1961‘de basılan kitabının üçüncü cildinde, gelmiĢ geçmiĢ ses sanatçılarını saydıktan sonra sonuncu sıradaki Enver Demirbağ‘ı Ģöyle tanıtır: ―Elazığ‘da bu yılın ses kahramanı olarak yetiĢen bir gencimiz daha vardır ki, sesi cidden çok gür ve gür olduğu kadar da tesirlidir. Ġsmi Enver olan bu genç, Palulu rahmetli RüĢtü beyin oğlu, muhterem dostumuz Ali beyin de yeğenidir. Sesinin güzel olmasıyla beraber, kabiliyetli ve aynı zamanda müziğe çok meraklıdır. Ümit ve temenni ederim ki, Hafız Osman üstadımızın usullerine nüfuz eder ve lisanını da düzeltirse Harput ve dolaylarının yegâne ses sanatkârı olabilir.‖ Türkiye, yakın zaman önce aramızdan ayrılan Enver Demirbağ‘ı sanki yeni keĢfetti. Zira daha evvel kimse esamisini okumuyordu. Fakat bu saatten sonra O‘nu tanımanın fazla bir önemi kaldı mı? Yine de gençler tarafından tanınmasında ve dinlenmesinde sayısız fayda vardır. Sözlerini Urfalı Nâbî‘nin yazdığı ―Sakın terk-i edepten, kûy-i Mahbûb-i Hudâ‘dır bu;/Nazargâh-ı ilâhîdir makam-ı Mustafâ‘dır bu!..‖ beytiyle baĢlayan ilahiyi bir de merhum Enver Demirbağ‘dan dinlemek gerekir. ġahsen O‘nun bu içten yorumu karĢısında her zaman tüylerim diken diken olur; bu tesirli sözlerin harikulade yorumu adeta maveraya atar beni… Memnuniyet vericidir ki TRT repertuarında Enver Demirbağ‘ın birçok eseri vardır. Öte yandan iki CD olarak hazırlanan ―Kar mı YağmıĢ ġu Harput‘un BaĢına‖ albümü, O‘nun 1961–1990 yıllarında kaydettiği, yöresinin en güzel türkülerinden oluĢan bir arĢiv çalıĢmasıdır. Bu çalıĢma sayesinde Harput türküleri zamanın hoyrat elinden kurtarılmıĢtır. Ölüm Allah‘ın takdiridir ama ölüm Ģekli için aynı Ģeyleri söylemek pek mümkün değildir. Türk müziğinde çok önemli bir yeri olan bu büyük sesin böyle yalnızlığa terk edilmesi Elazığ‘ın ve genel anlamda Türkiye‘nin ayıbıdır. Sözüm ona hiçbir kıymete haiz olmayan vasat Ģarkıcılara para saçanlar, bu pir-i faniyi görmediler mi? O‘nun bu felçli halini görüp de O‘na kol kanat germeyi, O‘nu Ģefkat kanatlarının altına almayı hiç düĢünmediler mi? ġimdi böyle acı ve feci bir ölümün ardından O‘nun büyüklüğünü, Harput türküleri için ne kadar mühim bir isim olduğunu söyleyip duracaklardır. Peki, madem büyüktü, niçin yardıma ihtiyacı olduğu bir dönemde O‘na destek olmadınız? Bu mudur sizin vefadan anladığınız?... Harput türkülerinin unutulmaz sesi Demirbağ, 09 Kasım 2010 tarihinde aramızdan ayrıldı; 10 Kasım‘da Elazığ‘da ĠzzetpaĢa Camii‘nde kılınan cenaze namazından sonra vasiyeti üzerine Harput‘taki ebedî istirahatgahına, Ġmam Efendi Türbesi‘nin önüne defnedildi. ġimdi türkülerimiz Enver Demirbağ‘a yas tutuyor. O‘na Hakk‘tan gani gani rahmet diliyorum. Sen derdin büyük aĢklar yıllarca unutulmaz, SEN GĠTTĠN YA Nermin TERZĠ Yürüdüğün yollarda gelir miyim aklına. Yabancın mıyım yoksa hiç kalmadım saklına… Hani nerde sevdayla aĢkla dolu mevsimler, Ne kadar çabuk soldu sende bizli resimler… Seven gönül hasretle özlemle avutulmaz… Sende buldum sandığım aĢkın gönlümü yaktı, Sen gittin ya o günden bedenim candan bıktı… Kalmadı bir huzurum gün be gün eriyorum. Artık gönül bahçemden sanma gül deriyorum, Bu dert ne gün gösterdi ne yüzümü güldürdü, Bilesin sevdan beni yaĢıyorken öldürdü… BEN SANA BĠR YÜK BUĞDAY VERDĠM, SARI GELĠN’Ġ VERMEDĠM KĠ! Ünal ġöhret DĠRLĠK Yaylalara çıkıldığı zaman malların bol yiyecek bulması ve obanın rahat etmesi için dağların yaylımlı ve suyu bol olan yerleri seçilir. Diğer bir oba da daha uzak bir yere konar. Hem rahat etmek, hem de komĢu obayı rahatsız etmemek için bu yol seçilir. Obaların ileri gelenleri ve de yaĢlı Yörük anaları da zaman zaman birbirlerini ziyaret ederler. Bu hatır gönül ziyareti olduğu gibi akrabalık ziyareti de olur. Obaların yetiĢmiĢ kızlarını görmek ve bazen de kız istemek için yapılan ziyaretler de olur. Kız görmeye gitmek için önceden haber verilmez. Bu yerleĢik düzene geçmiĢ olan köylerimizde de aynıdır. Bundan amaç acaba istenecek kız hamarat mı? Günlük iĢlerde anasına ve ailesine yardımcı oluyor mu? Bulunduğu yeri temiz tutuyor mu? Gelen konuklara davranıĢı nasıl? diye iyice incelerler kızı. Bunun için de haber vermeden giderler çoğu kez. Yine böyle birbirine yakın yerlere konaklamıĢ iki Yörük obasının beyi ve eĢi komĢu Obayı ziyarete gidecek olmuĢ. Önceden haber salınmıĢ. Günü geldiğinde de atlara binip gitmiĢler. Daha önceden tanıĢık olduklarından ve de az buçuk uzaktan da olsa akrabalıkları bulunduğundan yabancılık çekmeden çıkıp varmıĢlar. KomĢu oba beyi ve yaĢlı anası, gelini ve oğlu tarafından çok iyi karĢılanmıĢlar. ġereflerine koç kesilmiĢ, çeĢit çeĢit yiyecekler hazırlanmıĢ. Onlara ellerinden gelen ve ananelere uyan konukseverliklerini göstermiĢler. Bu arada oba beyinin yeni evlenen oğlunun eĢi Sarı Gelin çadırların yan tarafındaki ocağın önünde yufkalar piĢirmiĢ, börekler yapmıĢ. Konuk Oba Beyinin karısı Sarı Gelin‘in yaptığı incecik, kâğıt gibi yufkaları görünce hayran olmuĢ, ıĢığa tutup inceliğini kontrol etmiĢ, yemelere doyamamıĢ. Börekleri görünce hayranlığı bir kat daha artmıĢ. Sözün kısası o günkü ağırlanmadan çok hoĢnut olmuĢlar. Ayrılırken konuk beyin eĢi yaĢlı Yörük anasına: ―Çok hoĢlandık, sağ olasınız. En kısa zamanda sizi de bizim obaya bekleriz. Haber vermeyi unutmayın ha! Yalnız incecik kâğıt gibi yufkalar yazılan buğday unundan birkaç kile isterim. Obaya vardığımda gelinime ben de yufka piĢirteyim, börekler yaptırayım‖ demiĢ. Yörük anası: ―Tamam kızım, yalnız bizim unumuz azaldı. Onun yerine bir yük buğday verelim, kendiniz istediğiniz kadar öğütürsünüz‖ demiĢ, onları uğurlarken, buğdayı hazırlatıp bir hayvanla arkalarından göndermiĢ. Aradan epey zaman geçmiĢ, Yörük anası oğluna demiĢ ki; ―Oğlum seyil göçü yaklaĢmakta, bundan sonra iĢlerimiz sıkıĢır, bizi ziyarete gelen obanın beyine haber sal da ziyaret edelim. Dillice bir avradı var, konuĢmalarından çok hoĢlandım‖ demiĢ. Gün gelmiĢ, oğlu ve gelini ile atlara binip pek de uzak olmayan komĢu obanın yolunu tutmuĢlar. Çok iyi kabul görmüĢler. Hele beyin karısı dilli kadından yine çok hoĢlanmıĢ bizim Yörük anası. YemiĢler, içmiĢler, sohbet etmiĢler. Yaz aylarında birbirlerini ziyaret etmeyi de planlamıĢlar. KıĢın seyillerimiz uzak ama yazları daha yakın yerlere yurt kuralım diye sözleĢmiĢler. Bu arada ev sahibi oba beyinin eĢi: ―Ana ana‖ demiĢ. Geçende gönderdiğiniz buğday için çok sevindik. En yakın değirmende öğüttürdük. Bizim kızlar da börekler yaptılar, yufkalar yazdılar. Emme ve lakin senin gelinin yaptığı yufkaların inceliği gibi olmadı. Nedir bunun sırrı ?‖ diye sormuĢ: Yörük anası incecikten bir gülümsemiĢ ve ―Dillice gelinim, senden çok hoĢlandım. Her yaz beni ziyaret etmeyi unutma. Ġlk geldiğinde de benim sarı Gelin‘im sana incecik kâğıt gibi yufkalar yapsın, yedirsin. Buğdaya gelince; iĢ buğdayda değil, unda da değil. ĠĢ, incelik benim Sarı Gelin‘dedir. Sen buğday istedin verdim. Sarı gelini vermedim ki!.. Gelecek yaza gelinlerinden birini de getir de benim Sarı Gelin‘im ona incecik yufka yazmayı öğretsin olur mu?‖ demiĢ. ―Olur ana‖ demiĢ‖ komĢu beyin eĢi, sarılıĢmıĢlar ve gelecek yaz buluĢmak üzere, obanın yolunu tutmuĢlar. SENDEN SONRA Hiç bilemiyorum ne oldu bana, Sen benden aklımı aldıktan sonra. Hayranlığım arttı her saat sana, Sen beni kendine saldıktan sonra. Bak dilim herkese seni soruyor, Ġsmini andıkça kalbim duruyor, Gözlerim her yerde seni örüyor, Senden biraz ayrı kaldıktan sonra. Seninle tanıĢtım, bitti feryadım, AĢkından Mecnun‘a bak çıktı çıktı adım, Hayatı yeniden senle anladım, Senin o dünyana daldıktan sonra. Yurdal der ki kıĢım döndü bahara, Elvada diyorum karanlıklara, Artık sönmeyecek gönlümde çıra, Sen benden gönlümü çaldıktan sonra. Yurdal DEMĠREL AHĠLĠK ÜZERĠNE BAZI DEĞERLENDĠRMELER Süleyman ERKAN Ġnsanların var oluĢundan bu güne birçok yeniliklere imza atmak kolay olmamıĢtır. Bir sanatı öğrenmenin usta çırak iliĢkisi mutlaka vardır. Öğrenen ve öğreten. Dünyaya geldiğinde bakılmaya, korunmaya muhtaçtır insanoğlu. Gözlerini açan bir bebek annesini ve babasını kendi kokularıyla tanır. Zaman ilerledikçe duyu organlarıyla sesleri takip eder, gördüklerini izler. Hayatta ilk öğreticileri anne baba ve ailedir. Sonra merak ettiği bir dalda öğrenmek, mesleğin inceliklerini kavramak, el becerilerini ve ufkunu açmak için baĢka sanatçılara ve ustalara ihtiyaç duyulur. Meslekte önce çırak, sonra kalfa, usta diye bölümler vardır. Her döneme ait öğrenme ve yön ve yöntemleri vardır. Teknik ve teknoloji ilerledikçe öğrenme metotları da değiĢmektedir. Pek eskiden öğrenmek, ustalık nasıl olurdu? GeçmiĢe baktığımızda karĢımıza Ahilik çıkar, peki ahilik nedir? Ahi: Arapça kökenli bir kelimedir. ArkadaĢ, dost, cömert, yiğit, erlik anlamlarına gelmektedir. Ahilik, Anadolu da XIII. yy da görülmeye baĢlayan, Selçuklu devleti yıkılmaya yüz tuttuktan sonra sosyal nizamı tesiste ve Osmanlı devletinin kuruluĢunda büyük rolü olan bir teĢkilat. Aslında bu teĢkilat fütüvvet adını taĢıyordu. Onların reislerine kardeĢ manasına ahi deniyordu. Bazıları fütüvvet veya Ahilik bir nevi tarikat veya esnaf teĢkilatı zannetmiĢlerdir. Bunun sebebi tarikatlarda olduğu gibi çok sıkı bir ahilik disiplinine tabi olmaları ve öncelikle esnaf teĢkilatı arasında yayılmalarıdır. XIV. Asrın baĢında büyük Ģehirdeki genç ve bekâr iĢçiler umumiyetle bu ahi zaviyelerine mensup oldukları için, bu vaziyet birçok müdekkikleri ĢaĢırtmıĢ ve bu teĢkilat bazıları tarafından Ģair safi tarikatları gibi bir fütüvvet tarikatı addolunmuĢtur. Hâlbuki fütüvvet tarikatı diye bir tarikat, Ġslam dünyasında asla mevcut olmadığı gibi, Anadolu‘daki ahiler de sadece bir esnaf teĢkilatından ibaret değildir. (Fuat köprülü.) XIV. yy baĢlarında Anadolu‘da dolaĢan meĢhur seyyah Ġbn Battuta, Antalya, Burdur, Gölhisar, Lâdik, Milas, Barcun, Konya, Niğde, Erzurum, Erzincan, Kayseri, Aksaray, Balıkesir, Sivas, Birgi, Tire, Manisa, Bursa, Gerede, Geyve, Yenice, Bolu, Kastamonu, Sinop v.d. Ģehirlerde gördüğü ve Ahiyan-el-Fityan (kardeĢ yiğitler) adının verdiği bu zümrelerin zaviyelerinden bahseder. Köylere kadar olan bu teĢkilatın esası, yardımlaĢma ve topluluk nizamını tesis idi. Osmanlı Devletinin kurucusu Osman‘ın kayın babası ġeyh Edebali, Osman‘ın birçok silah arkadaĢları, hatta Orhan‘ın kardeĢi Alâeddin PaĢa bu teĢkilata mensupturlar. Ġlk askeri kuruluĢ olan yay teĢkilatında ahilerin üniformaları taklit edilmiĢti Murad-1 devrindeki yeniçeri teĢkilatında da ahi serpuĢlarından ilham alınmıĢtı. (Ahiler Anadolu‘da Türkmen kavimlerinin her vilayet, belde ve karyesinde mevcuttur. Yabancıları ağırlama, yedirme, içirmede; eĢkıyaları tenkil ve imhada, zalimlere yardım eden Ģirretleri kat ve ifnada bunların benzeri yoktur.- Ġbn Battuta) Ahiler akĢama kadar kazandıklarını reislerine getirirler. Bununla yiyecek içecek alınır. Misafirler ağırlanır. Beraberce yenilir içilir gecenin bir kısmı ayin ve sema ile geçirilir. Ahilerin hususi giysileri vardır. Bir hırka, beyaz yünden bir külah, bunun üzerine sarılan bir endaze boyunda bir sarık ve mest Ģeklinde ayakkabı giyerlerdi. Kemerlerinde iki endaze boyunda saldırma taĢırlardı. Alım satım iĢlerinde birlik, kalitede belirli seviye, kuvvetli bir ahlak, kazançta muayyen topluluklar içinde iĢtirak esas prensiplerindendi. Ahilik ahlakının dört mühim prensibi vardır: Kuvvetli ve galip durumdayken affetmek Hiddetliyken yumuĢak davranmak DüĢmana iyilik etmek Kendisi muhtaç iken bile baĢkasına vermek Ahiliğe yeni girenler hem ahi müridi, hem de bir mesleğe çırak olurlardı. Kendilerine Ģalvar giydirip kuĢak kuĢatılırdı. KuĢak kuĢatmaya Ģedd denirdi. Kâfir, münafık, gizli ilimle uğraĢan, içki içen, hamam tellaklığı, kasap, cerrah ve avcı olanlar teĢkilata giremezdi. Bazı prensipleri Bâtıniliğe bağlıysa da ahiler Bâtıniler gibi yıkıcı değil yapıcı idiler. Hükümdar olmayan yerlerde ve devirlerde ahi Ģeyhleri onların vazifelerini icra ederlerdi. Bazı kaynaklar fütüvvet ve ahiliğin kaynağını Hz. Peygamber zamanına kadar çıkarırlar. Prof Dr. Fuat Köprülü ahiliğin bazı prensiplerinin Bâtınilere yakın ve bağlı olduğunu ve Farmasonlarınkine benzer gizli mertebeleri bulunduğunu söyler. Bilhassa Sivas, Kayseri, Ankara bölgesinde çok geliĢen, Ankara‘da bağımsız bir ahi birliği kuran teĢkilat, Ġstanbul‘un fethinden sonra kuvvet ve nüfusunu kaybetti. Yerini ve geleneklerini lonca teĢkilatına bıraktı. Ahilik tarihi dokusu çok eskilere dayanmaktadır. Selçuklu Türklerinde dini ve milli birliğin muhafazasında , Osmanlı devletinin kuruluĢunda ve Osmanlı insanının yetiĢmesi ve terbiyesinde büyük hizmetler gören içtimai (sosyal) bir teĢkilattır. XIII. yy da Anadolu‘da yaĢayan Türklerin esnaf ve sanatkârlarının birliğini, çalıĢma esas ve usullerini teĢkil eden sosyo ekonomik bir Türk kurumudur. Anadolu‘ya girmeye baĢlayan Türkler (Selçuklular) Türkistan‘da ticaret ve sanayi merkezlerinde yaygın fütüvvet ilkelerini de beraberinde getirmiĢlerdir. Bu ilkelerin baĢında içinde bulunduğu toplumun iĢini görmek, yardımlarda bulunmak ve kusurlarını affedip husumet ve düĢmanlık beslememek ayıp ve kusurlarını örtmek, kendisini baĢkalarından üstün görmemek, musibete uğrayan düĢmanı dahi olsa sevinmemektir. Horasan ve Maveraünnehir‘deyken Fahrettin-i Razi, Ahmet Yesevi ve ġihabüddin Sühreverdi gibi büyük âlimlerden ders alan Ahi Evran (1171-1262) Anadolu‘ya gelerek Kayseri‘ye yerleĢti. Kayseri‘de debbağlık yaparak elinin emeği ile geçinen Ahi Evran halkı irĢat vazifesine de baĢlamıĢtı. Esnaf teĢekküllerini bir çatı altında teĢkilatlandırdı. Fütüvvetnamelerden faydalanarak teĢkilatın bir nevi yönetmenliğini yazdı. Böylece ‗ahilik teĢkilatı‘ ortaya çıktı. Hocası Enhadüddin Kirmani‘nin kızı olan hanımı Fatma Bacı da kadınları yetiĢtirip ‗baciyan‘ gurubu teĢkil etti. Ahilik teĢkilatı sayesinde Anadolu‘da Rumlar ile Ermenilerin elinde olan sanat ve ticaret hayatına zamanla Türklerde katılıp söz sahibi olmaya baĢladılar. Ġtibarlı bir ahi olan ġeyh Edebali, Osman Gazi ile yakın münasebetler kurup kızını verdi. Orhan Gazi ve Murad-ı Hüdavendigar ahilerden olup vezirleri Alaeddin ve Çandarlı Kara Halil de ahi idiler. Ahilerden bir kısmı âlim kadı olarak ilim sanatında, bir kısmı vali ve komutan olarak idari askeri alanda, bir kısmı da ticaret ve sanat alanında hizmet vermeye baĢladılar. Ahiler arasında sanatın okumakla değil ahinin yetiĢmesi için üstattan öğrenme Ģartı getirilip yamaklık çıraklık kalfalık ustalık yiğitbaĢılık ahi babalık ve kethüdalık safhalarından geçmesi Ģartı vardı. Gündüz iĢinde çalıĢan ahiler akĢamları kendilerine mahsus binalarda sohbetlere katılırlardı. Ahilik teĢkilatında Ģu mertebeler bulunur: 1-TeĢkilata yeni giren yiğitler. 2- Ahi Bölükleri (altı bölük olup ilk üç bölüğe ‗eshabı tarîk‘, diğer üçüne de ‗nakib‘ denirdi.) 3- Halife 4-ġeyh 5-ġeyh-ül MeĢayıh Ahilikte merasimler: 1- Ananevi Ahi Evren‘in merasimleri senelik olup Ahi Evren‘in türbesinin bulunduğu KırĢehir‘de yapılırdı. 2- Yol atası ve yol kardeĢliği merasimi ahiliğe girmek talebinde bulunan gençlerin birliğe kabul edilmesi mahiyetindeki bir merasim olup zamanla çırak kabul etme merasimi halini alır. 3- Yol sahibi olma merasimi çıraklık yükseltilmesi için yapılan merasim müddetini tamamlayanların kalfalığa Ahi yönetmenliğine göre ahinin üç Ģeyi açık olmalıdır 1- Eli açık (cömert olmalı) 2-Kapısı açık (misafirperver olmalı) 3- Sofrası açık (aç geleni tok göndermeli) Üç Ģeyi kapalı olmalı 1-Gözü kapalı (kimseye kötü nazarla bakmamalı) kimsenin ayıbını görmemeli. 2- Dili bağlı olmalı (kimseye kötü söz söylememeli) 3- Beli bağlı olmalı (kimsenin namusuna ve Ģerefine göz dikmemeli) Fütüvvetnamelerde Ģu on sekiz Ģeyi ahiyi, ahilikten çıkarma sebebidir. 1-ġarap içmek 2-Zina yapmak 3-Livata yapmak 4- Dedikodu ve iftira etmek 5Münafıklık etmek 6- Gururlanıp kibirlenmek 7-Sert ve merhametsiz olmak 8-Hased etmek, kıskanmak 9-Kin tutmak, affetmemek 10-Sözünde durmamak 11- Kadınlara Ģehvetle bakmak 12-Yalan söylemek 13-Hiyanet etmek 14-Emanete riayet etmemek 15-Ġnsanların ayıbını örtmeyip açığa vurmak 16- Cimrilik etmek 17-Koğuculuk ve gıybet etmek 18-Hırsızlık etmek Ahilikten çıkma sebepleridir. AHĠLĠĞĠN TEMEL ĠLKELERĠ Ġyi huylu, güzel ahlaklı olmak ĠĢinde ve hayatında kin, çekememezlik ve dedikodudan kaçınmak Ahdinde, sözünde ve sevgisinde vefalı olmak Gözü gönlü ve kalbi tok olmak ġefkatli, merhametli, adaletli, faziletli, iffetli ve dürüst olmak Cömert ve kerem sahibi olmak Küçüklere karĢı sevgili, büyüklere karĢı edepli ve saygılı olmak Alçakgönüllü olmak, büyüklük ve gururdan kaçınmak Ayıp ve kusurlarını örtmek, gizlemek ve affetmek Hataları yüze vurmamak Dost ve arkadaĢlara tatlı sözlü, samimi, güler yüzlü ve güvenilir olmak Gelmeyene gitmek, dost ve akraba ziyareti etmek Yapılan iyilik ve yardımı baĢa kakmamak Herkese iyilik yapmak, iyiliklerini istemek Hakka hukuka uymak, hak ölçülerine riayet etmek Ġnsanların iĢlerini içten gönülden ve güler yüzle yapmak Daima iyi komĢulukta bulunmak, komĢunun eza ve cahilliğine sabretmek Yaratandan dolayı yaratılanı hoĢ görmek Hata ve kusurları daima kendi nefsinde aramak Ġyilerle dost olup kötülerden uzaklaĢmak Fakirlerle dostluktan, oturup kalkmaktan Ģeref duymak Zenginlere zenginliğinden dolayı itibardan kaçınmak Allah için sevmek, Allah için nefret etmek Hak için hakkı söylemek ve hakkı söylemek için korkmamak Emrin altındakileri ve hizmetindekileri korumak ve gözetmek Açıkta ve gizlide Allahın emir ve yasaklarına uymak Kötü söz ve hakaretlerden sakınmak Ġçi dıĢı, özü sözü bir olmak Hakkı korumak, hakka riayetle haksızlığı önlemek Kötülük ve kendini bilmezliğe iyilikte karĢılık vermek Bela ve kötülere sabır ve tahammüllü olmak Müslümanlara lütufkâr ve hoĢ sözlü olmak DüĢmana düĢmanın silahıyla karĢılık vermek Ġnanç ve ibadetlerinde samimi olmak Fani dünyaya ait Ģeylerle öğünmemek, böbürlenmemek Yapılan iyilik ve hayırda hakkın hoĢnutluğundan baĢka bir Ģey gözetmemek Âlimlerle dost olup dostlara danıĢmak Her zaman ve her yerde yalnız Allah‘a güvenmek Örf adet ve törelere uymak Sır tutmak, sırları açığa vurmamak Aza kanaat çoğa Ģükrederek dağıtmak AHĠLĠKTE EDEP ERKAN Ahilik özellikle sosyal hayattaki iliĢkileri düzenleyen görgü kuralları da konulmuĢtur. Ahiler yemek yerken, su içerken ,alıĢ veriĢ yaparken, hamama girerken, saçını tararken, yatakta yatarken v.b. görgü kuralları ile belirlenmiĢtir. Bunlardan yemek yemeğe ait olan birkaçını sıralayalım. Sofrada büyüklerden evvel yemeğe baĢlamamak, yemekten önce ve sonra el yıkamak, kendi önünden yemek yemek Lokmaları küçük almak, ekmeği yemeğin suyuna batırmamak, yemek odasına ayakkabı ile girmemek, baĢkalarının yanında sümkürmemek ve kaĢınmamak. Ağzını Ģapırdatmamak. Hakkından fazlasını yememek, yediğinin helal olduğunu bilerek yemek. Ahilerin bütün hareketleri görgü kuralları ile belirlenmiĢtir. Bu kuralların toplamı 740 tır. Ahiliğin son mertebesine ulaĢan enbiya, evliya ve padiĢahların bu kaidelerden hepsini bilmesi gerekirdi. Ahiliğe yeni baĢlamıĢ birinin ise bunların 124 tanesini bilmesi lazımdı. ‗Ahi vicdanını kendi üzerine gözcü koyan adamdır. Helalinden kazanan, yerine ve yeterince harcayan, ölçü tartı ehli olan, yararlı Ģeyler üreten ve yardım edendir. Kalbi Allah‘a, kapısı yetmiĢ millete açık olan, mürüvvet ve maharet üzere olup cömertliği esas alan, ahlakı ana sermaye edinip akıl yolundan yürüyen, ilim isteyen ve ilmiyle amel edip yararlı çalıĢmayı elden bırakmayan kiĢiler ahidirler. Fütüvvet erkânınca yiğitlik niteliklerine ulaĢmıĢ, ayrıca bir sanat öğrenmiĢ, Allahın varlığına ve birliğine inanmıĢ, Hz. Muhammed‘in elçiliğini kabul ve sünnetlerine uymuĢ, din ehli ile sohbet ve muhabbete yönelmiĢ kiĢiler ahilikte ilerlemiĢ olanlardır.‘ (Refik Soykat: Orta Yol Ahilik. GüneĢ Matbacılık. T.A.ġ Ank. 1971.s489) AHĠ EVREN Önceleri dericilik ile ilgili sanatların, daha sonrada Anadolu‘daki bütün sanatların ‗piri‘ olarak kabul edilen Ahi Evren‘ in menkıbevi bir Ģahsiyeti vardır. Genelde pirler adlarıyla değil sanlarıyla anıldıkları için Ģahsiyet ve hüviyetleri birbiri içinde eriĢmiĢ ve kaynaĢmıĢtır. Asıl adı Mahmud Nureddin, takma adı Nimetullah olan Ahi Evren 1236 yılında Horasan‘da doğdu. Kösedağ savaĢından sonraki Moğol baskısı ile Anadolu‘ya göç eden Oğuz Türkleri arasında Ahi Evrenin ailesi de vardı. Ailesiyle birlikte önce Konya‘ya yerleĢen ahi evren oradan Denizli ve Kayseri‘ye gitmiĢ, daha sonra KırĢehir‘de yerleĢmiĢtir. Fakir bir ailenin çocuğu olan Ahi Evren önce bir demircinin yanında çalıĢmaya baĢlamıĢtı. Daha sonra debbağlık (deri iĢlemeciliği) sanatına girerek bu meslekte müstesna bir kabiliyeti olduğunu göstermiĢ, çalıĢkanlığı ve kabiliyeti sayesinde iki yılda kalfalığa geçmiĢtir. Ahilik konusunda kendisine Ahi Mahmud ders vermiĢtir. Ahi Evren esnafın denetlenmesine büyük önem verirdi. Her fırsatta esnafları gezer yapılan iĢlerin temizliğini, sağlamlığını kontrol ederdi. Ayakkabıcıları gezerken beğenmediği ayakkabıyı dükkânın damına atardı ve herkes bugün falan ustanın pabucu dama atıldı derdi. Bu sözler o ustanın kalitesiz mal ürettiği manasına gelirdi. Ahi Evran veli –hiç ölmeyecekmiĢ gibi dünyaya, yarın ölecekmiĢ gibi ahrete çalıĢ- hadisi Ģerifini kendisine hareket metodu seçmiĢtir. ‗Doksan üç yıl yaĢayan, akla yar, nefese düĢman olan bu faziletli er kiĢi tekkesine kapanmıĢ, dünyadan elini eteğini çekmiĢ münzevi bir sofu ve softa değildi. O hayatını kazanmak için diyar diyar dolaĢmıĢ, her sanat ve zanaata baĢvurmuĢ. Elvan elvan deriler iĢlemiĢtir. Nasıl ki HacıbektaĢ köylerde Türkmenlerin baĢına geçerek çiftçilik yapmıĢsa Ahi Evran da Ģehirlerde otuz iki bir baĢa bağlayarak tarikat çerçevesi içinde insanoğullarına hayatlarına kazanmayı öğretmiĢ Horasan erlerinden adıyla sanıyla Türkoğlu Türk bir velidir. (Turan a.g.e.s.12) Bir gün Ahi Evran‘ın çırak olarak çalıĢtığı dükkâna topluca mal almak isteyen bir müĢteri gelir. Ustası tüccara onun istediği kadar derinin bulunmadığını söyleyince Ahi Evran itiraz eder ve depo olarak kullanılan bodrumda istenilen miktarda derinin mevcut olduğunu söyler. Bodruma inip ya Allah diyerek yukarıya atmaya baĢladığı deri sayısı binleri bulur. Hayretler içinde kalan ustası yeter oğlum diye bağırınca ambardaki derilerde kaybolur. Bu olaya seyirci kalan esnaf Ahi Evran ve ustasını bitiĢikteki dükkânlardan deri çalmakla suçlayarak mahkemeye verirler. Kadı diğerlerini dinledikten sonra sıra Ahi Evran‘a gelir. Ahi Evran derilerin kendilerine ait olduğunu söyler. Kadı Ģahitlerin nerede olduğunu sorunca burada der. Hâlbuki mahkemede kadıdan ve kendinden baĢka kimse yoktur. Kadı hani oğul burada kimse yoktur dediğinde Ahi Evran burada efendim der. BoĢ sandalyeleri gösterir ve onlara dönerek buyurun ya sandalyeler kadıya ifade verin der. BoĢ sandalyeler el sürmeden kendi hallerinde yürüyerek kadının huzuruna gelirler. Bunu gören kadı derilerin Ahi Evran‘ın ustasına ait olduğunu hükmeder. Ahmet GülĢehri Keramet-î Ahi Evran adlı risalesinde onun bir keramet ehli olduğunu Ģöyle anlatır: Dağı tutup yazıya sürür idi Yani yürü dese yürür idi Hızır ile yürür idi her gün bile Ükomaz idi ki kimsene gark ola Ol ki sultan ile sahib sır durur Deniz ile yaza ona bir durur Elde mevcut Ģecerenamelere göre Ahi Evran Abdulmuttalib‘in torunu Hz. Muhammed‘in amcasının oğludur. Asıl adı Mahmud‘dur. Ona sultan Ahi Evran adını Bedir gazasına giderken alemi Ģerifi hamil oluĢundan ve muharebedeki evran gibi her yöne saldırıĢından hoĢnut olan peygamber vermiĢtir. Ashab dahi bunu görünce her birilerine yadigâr verdiler. Resulallah buyurdu ki ya Ali sen ne verirsin? dediğinde Allahın emri Resulallah‘ın kavli üzerine kızım Rukiye‘yi amcam oğlu sultan Ahi Evran hazretlerine verdim dedi. Hazreti Muhammed nikâhlarını kıydı, üç gün 3 gece düğünleri yapıldı. Koyunlar keçiler sığırlar kesildi. 3 gün sonra ahinin matbahına girdiler. Derileri, gönleri Ahi Evran‘a teslim ettiler. Bir gece bir gündüz civan evran türlü türlü renk etti. Tamam ettikte her elvandan bir tura bağlandı. Resulallah‘ın meclisi Ģerifine getirdi. Mübarek eliyle açtı. Cemi ashab tehayyürde kaldılar ve temaĢa kıldılar. Deriler perdahsız olduğu için Ali birini alıp asayı Ģerifiyle perdah eyledi. Memnun olan peygamber Ahi Evran‘ın beline Ģed bağladı ve icazet verdi. 32 esnafın pirinin belini bağlayıp el kaldırıp dua eyledi. 32 esnafın Pirleri bu tarikata ve erkâna âĢık oldular. Ömri Ģerifleri 93 yaĢında dar-ı fenadan dar-ı bekaya teĢrif buyurdular.(Güllülü, a.g.e.s.108) Ahi Evran‘ın hayat ve Ģahsiyetini anlatan Secerename özetinin kronoloji bakımından hakikate uymadığı kesindir. Çünkü XIII. Yy. doğduğunu kesin olarak bildiğimiz Ahi Evran‘ın Bedir savaĢına katıldığını kabul etmek mümkün değildir. Secerenamelerde Ahi Evran‘ın Hz. Ali‘ nin kızı ile evlenmiĢ olarak gösterilmesinin sebebi Ahi birliklerinin kurucusu olarak gösterilen bu zatın Ġslam büyüklerinden birine bağlayarak onun prensiplerine bir ulvilik kazandırmak. Meslek pirleri o sanatı yapmıĢ Peygamberler arasından ve ulu kiĢilerden seçilmiĢtir. Bazı mesleklerin pirleri Ģunlardır; Tüccarların Piri Hz. Muhammed Seyyahların Piri Hz. Ġsa Çobanların Piri Hz. Musa Börekçilerin Piri Varaka Hurdacıların Piri Avn Ġbn Ġmkân Dellakların Piri Tayfur-i Mekki Dökmecilerin Piri Ubeydullah el Bahri Sabuncuların Piri Ahmed Ġbn Abdullah ġerbetçilerin Piri Muhammed Ġbn Abdullah Çiftçilerin Piri Hz. Âdem Hallaçların Piri Hz. ġit Marangozların Piri Hz. Nuh Devecilerin Piri Hz. Salih Sütçü ve Dülgerlerin Piri Hz. Ġbrahim Terzi ve Yazıcıların Piri Hz. Ġdris Saatçilerin Piri Hz. Yusuf Ekmekçilerin Piri Hz. Zülkif Tarihçilerin Piri Hz. Lut Bağcıların Piri Hz. Üzeyir Culhacıların Piri Hz. Ġlyas Zırhçıların Piri Hz. Davud Balıkçıların Piri Hz. Yunus Berberlerin Piri Selman-ı Farisi Mimarların Piri Muhammed Ġbn Ebubekir Kasapların Piri Ebü‘l Muhcin Bakkalların Piri Adiyy Ġbn Abdullah Sakaların Piri Salman-ı Kufi Hamamcıların Piri Mansur Ġbn Kasım-ı Bağdadi Debbağların Piri Ahi Evran Ġğnecilerin Piri Ebü‘l Kasım Mübarek Nalbantların Piri Ebu Süleyman Ġbn Kasım Kuyumcuların Piri Nasr Ġbn Abdullah Aktarların Piri Husam Ġbn Abdullah-ı Kufi Saraçların Piri Bun-Nasr Ġbn HaĢimiyye Bağdadi Çıkrıkçıların Piri Abdullah Habib-i Neccar TaĢcıların Piri Kasım Ġbni Nasrullah Okçuların Piri Ömer Ġbn Abdullah-ı Sebbah Bardakçıların Piri Abdulfahhar Medeni Bahçevanların Piri Ebuzeyd Baba Beten-i Hindi (Gül a.q.e S.193.194-Güllülü, a.q.e S.106 Gürata a.q.e S.67) Yararlanılan kaynaklar; Dr. Yusuf Ekinci Ank. 1989-Ahilik MAHPERĠ HATUN KERVANSARAYI ―Hayır ve Hasenat Ġmandandır‖ Tokattan geçerken sizi Pazar ilçesinde sakin ve vakarla bir yapı bekler. Mutlaka gidip görünüz. DıĢ kapının kemeri altından geçince kervansaray klasik olduğu kadar esrarlı güzelliği ve bilhassa felsefesiyle sizi kendine doğru çeker. GeniĢ bir avlu serin uhrevi bir atmosfer ve etrafında kubbelerle bir sürü küçük odacıklar vardır. Esrarlı bir sadeliğin yanı sıra yaklaĢtıkça bir ihtiĢam havası kaplar. Gittikçe ulu ve baĢ döndürücü bir heybet sizi karĢılar. Ve görülür ki artık deha eski güzelliklere sinmiĢtir. Bütün sert taĢlar adeta mum gibi erimiĢ hissi verir. Kakma ve kabartmalar nakıĢ ve oymalar büyük bir sadelik ustalık ve ahenkle iĢlenmiĢtir. Bir yüce ruh asilliği, bir zarafet… Zenginlik fikrini söndüren sanat sükûnunda ruhunuz dinlenir. ĠhtiĢam ve sadelik hiç bu kadar iç içe geçmemiĢtir. Kervansarayda merhamet taĢta dile gelmiĢtir. Burası insanlığa muhteĢem bir mühürdür On altı yaĢında Müslüman olan kral kızı bir yıl sonra Alaattin Keykubat‘la evlenir. Mahperi Hatun Ġslam dininin en ince ve en yüksek ruhunu iyi anlamıĢ ve çözmüĢtür. ġahsın ve hükümetlerin gelip geçici olduğunu gören insanlığın ve dinin devamlılığını kavrayan hatun Ġslam‘ın Ģartlarından olan zekâtı iyi anlamıĢtı. Kazanılan mal esasta Allah‘ın Malik–ül Mülk sıfatındandı ve ihtiyaç sahiplerinin hizmetinde olmalıydı. Yeryüzündeki merhametin, Ģefkatin hayır ve iyiliğin hoĢgörünün sembolünü en güzel taĢtan yaptırdı. Aynı zamanda Ģahsının tavrının dünya görüĢünün hayat anlayıĢının tarihinin ve devrinin sosyal yapısının da temsilcisiydi. Mahperi Hatunun gözleri açlara yoksullara dullara düĢkünlere öksüzlere çevrili idi Muhtaçları sevindirmek sanatkârları korumak için eĢsiz gayret ve emsalsiz para harcadı. Zekâ sanat terbiye ve görüĢte hükümdara eĢ payede idi. Mahperi Hatun, iman ettiği din olan Ġslamiyet‘in her dinden ziyade sosyal düzen yardım ve Ģefkat fikrine sahip oluĢundan o kadar etkilenir ki birbiri ardınca ince ve güzel yapılar yaptırır. Kervansaray bu asil ve soylu kadının fazilet cömertlik, merhamet, manevi ruh heyecanının kuvvetli bir sembolünden baĢka bir Ģey değildir. Ġlk bakıĢta çok dağınık sahalara yayılmıĢ ve birbirinden ayrı karakter taĢır gibi görünen yapılar hizmetinin hepsi aslında aynı gayrete ulaĢır. Ġnsan Ģahsiyetinin ayrılmaz bir unsuru olan hayatın korunması maddi ve manevi zenginliklerin geliĢtirilmesi ıstırap ve sefaletin dindirilmesi insan hayatının ve sosyal düzeninin her türlü tehlikeden adaletle korunmasıdır. Irk ve din farkı gözetmeksizin her muhtaca faydalı olmak insanı kendi Ģahsiyetinin de kat kat üstüne çıkarır. Bu fazilet ve Ģuur bütün bir memleket sathında bir nispetler hacimler renkler ahenkler kervanı halinde yoluna devam eder Bir yüce medeniyet kandili olan Mahperi Hatun Kervansarayının kapıları ilim sahiplerine fakir ve muhtaçlara din farkı gözetmeksizin Allah için hep açık tutulmuĢtur Bu kapıda acı ve ümitsizliği Ģafak renkli bir sis kaplar. Bir yolcu buraya gelip sığındığında bütün endiĢelerinden emin olur Buranın görünüĢü kalbe huzur verir ruhu geniĢletir. Mahperi Hatun da torunuyla o debdebeli buhranlı ve yoğun hayatından yüzyıllar boyu yağan rahmetle serin ve sakin mabede sığınmıĢtır. Fatma Dinçer YÖRÜĞÜZ, TÜRKMENĠZ, TÜRKÜZ Yörüğüz, Türkmeniz, özümüz Türk‘tür, Demirden dağları yıkan bizleriz. Oğuzhan atamız, Orta Asya‘dan Üç kıtaya selce akan bizleriz. Asya bozkırından çıkmıĢtık yola Malazgirt‘te verdik mecburen mola Fethettik, yurt ettik. Adı ne ola? Anadolu ismi veren bizleriz. Bozoklarımızdır, Gün, Ay, Yıldız Han Kayı‘yı, Bayat‘ı öğrendi cihan Beyler aĢikârdı, alperen nihan Ġslam çerağını yakan bizleriz. Gök, Dağ, Deniz Hanlar; Üçoklar boyu Bayındır, Alayunt, Kınık‘tır soyu Bizi iyi tanır, Tuna‘nın suyu Seyhun‘dan Seyhan‘a bakan bizleriz. Asude yaĢardı, tekmil ahali, Üç kıtaya vardı, Devlet-i Ali DüĢmanın üstüne ĢimĢek misali Aman vermeyip de çakan bizleriz. NiĢabur‘da hakan, baĢımda Tuğrul, Söğüt‘te baĢımda Gazi Ertuğrul, Bu Yörük Türkmen‘e nice kral kul, OlmuĢtu tahtına çıkan bizleriz. Milyonlarca Ģehit var, benim ardımda Ordum milletimde, millet ordumda Nice millet yaĢar, aziz yurdumda Ġlla bu vatanda köken bizleriz. Dokunmayın kavalıma türküme Selam durun Türkmen‘ime, Türk‘üme Ertuğrul Gazi‘den Atatürk‘üme Toprağa bayrağı diken bizleriz. Ġsa KAHRAMAN HEY GĠDĠ GÜNLER Burhan KURDDAN Yıl 1958-1959. Daha dört beĢ yaĢlarındaydım. Bazı Ģeyleri hayal meyal hatırlıyorum. Evimiz o günlerde Ģimdiki SSK hastanesinin (kapatıldı) alt tarafındaki iç kavĢağın kenarındaydı. Önünden Behzat Deresi geçiyordu. Zirai Donatım Kurumu BaĢkanı Aziz Ersoy amcanın evinde kiracıydık. Rahmetli çok iyi avcıydı. Getirdiği av etlerinden zaman zaman bize de pay düĢüyordu. Bahçemiz kocamandı ve bahçemizde suyu soğuk mu soğuk bir kuyumuz vardı. Dedem ve babam bahçeyi iĢliyorlardı. Mis gibi, hormonsuz ve taptaze meyveleri dalından koparıp yiyorduk, fazla da hasta olmuyorduk. Bazen erik veya kiraz koparmaya gelen çocukları dedem kovalıyordu. O zamanlar Tokat‘ın nüfusu fazla kalabalık değildi. ġimdiki Mevlevihane Müzesi‘nin ön köĢesinde iki katlı, ahĢap, yeĢil boyalı pencereleri demirli polis karakol binası vardı. Üst yanında bütün ihtiĢamıyla ahĢap hükümet binası ve içinde adliye vardı. Taban tahtaları gıcırdayan ve mazotlanmıĢ kocaman bir salonu vardı. Talebelik yıllarında merakımdan bir duruĢma izlemiĢtim. MübaĢir, komĢumuz Halil Seçal Amcaydı. DuruĢma öncesi görevi gereği gür sesi ile bağırdı:‖Avuukaaat Alii Diiizmaaan!‖. Az sonra Ali amca cübbesi ile salona girmiĢti. Baba dostu olduğu için onun duruĢmasını seçmiĢtim. KarĢısında bir avukat vardı. Adını da duruĢmanın sonucunu da hatırlamıyorum. Adliye binasının bitiĢiğinde, Ģimdiki maliyenin yerinde oturaklı bir bina daha vardı. Özel Ġdare Binası. Ġçine girmek nasip olmadı ama nedense o binayı hep sevdim. Ne yalan söyleyeyim yıkılırken de çok üzülmüĢtüm. Benim çocukluk günlerinden hatırladığım çok tatlı bir olay vardı. YaĢı biraz olgun olanlar hatırlar. Behzat Deresi‘nin kenarında duvar yoktu. KızıliniĢ‘in ortasında bir jandarma karakolu vardı. Daylahacı Köyü‘nün hemen altındaydı. Hava bozup ta yağmur yağınca genelde sel geliyordu. Sel geldiğinde jandarma, polis karakoluna telefon ederdi. Polisler de karakolun tek aracı olan cip ile mahalleye gelip bizlere haber verirlerdi. Neden mi? Çünkü derenin kenarında duvar yoktu ve normal zamanda sakin akan dere suyu, sel gelince sular evlere girecek gibi olurdu. Bu sırada evlerde bir telaĢ baĢlardı. Daha önce kullanılmıĢ ve hazır duran ucu demir kancalı uzun ağaçlar-cerekler-çıkarılırdı. Bilmem hiç selin geliĢini seyrettiniz mi? Suyun önündeki ufak taĢlar hıĢırtılarla hareketlenirdi. Bunu çok defa izlemiĢtik. Evin erkekleri hazır beklerlerdi. Selin getirdiği ağaçları kancalarla çekerlerdi. Selin hızı kesilip sular çekilince ortaya leğenler çıkarılırdı. Paçalarını sıvayan erkekler kıyılarda kalan balıkları toplarlardı. Toplanan balıkların fazlaları komĢulara dağıtılırdı. Böylece herkes o gün sofrasında balık görürdü. O günlerde çocukların oyunları Ģimdiki oyunlardan daha zengindi. Söz gelimi babalarımız meĢe ağacından topaç (lök) yaparlardı. Önce keserle ağacı yontar sonra da camla yüzünü kazırlardı. Hele ucuna bir de kabara çakılırsa keyfimize diyecek olmazdı. Kamçı yapmak için düzgün bir çubuğun ucuna dar çaput bağlanırdı. Topacın baĢına çaput sarılıp hızla çekince topaç yörüngesindeki gezegen gibi dolanırdı. Topaç yavaĢlayınca kamçı topaca vurulur, topaç hızlandırılırdı. Keyfimiz zirve yapardı. Çocuk oyunlarına baĢlamıĢken aklıma ceviz oyunları geldi. Bunlardan bir tanesinde yere bir çivi çakılır, üzerine de madeni bir para konulur kale çizgisine atıĢ yapılırdı. Çizgiye en yakın gelen ilk olarak atıĢ yapar, parayı düĢürünce de kazanmıĢ olur ve alırdı. BaĢka bir ceviz oyununda da cevizler tek sıra dizilir kale çizgisine atıĢ yapılırdı. Çizgiye en yakın olan ilk olarak atıĢ yapar, sırada bozulan cevizleri alırdı. Bilmem sizler de çocukluğunuzda kuyu mili oynadınız mı? Önce yere beĢ tane kuyu eĢilirdi. Kale çizgisi çizilip atıĢ yapılırdı. Çizgiye en yakın olan kazançlı olur, diğerlerinin millerini vurursa alırdı. Vuramazsa atıĢ sırası diğer çocuğa geçerdi. Büyüklerimize kâğıttan uçurtma yaptırıp koĢarak uçururduk. Bazen bizden büyük olan ağabeyler sapanlarıyla (kuĢ lastiğiyle) atıĢ yaparlardı. Tabii ki hedefleri bizim uçurtmalardı. Vurduklarında onlar sevinir, bizler ise ağlardık. Ara sıra insafa gelip yeniden uçurtma yaparlardı. Fotik oyununu kaç kiĢi oynamıĢtır bilmiyorum ama Ģimdiki çocukların çoğunun bu oyunun adını bile duymadığına eminim. Dokuz tane yassı taĢı, (genelde kiremit parçası) üst üste dizilir, etrafına daire çizilirdi. Çocuklar, çizilen kale çizgisine atıĢ yaparlar, çizgiye taĢı (emel) en uzak olan güdekçi olurdu. Diğerlerinden en yakın olandan baĢlayarak topla taĢlar yıkılmaya çalıĢılırdı. TaĢlar yıkılınca da güdekçi topu alıp taĢları dizmek isteyen çocukları vurmaya çalıĢır, vurduğu çocuk ölü sayılır ve devre dıĢı kalırdı. Herkes vurulunca güdekçi güdekten kurtulur, aksi halde taĢların diziliĢi tamamlanırsa yeni oyunda gene güdeğe devam ederdi. Tayyare oyununa gelince; yere önce iki büyük daire peĢ peĢe bitiĢik çizilir önüne bitiĢik iki kare, ona bitiĢik iki daire ve bitiĢik iki kare daha çizilir. Emel denilen yassı taĢ parçasını birinciden baĢlayıp atıp sekerek taĢı atlamak Ģartıyla dolaĢılır. TaĢı tam atamazsa yanar ve sıra diğerine geçerdi. Körebe ve saklambaç oyunları yakın zamana kadar sıkça Ģimdilerde ise çok seyrek oynanan oyunlardan oldu. Günümüzde izlediğim kadarıyla çocuklarımızda eskisi kadar oyun kültürü maalesef kalmamıĢ. Ġmkânı olanlar boĢ zamanlarını bilgisayarda sanal oyun oynayarak veya atari oynayarak geçiriyorlar. Saatlerce geçen zaman sonunda hiçbir beceri kazanamıyorlar. Yani elde var sıfır. Temiz hava yok, hareket yok, oyun arkadaĢlığı yok, dostluk yok. Sonra da gençler arasında neden selam sabah yok, arkadaĢlık yok diyoruz. Toplumsal terörün temelinde biraz da bunlar yok mudur? KarmaĢık hayatımızın içinde eĢimizle çocuklarımızla ne kadar vakit geçirebiliyoruz? Ailemizin dıĢındaki insanlara gösterdiğimiz sabır ve güler yüzün ne kadarını aile bireylerine gösteriyoruz? Ne ölçüde iletiĢim kurabiliyoruz? Toplum olarak televizyon dizilerinin esiri olmuĢuz. Yanımızdaki eĢimizi ve çocuklarımızı göremeyecek hale gelmiĢiz. Aile çatımız çatırdıyor duyamayacak kadar sağır, birbirimizden ayrılıĢımızı göremeyecek kadar kör olmuĢuz ama farkında değiliz. Ondan sonra da soluğu mecburen psikologda veya psikiyatriste alıyoruz. Depresyondan kurtulmak için harcanan onca zaman ve paradan sonra ilacın tesiriyle uyuĢmuĢ beyinlerden baĢka ortada ne var ki? Günümüzde Ģehirler geliĢti, kalabalıklaĢtı ve binalar çoğaldı. Çoğalmasına çoğaldı ama sarsılan aile iliĢkilerimizden baĢka komĢuluk iliĢkileri apartman katları arsında, yardımseverlik duyguları ise ticari hayatın arasında kayboldu gitti. Trafik bir dert, yozlaĢma ayrı bir sıkıntı. Ġnsanlarımız Fuzuli‘nin ‖Selam verdim rüĢvet değildir diye almadılar.‖ Sözüne uygun yaĢamaya baĢladılar. SEVGĠYE ÇEYREK KALDI Mustafa COġKUN Bir beyaz gölge kondu pencereme bu akĢam CoĢkunca sel olsam da onun gönlüne aksam AteĢlediğin gönül evim Ģimdi virane Bir kez olsun gülmedin sen okĢayıp sevene Gül mevsimi gelende gülüm açmazsan eğer Ümidin yaprakları solacak bire birer GözyaĢlarımla hayat verdim susarsın diye Koklamadım, sevmedim zehir kusarsın diye Avucumun içine zaman alıp tutsam Kabul olunur belki o an çaresiz duam Yediveren gülüdür senin bendeki adın Hayatla sevginin kan bağı ahenktir kadın. ACI KAHVENĠN HATIRI Muhsin DEMĠRCĠ Halkımız arasında güzel, özlü bir söz vardır: ‖Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı vardır.‖ ĠĢte Türk halkının felsefesi. Ġyiliklerin yıllar geçse de unutulmaması. Bu büyük bir haslettir, kadirĢinaslıktır. Hani sadece kadrini bilmek musallada mı olur? Asla, kendini bilen maziye dönük, atiye ulaĢmak isteyen elbette kadirbilirliktir. Nitekim ilk müdürü olduğum okulun 40. yılında yapılacak törene davet edildim. Doğrusu hatırlandığım için çok memnun oldum. Bir konuĢma verince ben de kısa konuĢtum. Etkinliğin akıĢını bozmamaya, saygı sınırlarını aĢmamaya özen gösterdim. Bu tip toplantılarda yapılan konuĢmalar kısa olur, ana tema söylenir. Ben de çizmeyi aĢmadan izleyenleri sıkmadan konuĢmamı tamamlayıp, Alparslan Ortaokulu‘nun eğitimdeki yerini bir mim de olsa öğrencilerime, öğretmenlere, velilere aktarma fırsatı buldum. Asıl söyleyeceklerimi de bu sütunlara aktaracağım. Hakikaten öğretmenlik mesleği, Peygamberin mesleğine benzer. Kutsaldır. Bir harf öğretenin ―Kırk yıl‖ hatırı vardır. 1971 yılından 1982 yılına kadar müdürlüğünü yaptığım bu okulun ayrıca isim babası olarak da benim ve öğrencilerimin yanında ayrıcalığımın olduğunu ilk mezunların dönemini karikatürize eden skeçlerinde daha iyi anladım. Asıl aktarmak istediğim, bu okuldaki unutulmaz anılarım olacaktı ama fırsatını bulup aktaramadım. Ama KÜMBET‘in bu köĢesinde acı kahvenin kırkıcı yıl anısına önemli konulara teğet geçemeyeceğim. Okula giderken bir gün bir veli ve yanında çocuğuna rastladım. Nereye gittiklerini sordum. Baba dedi ki: —Bizim köy diğer ortaokulun listesindeymiĢ dolayısıyla almadılar. Bir tanıdığım vardı. O dedi ki; üzülme o okul almazsa Alparslan Ortaokulu‘na git. Sen müdürün yanına çıkıver derdini anlat iyi insandır. Yardımcı olur, geri çevirmez dedi. Bu kez o sordu. —Sen nereye gidiyorsun? Ben de hiç açık vermeden, çocuk kaydettireceğim o okula gidiyorum. Dedim. Birlikte okula girdik. Kayıt odasını gösterip müdür odasına geçtim. Kayıt odasından biraz sonra kuvvetlice bir ses geldi: —Senin çocuğunun diğer okula kayıt olması gerekiyor. Ses üzerine çıkıp gözaltından vatandaĢı izledim. O arada beni gördü ve odaya girdi. —Müdürdün de bana neden söylemedin? Bu çocuğu alacaksın. Dedi. Ben de bakalım ne yapacak diye seni izliyorum deyip getir evraklarını deyince rahatladı. Ġlhan‘ın kaydını yaptım. Eline bir pusula vererek okulun açılıĢ tarihini yazdım. Okul açılınca da ders kitaplarını ve defterlerini temin ettim. Bu çocuk ortaokulun bütün sınıflarında birinci oldu. Kuleli Askeri Lisesi, Harp Okulu, Harp Akademisi derken kurmay yüzbaĢı olarak orduya katıldı. Ancak bu görevi uzun sürmedi teröre kurban oldu. Ruhu Ģad olsun. Onu Arif Nihat ASYA‘nın Ģu dörtlüğü ile anıyorum. ―Karada düĢe kalka gelmiĢ bir talebenim Görüyorsun ki konacak halim yok benim Dünyanın orta yeri ateĢ diyorsun Öyle olsaydı üĢür müydüm öğretmenim.‖ Milli bayramların cazip geçmesi için orijinal düĢünceleri gündeme alıp ilgi çekilmesini orta dereceli okullar olarak çok isterdik. Aklıma 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı törenleri için Bandırma Vapurunu yapmak, Ģehir merkezinden tören alanına götürmek geldi. Bir yıl içinde büyük bir gemi maketi ortaya çıkardık. Hareket etmesi için tekerlekler yerleĢtirdik. Ġçine ocak yaparak saman yaktık. Gemi kornası temin ettik. Okulun sporcularına bahriyeli elbisesi giydirdik. Tören alanına bir km uzaklıkta olan okuldan konvoyu çıkararak gemi ile birlikte Ģehrin caddelerini dolaĢtık. Bu sürpriz Zilelileri bir hayli ĢaĢırttı. Günlerce dillerinden düĢürmediler. Acı ve tatlı anılarımızın geçtiği bu okulda ben ustalık dönemimi geçirdim diyebilirim. TÜBĠTAK‘ın Karadeniz bölge yarıĢmasında bölge ikincisi olmanın hazzını Matematik öğretmenleriyle birlikte yaĢadık. Bu konuda Mehmet Kartalkan‘ı takdir ediyorum. Onunla pek çok baĢarıya imza attık. Bir defasında kız basketbol takımımız Erzurum‘da gurup yarıĢmalarına katılmıĢtı. Öyle bir takımdı ki rakiplere sayı Ģansı bile vermiyordu. Organizasyon komitesi baĢkanı beni çağırdı: —Sizden bir ricam var. Biz basketbolu yaymak istiyoruz oysa siz bir sayı bile vermiyorsunuz. Bizim takımın morali çok bozuldu bari yedek takımınızı çıkarın da hiç değilse birkaç sayı alsınlar. Bir keresinde de Erzincan‘daki erkek basketbol elemelerinde bizim takım için bu ortaokul takımı olamaz diye rakiplerimiz Ģikâyette bulunmuĢlardı. Ordu ilindeki Türkiye birinciliği finallerine katıldık. Bu okul takımının performansını bir hayli yükseltti. Orada da kolejlerin karĢısında hep yarım basket sayısı ile yenildik. Organize baĢkanı hayretini gizleyemedi: -Sizin kapalı spor salonunuz var mı? Diye sordu. Biz böyle bir takımı kupasız göndermiyoruz deyip centilmenlik kupası ile Zile‘ye döndük. Ankara Ziraat Fakültesi‘nde okuyan bir genç geldi. Elimi öptükten sonra size bir anımı anlatmak istiyorum dedi: —Üniversitedeki hocalarımızdan Prof. Dr. Numan Bey bize hayatını anlatırken sizin onu bu seviyeye ulaĢmasında büyük payınızın olduğunu söyledi. Ben de hocam o değerli Ģahsiyeti tanıyorum bizim de ortaokulda müdürümüzdü deyince, Ģayet gidersen selam söyle benim yerime elini öp deyince iĢte size geldim. Dedi. 3-A sınıfında dersteyim. Sınıfın kapısı hızla çalındı ve içeri hizmetli girdi. —Yandık Müdür Bey, yandık, yetiĢ kurtar bizi! Diye ortalığı inletti. Ne yapacağımı ĢaĢırdım. Dördüncü kata nasıl çıktığımı bilemiyorum. Tavan arasına girdik ne ateĢ ne duman görünüyordu. —Hele Yarabbi Ģükür! Dedim. Kazan dairesine indik her Ģey normal ama kaloriferci Yakup Efendi ortalarda yok. Bir bakarım ki kazanla duvar arasında sinmiĢ korkudan tir tir titriyor. Yanına yaklaĢtım hemen iki Ģamar attım, yüzüne su döktük. Biraz sonra kendine gelmeye baĢladı. —Yakup ne oldu bizi korkuttun. Dedim. —Yangın var diye karĢıdaki benzinlikten telefon açmıĢlar. Çocuklar yanıyoruz deyince korktum size geldim. Dedi. Meğer bacadaki gaz tutuĢmuĢ ama baĢka yere sirayet etmemiĢ. Bu olayı bizden ve benzinlikçiden baĢkası duymadı, kapandı gitti. Ama ben de korkudan diyabet hastalığına yakalandım. Kırk yıldır çekiyorum. Hani ne derler emekliler anıları ile yaĢarlar veya geçmiĢ zaman olur ki hayali cihan değer. ĠĢte bu güzel sözler bizi maziye götürüyor. Böyle olmasaydı insanoğlu tarihe, arkeolojiye ilgi duyar mıydı? GeçmiĢi yaĢatmak nostalji de olsa gelecek kuĢağa köprü gerekmez mi? Burada bir anımı daha aktarayım: Kros Ġl Birinciliği için takımı Tokat‘a getirdik. Fidanlık denilen yerde yarıĢmalar yapılacak. Mikrofondan bir anons duydum. Milli Eğitim Müdürlüğü‘nden bir yetkili: —Telefon geldi okulunuza müfettiĢler denetime gelmiĢler derhal Zile‘ye okulunuza dönün. Dedi. O gün görevli gelmiĢtim. YarıĢma bitmeden, öğrencilerimi ortada bırakmam mümkün değildi. Zaten o günlerde o saatlerde araba bile yoktu. Gitmedim. YarıĢma sonuçlandı. Ġl birinciliğini kazandık. Zile‘ye ancak akĢam dönebildik. MüfettiĢlerin Lisede beklediklerini söylediler. Gittim ki iki müfettiĢ önlerinde bir daktilo beni bekliyorlar. Önce yarıĢmayı sorup birinciliğimizi öğrenince tebrik ettiler. Sonrasında bir soruĢturma için geldiklerini belirttiler. Soru Ģu idi: ―Tarafsız ve yansızlığımı kaybettiğim, muarızlara selam vermeyecek duruma düĢtüğüm, bir partinin fikirlerini savunduğum vb.‖ devam ediyordu. Aklımı topladım. GeliĢ amaçları belliydi. SoruĢturma ve neticesinde idari görevden alınma nihayetinde de baĢka bir yere tayin. KonuĢmamaya karar verdim. Bir dörtlük yazıp imzalayarak kendilerine verdim. ―BaĢka âĢıklardan almıĢsın nefes BaĢka vadilerden baĢka diyarlarda es Doğmasın ruhunda ani bir heves Esme ey bad esme canan uykuda‖ Sonuç uzun sürmedi dört gün sonra sürgün. Dokuz ay sonra hükümet değiĢikliği olunca eski görev yerime yeniden döndüm. Kararnameyi imzalatmak için kaymakamın yanına çıktığımda: —ġanslısın, ilçemizin en baĢarılı okulu. ĠnĢallah sen de baĢarılı olursun deyiĢini bir espri olarak değerlendirdim. Alparslan Ġlköğretim Okulu‘nda düzenlenen gecede konuĢmamı Ģu Ģiirle sonlandırdım. ―Karanlık yolları aydınlatan Sayısız mumları yakan Zihinlerde ilmi parlatan GüneĢ gibi doğup ay gibi batan ĠĢte isimsiz sen öğretmen Ömür verdin mum olup eridin Nice âlimlerin seri idin Mesleğinde durmadın, sevildin Ġnsanlığın neferiydin ĠĢte sen isimsiz öğretmen Kaleminden çıktı nice ustalar Kadrini musallada ancak bilir insanlar‖ Alparslan Ortaokulu‘nun 40 Yılı hayırlı olsun. Organizasyona baĢarıyla imza atan okul müdürü Ahmet Ocakçıoğlu ve ekibine teĢekkür ediyorum. Önemli olan bu dünyada bir iz bırakmaktır. Meslek hayatım boyunca 20 ödül aldım ama kırk yıl sonra verilen bu son ödülün ben de değeri baĢka oldu. Son sözümüz: ―Görelim Mevla neyler Neylerse güzel eyler‖ YÜREĞĠM BURUK Hamdi ERTÜRK Sürekli dolaĢtım o kadar sene Seninle doyasıya yaĢayamadım Hep seni çağırdım ―Gel bana‖ diye Ben bir türlü sana kavuĢamadım. ġu yalan dünyada yapayalnızım Günlerim çok uzun üstelik bomboĢ KeĢke isteklerini bir bir yapaydım Kalbimdeki tahtın hiç olmazdı boĢ. Hayatım boyunca seni kolladım Sadece bunları yeterli sandım Gönlümün kapısını sana açarak Ġnan mutlu olmayı baĢaramadım. Hayat ne kadar kısa, yıllar ne çabuk Geçip gitti hızla sanki bir soluk Sana dokunmak için uzandığımda Ellerim boĢ kaldı, yüreğim buruk BĠR GAZĠMĠZ ĠLE SOHBET Müslim KAÇMAZ Müslim: Kendinizi tanıtır mısınız? Nerede doğdunuz? Aileniz hakkında bilgi verir misiniz? Davut Demir: Ġsmim Davut Demir. Tokat‘ın Niksar Ġlçesinde doğdum. Babam 1975 yılında vefat etti. Ġki yıl sonra da Niksar‘dan Turhal‘a taĢındık. Dört erkek, üç kız, yedi kardeĢiz. Okula Turhal‘da baĢladım. Ġlkokul üçüncü sınıftan itibaren okul harçlığımı kendim kazanmaya baĢladım. Sıkıntılarımız oldu ama kimseye muhtaç olmadık. Kendi yağımızda kavrulduk. Müslim: Askere ne zaman gittiniz? Davut Demir: 1991 yılında gittim. Müslim: ġehitlik hakkında düĢünceleriniz nedir? Davut Demir: Kuran-ı Kerim‘de Allah, Ģehitler için ―Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyiniz, çünkü onlar diridirler.‖ Diye buyurur. Onların peygamberler ile birlikte cennete gireceğini bildirir. Her Türk evladı Ģehit olmak ister. Allah‘tan geldik ve yine O‘na döneceğiz. ġehit olarak Allah‘a dönmek çok kârlı bir alıĢ veriĢtir. Müslim: Askerlik mesleğine ilginiz var mıydı? Davut Demir: Her Türk evladı doğuĢtan askerdir. Askerlik milletimiz için bir meslek sayılmaz. Askere gitmeden önce Kastamonu‘ya Türk Hava Kurumunun düzenlediği, paraĢüt kursuna gittim. Annem paraĢüt ile atlamama razı olmadı. Fakat yine de gittim. ParaĢüt kursuna gidenlerin askerde hava indirme biriminde görev aldığını öğrendiğim zaman çok sevindim. Müslim: Askerlik göreviniz nereye çıktı? Davut Demir: Niksar‘a sülüs almaya gittiğim zaman sülüsü veren çavuĢ benden askerliğimin nereye çıktığını tahmin etmemi istedi. Ben de: ―Kayseri Hava Ġndirme‖ dedim. Çok ĢaĢırdı! Nasıl bildiğimi sordu. ParaĢüt sertifikam olduğu için oraya çıkacağını tahmin ettim. Hayallerim gerçekleĢmiĢti. Çok mutluydum. Müslim: Ailenizle nasıl vedalaĢtınız? Davut Demir: Askere gönderme tüm Türk toplumunun ortak değeridir. Her Türk vatandaĢı gibi askere giderken çok heyecanlıydım. Askerlik çağına gelen evlâdını askere uğurlamak, o askerin ve ana babasının gururudur. Ana, babalar vatana evlat göndermenin gururunu yaĢarlar. Müslim: Acemi birliğinizi nerede tamamladınız? Davut Demir: Acemi birliği Kayseri Birinci Komando Tugayı Er Eğitim Taburu ÇavuĢ Talimgâhı idi. Kayseri‘de kıĢ çok çetin geçiyor. Kar, soğuk demeden eğitim yaptık. Bu esnada astım bronĢite yakalandım. Sabahtan akĢama kadar eğitim yaptıktan sonra izin alıp revire gidiyordum. Her gün düzenli Ģekilde ilaç kullanıyordum. Bana istirahat vermek ve çürüğe ayırmak istediler. Çürüğe ayrılmam halinde memlekete dönmeyeceğimi bildirdim. Kararlılığımı görünce niyetlerinden vazgeçtiler. Bir ay süre bu Ģekilde geçti. Kayseri askeri hastane heyeti, birliğimizi komando olmaya uygun olduklarını denetlemek için geldi. Çürüğe ayrılmam halinde askerlik hizmetimi Tokat‘ta sürdürebileceğimi söylediler. ―Vallahi gitmem.‖ Dedim. Çünkü iĢin ucunda gençliğimden beri hayalim olan milletime silâh doğrultanlar ile hesaplaĢmak için kesinlikle kabul etmedim. Yemin töreni oldu ve acemi birliği bitti. Müslim: Usta birliğinden bahseder misiniz? Davut Demir: Usta birliğim Kayseri‘de aynı birlikte 4. Hava Ġndirme Taburunda baĢladı. Güneydoğuya gittiğimizde timler oluĢturuldu. Ben önce üst bölgesinde görev yaptım. Görevime çok titizdim. Bir buçuk ay sonra operasyon tim görevi verildi. Müslim: Son yıllarda binyıldır yaĢadığımız, güneydoğudaki vatandaĢlarımızın ayrıĢtırılmaya çalıĢılması hususunda nasıl düĢünüyorsunuz? Davut Demir: Biz oraya insanları öldürmeye gitmedik. Kürtler bizim halkımızdır. Terör örgütü Kürtlerin temsilcisi değil. Kürt köyleri basılıyor ve Kürtler terör örgütü tarafından katlediliyordu. Dedelerimiz bağımsızlık savaĢında siz Kürtsünüz burada savaĢmayınız veya burası bizim bölgemiz biz savunuruz mu dediler? Milli mücadele, her cephede birlikte verilmedi mi? Yabancı güçler Güneydoğu bölgemize girse; siz mi savunun diyeceğiz? Elbette hayır. Böyle bir ayrım yapılamaz. Bir mayın patlıyor ve yolculuk yapan insanlar ölüyor. Onlar Kürt ama bizim insanımız. Biz bu duruma çok üzülüyoruz. Bu ülkede bazı yanlıĢlıklar yapıldı diyelim. Bunun bedelini Kürt, Türk, Çerkez, Gürcü, Alevi olarak birlikte ödedik. Kimin, kimden bir üstünlüğü oldu? Yatırım yok deniliyor. Çok geri kalmıĢ bölgelerimiz askere silah mı sıkıyor? Tavsiyem bu halkın nefretini kimse üzerlerine çekmesin. Müslim: Türk askeri hakkında ki görüĢlerinizi açıklar mısınız? Davut Demir: Türk askeri Kore, Bosna, Afganistan ve Somali; nerede görev yaptıysa halkın sevgisini kazandı. Yaptığı hizmetler ile gönüller kazandı. Görev yaptığı diğer ülkelerde halkın sevgilisi olan askerimiz, neden kendi ülkemizde, kendi halkımız silahlı kuvvetlerimizi bağrına basamıyor. Bu askere kurĢun sıkılmaz. Asker halktır; halk da asker. Kuran-ı Kerimde çok yerde ―hiç akıl etmez misiniz‖ yazıyor. Demek ki insanlar akıllarıyla hareket etmeli. Aklı ile hareket edenler, dıĢ güçler sizi kullanmak için çok Ģeyler vaat edebilir. Fakat kimler vaat edilenleri aldı? Filistin mi? Iraklılar mı? Saddam‘ı mumla arıyorlar. Afganistan içler acısı durumda. Ġnsanlarımız neye ve kime hizmet ettiklerini iyi öğrensinler. Müslim: Terör olaylarına bakıĢınızı öğrenebilir miyiz? Davut Demir: Basılan köyleri basından takip ediyordum. Silahsız halka yapılanların kabullenilmesi mümkün değildi. YaĢlı, genç, çocuk, bebek, kadın, erkek ayırımı yapılmadan hunharca katlediyorlar. ġehit edilen askerlerimiz beni ağlatıyor. Müslim: Tedbirli biri misiniz? Davut Demir: Operasyonlarda bir timin sorumluluğunu alırdım. Her zaman tedbirli olurdum. Sorumluluğumun bilincindeydim. Emniyetli yerleri önce kendim keĢfeder, sonra askerlerimi yerleĢtirirdim. Her zaman ne olacaksa, bana olsun derdim. Askerler tüfeklerini bazen kucaklarında taĢırdı. Benim parmağım her zaman tetikteydi. Bir pusuya anında karĢılık vermek timimi kurtarır, bunu biliyordum. ArkadaĢlarımı kontrol etmek için baĢımı kaldırır, kontrol eder ve onları korurdum. Müslim: Kuzey Irak‘a yapılan operasyonunu anlatır mısınız? Davut Demir: 10 Ekim 1992 de Kuzey Irak‘a Atlas Operasyonu baĢlamıĢtı. Sabah güneĢ ağarırken, küçük bir tepede bulunan mevzi içerisinde, iki tabur bulunmaktaydı. Önümde bulunan arkadaĢın yanına giderken mayına bastım. Bulunduğumuz mevzi komple mayın döĢeliymiĢ. Herkes dona kaldı. Hiç ses çıkartmadım. Dedektör ile tarama yapıldığında her taraf zil gibi ötmeye baĢladı. Üzerimde cephaneler vardı. Patlamaması bir faciayı önledi. Müslim: Yardımınıza kim yetiĢti? Davut Demir: Astsubayım eğilerek yanıma yaklaĢtı. Çevremde ikinci veya üçüncü bir mayın olma ihtimali çok yüksekti. Silahını bana uzattı. Yüzünü sakınıyordu. Ben silahtan tuttum. Beni temiz alana çekti. Hemen ilkyardım yaptılar. Müslim: Kuzey Irak‘tan nasıl getirildiniz? Davut Demir: Bir helikopter beni almaya geldi. Helikopter normal Ģekilde hareket etmiyordu. Sağa, sola hareket ediyordu. Bulunduğumuz alana yoğun Ģekilde uçaksavar ateĢi vardı. Helikoptere üç adet mermi isabet etti. Bu yoğun ateĢ altında kurĢunlardan kurtulmaya çalıĢıyorlardı ama beni orada bırakmamaya yeminliydi pilotlar. ÇatıĢmanın ortasından beni aldılar. Helikopterde ayağımı görünce Ģuurumu kaybettim. Müslim: Tedaviniz nerede yapıldı? Davut Demir: Beni helikopter ile ġırnak Askeri Hastanesine getirdiler.‖ Bacağımı kesecek misiniz?‖ diye sordum. Onlarda üzgün bir Ģekilde kafa salladılar. ―Sağlık olsun.‖ dedim. Burada bacağımı kestiler. Sonra Diyarbakır Askeri Hastanesine sevk ettiler. Askeri hastanelerde tedavim sırasında, üst teğmenim bölüm baĢhemĢiresine teĢekkür ederim. Annem yanımdaydı sanki. Bana annem gibi davrandı. On günlük sakalım vardı. Yüzüm simsiyahtı. Kendimi bile tanıyamıyordum. Uyurken birisi beni yavaĢça kaldırdı. Gözlerim kapalıydı. Annem yanıma gelmiĢti. Onu hissediyordum. Gözümü açtığım zaman rütbeli bölüm hemĢiresi olduğunu gördüm. Bir anne Ģefkati ile iç çamaĢırlarımı giydirdi. Bence askere seçilen personeller, hak edilerek seçiliyorlar. Dört gün sonra Ankara‘da GATA ya gönderildim. Müslim: Aileniz nasıl haberdar edildi? Davut Demir: Cuma günüydü. Hastanede bulunan arkadaĢlara ―telefon var mı?‖ diye sordum. Telefonun yerini öğrendim. Diyarbakır‘da aileme haber verilmesini istememiĢtim. Koltuk değneklerini bir arkadaĢtan aldım. Acemilik iĢte! Koltuk değneği kullanmak kolay değilmiĢ. Telefonun yanına gittim. Annemi arayacaktım ama nasıl arayacaktım? Telefon elimde bir süre bekledim ama arayamadım. Sonra aklıma dayım geldi. O durumu anneme anlatması daha iyi olur diye düĢündüm ve dayımı aradım. Dayımla hal hatır sorduk. Sohbet ettik biraz. Dayım bana ―neredesin‖ diye sordu. Ankara‘da olduğumu söyledim. ―Ne iĢin var orada?‖ diye sordu. Mayına bastığımı ve bir bacağımı kaybettiğimi söyledim. Bir süre birlikte ağladık. Müslim: Dayın ile annenin konu hakkında konuĢmasını anlatır mısın? Davut Demir: Annem mayına bastığım gün sabah namazını kılıyor. Tespih çekerken kendinden geçiyor. Rüyasında sol elimin olmadığını görüyor. Ağlayarak ―seni böylemi gönderdim?‖ derken uyanıyor. Ġçinde bir sıkıntı oluyor ve bu sıkıntı hiç geçmiyor. Dayım eve gelince heyecanlanıyor. ―Rüyamda gördüm, Davut‘a bir Ģey mi oldu? Neden geldin? Çabuk söyle.‖ Diyor. Dayım olanları anlatıyor. Beni telefonla aradılar. Annemin üzülmesini hiç istemem. Annem bana ―oğlum…‖ dedi. ―Hemen kes ağlamayı. O benim alın yazım.‖ dedim. Olayı kabullendiğimi gören annem rahatlamıĢtı. Baba yüzü görmedim. O benim için hem anne, hem baba oldu. Onu kırmak, üzmek hiç istemem. Müslim: Sen durumunu nasıl kabullendin? Davut Demir: Mayına basan birinin durumunu anlatmak istemiyorum. Mayına bastığımda ―Allah‘ım ne yaptım ki, bunu bana reva gördün? ― dedim. Aynı sözü tekrarladım. Allah‘a isyan olur diye üçüncü kez söylemedim ve tövbe ettim. Yiyecek ekmeğimiz içecek suyumuz varmıĢ. Üzerimde adeta bir cephane vardı. Patlasa veya beni almak için mücadele veren helikopter düĢse; çok Ģehit verecektik. Buna Ģükür. Müslim: Ailen seni ziyarete geldi mi? Davut Demir: Hastanede ailemin ziyaretime geldiğini öğrendim. Aciz bir Ģekilde yatakta olmak istemedim. ArkadaĢımın koltuk değneklerini istedim. Hiç iyi bir durumda değildim. Bir ayağım kesilmiĢ, diğer ayağımda büyük bir yara vardı. Ayağa kalktım. Çok sancılanıyordu. Bu halde kapıya çıktım. Yaralarım çok sancı yapınca, gidip yatağıma uzandım. Ailemi gülerek karĢıladım. En küçük bir üzüntü ve piĢmanlık göstermedim. Yüzüm simsiyah, ellerim içine gömülen taĢ parçaları yaralarıyla doluydu. Bir bacağım kesik diğeri yaralıydı. Beni gören dıĢarı kaçtı. Ellerini öperek uğurladım. Müslim: Hastanede zamanını nasıl geçiriyordun? Davut Demir: Televizyon izliyordum. Bazen sinirimden deliriyordum. Neden ben de arkadaĢlarımın yanında değildim? Toplanma yerinede bölük komutanı ―operasyon baĢladığında emrinizdeki askerleri, emir geldiğinde saf düzenine geçirin!‖ diye emir vermiĢti. Birebir karĢı karĢıya kalmak demekti. DüĢman ile karĢılaĢacaktım. Benim için düĢman Türkiye Cumhuriyeti vatandaĢına silahı doğrultandır. Bu babamın oğlu olsa bile düĢmandır. Ülkemi bölmek isteyenler Davut‘u bertaraf ettiklerini sanmasınlar! Bu halimle bile onlara belâ olurum. Müslim: Tokat‘a dönünce, neler yaptığınızı anlatır mısınız? Davut Demir: Turhal‘a döndüğüm zaman bir konfeksiyon dükkânı açtım ve burayı çalıĢtırmaya baĢladım. Kendimi iĢime verdim. Daha sonra Turhal parkında çay bahçesi iĢlettim. 1996 da çıkarılan terör ile mücadele yasası gereğince, gazilere ve Ģehitlerin birinci dereceden akrabalarına iĢ hakkı tanındı. Bu yasadan faydalandım ve Tokat Belediyesine atamam yapıldı. Bu önergeyi verenlerden Allah razı olsun. Gazileri ve Ģehit yakınlarını bir nebze mutlu etti. Müslim: Bir gazi olarak halkımızdan saygı görüyor musun? Davut Demir: Saygı beklemiyoruz. Yeter ki saygısızlık yapmasınlar. Yakınlarını Ģehit verenler ve bir uzvunu kaybeden gazilere devletin sırtında asalakmıĢ gibi görülmesin. Bize bu haklar verilmeden öncede biz halimizden memnunduk. ÇalıĢtığım her alanda en iyisini yaptım. ÇalıĢtığım sürece de yapacağım. Gazileri yaptıklarıyla değerlendirsinler. TaĢıdığımız gazilik onuruna da leke gelmemesi için gereğini yaparız. Müslim: Sizi neler sinirlendirir? Davut Demir: Beni en çok sinirlendiren ―Ayağını kaybetmene değdi mi?‖ diye soru sorulmasına ve ayrıca taĢıdığımız gazilik unvanı için laf edilmesine; aĢırı tepki gösteririm. Vatan savunmasında hayatını verenler, Allah katında en büyük rütbe ile onurlandırılır. ġehitler tekrar dünyaya gelmek ve tekrar Ģehit olmak isterler. Bir insanın yükselebileceği en büyük mertebe Ģehitliktir. Müslim: Ġçinizden gelerek söylemek istediğiniz Ģeyler var mı? Davut Demir: Bu iĢi organize eden dıĢ güçler, zannetmesinler ki biz bu kadar insanı öldürdük ve sakat bıraktık. ġehitler ölü değil, biz de sakat değiliz. Bu halimizle bile ülkemizin hizmetindeyiz. Bizimle uğraĢanlardan yine hesap sorarız. Bize dalaĢmak isteyenler bizi tanımalılar. Ġstiklâl MarĢını okusun ve ne anlattığını öğrensinler. Sonra yürekleri varsa, karĢımıza çıksınlar. Ġstiklâl mücadelesini veren ecdadın torunları ―Muhtaç olduğun kudret damarların da ki asil kanda mevcuttur.‖ sözünde anlatılmıĢtır. Zamanı geldiğinde genetik olarak savaĢçı ruhu ortaya çıkar. Adı Mehmet olur, Ali olur, Davut olur ama ülkemin kınalı kuzuları bitmez. Müslim: Ülkemizin içinde bulunduğu terör sorununu anlatır mısınız? Davut Demir: Türk Milleti üzerinde yaĢadığı vatan için çok bedel ödedi. Bedel ödemeye de hala devam etmekte. KarĢımıza çıkan düĢmanların canları o kadar yandı ki; üzerimize açık Ģekilde gelemiyorlar. Birilerini kullanmak gerekiyor. 1000 yıl bir arada yaĢamıĢ, aynı cephede savaĢmıĢ, birlikte çile çekmiĢ vatan evlatları kandırılıyor ve kullanılıyor. Ġslam dini, sevgi, saygı, barıĢ ve kardeĢlik dinidir. Dinimiz de birlik beraberliğin korunmasının önemi, ayet ve hadislerde yer alır. Rabbimiz Müslümanları birbirinin kardeĢi ilan etmiĢtir. Pakistan‘da deprem olduğunda veya Endonezya‘da tsunami yaĢandığında yüreklerimizde acı hissediyoruz. Millet olarak elimizden geleni yapıyoruz. Milletimiz Müslüman olmayan Haiti gibi fakir ülkelere dahi yardım edecek yüksek asalet sahibidir. Ġnsanlar kimin peĢinden gittiğine ve kime hizmet ettiklerini düĢünürlerse, her Ģeyi anlayacaklardır. Müslim: Son olarak söylemek istediğiniz bir Ģey var mı? Davut Demir: Her Ģey vatan ve millet için. Müslim: TeĢekkür ederiz bize zamanınızı ayırdığınız için. GÖREN UYKUDA SANIR Gören uykuda sanır, yastığa baĢ koymadım Sensiz nasıl yaĢanır; ben bu aĢka doymadım AĢkın ateĢi yaksın, gönlümde son duraksın Bahtım kara kıĢında, sanma aklım baĢımda Korkuyorum düĢersin, sen varsın gözyaĢımda. Bahtım kara kıĢında, sanma aklım baĢımda; Korkuyorum düĢersin, sen varsın gözyaĢımda. Ömür kısa, vakit az, hazan olur, bahar, yaz Sevgine muhtacım, yüzümü güldür biraz. Yolunu çok bekledim, aylarca yıl ekledim Senden ümit kesince, kalbimi kilitledim. Bahtım kara kıĢında, sanma aklım baĢımda; Korkuyorum düĢersin, sen varsın gözyaĢımda. Bahtım kara kıĢında, sanma aklım baĢımda; Korkuyorum düĢersin, sen varsın gözyaĢımda. Hasretine boyun eğdim, ne zaman soracaksın? Mahir GÜRBÜZ SINDIRGI’DA AÇAN GÜL; YAĞCIBEDĠR HALILARI Yağcıbedir Yörüklerinin kederini ve sevincini ilmek ilmek nakĢettiği Yağcıbedir halıları, ismini Balıkesir ili, Sındırgı ilçesi Yağcıbedir Yörüklerinden almıĢtır. 3000 yıllık kültür aynası olan Yağcıbedir halılarının tarihi, Türklerin Ġslamiyet‘i kabul etmesinden öncesine kadar dayanır. Bunu Ġslamiyet öncesi kullanılan desenlerden anlayabilmekteyiz. ġu anda Yağcıbedir Yörükleri Sındırgı‘nın EĢmedere Çakıllı, Karakaya, Alakır, Eğridere köylerinde yaĢamakta ve halıyı orijinaline bağlı kalarak dokumaktadırlar. Yağcıbedir halılarının kültür hikâyesi Türkmen aĢiretlerine ve dolayısıyla Orta Asya‘ya dayanır. Yağcıbedir Halıları Türklerin Orta Asya ve Altaylarda meydana getirdikleri kültürün mahsulleridir. BeĢ bin yıl bilirim; yoktur yalanım Adım Türk; tarihe namlar salanım ġanlı Peygamberi rehber kılanım Namazda yazgım olur; ―Yağcıbedir‖ Yağcıbedir halısını dokuyanlar desenlerde hüzünlerini, sevinçlerini, gelecek hayattan beklentilerini ve ahiret hayatına bakıĢlarını anlatmaktadırlar. Koyunlardan alınan yünlerin iplik haline getirilmesi ve doğal boyalarla renk verilmesi ilmekle, desenlerin oluĢturulması ile Yağcıbedir kültürü yaĢatılmaya çalıĢılmaktadır. Yüzyılların birikimi, nakıĢ nakıĢ, ilmek ilmek, el emeği göz nuru, Türk kültürünü simgeleyen, yüzde yüz yünden yapılan otantik Yağcıbedir Yörüğünün Orta Asya‘dan Anadolu‘ya taĢıdığı sevincini, üzüntüsünü, inancını anlattığı zarif ve ince halıdır Yağcıbedir. Halılarda Orta Asya bozkırlarının yaylalarının izlerini bulmak mümkündür. YAĞCIBEDĠRĠN HĠKÂYESĠ Çadırlarda insanları soğuktan korumak, taĢınmalarda eĢyaları saran örtüler olarak kullanılmak üzere yapılan kilimlerle yaygılar, Yörüklerin yaĢantılarının bir özeti olmuĢtur. Tüm dünyasını sırtına alıp yollara düĢen Yağcıbedir oymakları, 1700‘lü yıllarda gelip yerleĢmiĢler Balıkesir‘in Sındırgı ilçesine. Verimli yeĢil bir ovanın kıyısında ve Yağcıbedir yaylaları denilen Kocayayla‘nın arasındaki bir vadi üzerinde kurulu Sındırgı‘yı kendilerine yurt edinmiĢ ve ilçeyle bütünleĢmiĢler. Sındırgı‘dan bahsedildiğinde Yağcıbedir, Yağcıbedir denildiğinde akla Sındırgı‘nın gelmesi boĢuna değildir. Yüzyıllardır Yörüklerin doğal mekânı olan Sındırgı‘nın 45 köyünde yaklaĢık 5000 tezgâhta dokunuyor heybeler, kilimler, yolluklar ve sedir halıları… Yörükler için kalmanın geçici bir durum olduğu ve baharın ilk melodisini duyar duymaz çıkacakları yayla göçünün düĢünü kurdukları günlerde yani çok eskilerde baĢlamıĢ bu hikâye. Sındırgı köylerinde hangi kapıyı aralarsanız aralayın, bir türkü veya Ģarkının ezgileri eĢliğinde halı dokuyan kadınları, genç kızları görürsünüz. Ġlmekler, ince nakıĢlar ve renkler arasında asırlardır devam eden bir hikâyenin içinde bulursunuz kendinizi. Yağcıbedir halılarının hikâyesidir bu. YAĞCIBEDĠRĠN ÖZELLĠKLERĠ Yağcıbedir halıları, dünyanın en eski düğümü (Türk düğümü) ile dokunmaktadır. Malzemesi yüzde yüz yün ve tamamen doğal olan ―kök boya‖dır. Yağcıbedir halılarının lacivert ve beyaz zeminli olmak üzere iki ayrı çeĢidi vardır. Yağcıbedir halısında yer alan bütün motif ve renklerin ayrı birer anlamı vardır. Halının kenarları ―Heybesulu‖ ve ―Yedisulu‖ ismi verilen desenlerden oluĢur. Yağcıbedir halısının zeminlerinde ―elli‖ ve ―civalı‖ olarak adlandırılan iki ayrı desen bulunmaktadır. Ayrıca Yağcıbedir halısının desenlerinde Ġslamiyet öncesi ve sonrası inanıĢları anlatan motiflere rastlamak ta mümkündür. Yağcıbedir halısının desimetrekaresinde 1200-1600 adet düğüm vardır. Halının ömrü 150-200 yıldır. Yağcıbedir halısı kullanıldığında değerini yitirmediğinden dolayı, gelinlik kızlara ailenin gücüne göre 10 ile 20 adet halı çeyiz olarak verilmektedir. HER ĠLMEĞĠNDE BĠR ÖYKÜ SAKLAYAN HALI YAĞCIBEDĠR Uçan halı hayal olsa da Yağcıbedir‘in konuĢan halıları gerçek… Yağcıbedir halılarındaki ejderha motifi Orta Asya‘daki bir efsaneyi, mihrap motifi Ġslamiyet‘e geçiĢi anlatırken, her motifte ayrı bir duygu, ayrı bir ifade var… Bir zamanlar orduya yay imal etmelerinden dolayı ―yaycıbedir‖ olarak tanınan Türk AĢiretlerinin ismi zamanla değiĢime uğrayarak; ―yağcıbedir‖ ismini almıĢ ve bu Yörük aĢiretlerinin dokuduğu halılar da ―Yağcıbedir Halısı‖ olarak adlandırılmıĢtır… DESENLER VE ANLAMLARI Yağcıbedir halılarının kenar sularında bulunan Yedisulu desenlerdeki yedisuyun anlamı yedi kat gök inancıdır. Heybesulu desenlerde bulunan motifler ise tarla sınırını sembolize temektedir. Ġç desenlerde Yağcıbedirin vazgeçilmez motifi olan ve Allah‘a yönelmeyi ifade eden mihrap pek çok farklı motifle birlikte kullanılmaktadır. Mihrap içindeki ejderha ve kenarsularındaki nazar boncuğu Ġslamiyet öncesi inanıĢları ifade ederken, mihrabın ortasında bulunan güneĢ figürü aile reisini; mihrap basamakları altında ve mihrabın içinde bulunan sallamalı çiçekler ise soy kütüğü anlamında ―hayat ağacı‖nı simgelemektedir. Mihrabın altlarında bulunan üç kocabaĢ, Türklerdeki gücün ve önderliğin temsili olarak bulunuyor. Kenarsularını zeminle birleĢtiren motif ise sadakatin sembolü sıradağlar. ―Elli‖ adı verilen motifin dokunduğu halılardaki çift baĢlı kartal ve çiçekler ise Türklerin dayanıĢma geleneğinin ifadesi olarak yer alıyor. ÇINAR YAPRAĞI: Genellikle ortadaki yıldızın kenarlarında bulunur. Çınar Yağcıbedir yöresinde yaĢayan en uzun ömürlü ağaç olması sebebi ile motif olarak kullanılmıĢtır. Genellikle EĢmedere ve Çakıllı köylerinin halılarında bulunur. ELLĠ MOTĠF: Halının kenar motiflerinde ve kenar ile zemin arasında kullanılır. Tarihte bütün sanat dallarında, özellikle Ġslamiyet sonrası Türk kültürüne girmiĢ olan sanatlarda bu motife sıkça rastlanılmaktadır. MĠHRAP: GörünüĢ itibarı ile merdiven basamaklarını (genellikle on üç adet) andıran kahverengi, siyah ve ortasındaki beyaz ilmeden oluĢan mihrap, Allah‘a yönelme anlamını taĢır. KOCABAġ: Mihrap altında bulunan üç kocabaĢ, koyun sürüsünün önderi olan koçu ve gücü temsil eder. Mihrap basamaklarının altında, kenarlardaki kocabaĢların üstünde bitkisel motifler bulunur. YEDĠSU: Yağcıbedir Yörüklerinin atlarının sırtlarındaki heybelerde bulunan motif kenar desenlerini oluĢturmaktadır. Köylülerin deyimi ile ―çam kobağı‖ heybesulu motifini oluĢturmaktadır. Tarla sınırı anlamını taĢımaktadır. HEYBESU: Yağcıbedir halılarının kenar motiflerinde bulunan su yollarının yedi tane olması, gökyüzünün yedi katlı olduğu düĢüncesidir. Bunun iki yanında kedi izleri ve hayat zinciri ile birbirine bağlanmıĢ motifler bulunmaktadır. EJDERHA: Bu figürde Ejderhanın ayakları teraziye benzetilmiĢ ve mizani terazi adı ile bir motif oluĢturulmuĢtur. Bu motifle herkesin sevap ve günahlarının tartılacağı günü hatırlattığı ifade edilmek istenmektedir. GÜNEġ: yağcıbedir halısında üç tane yıldız bulunur. Birinci ve üçüncüsü Ay, ortadaki GüneĢtir. GüneĢ dünyaya hayat veren yıldızdır. Ay ise karanlığı aydınlatır. ELĠBELĠNDE: Yağcıbedir bir kadının ellerini beline koymuĢ hali stilize edilmiĢ ve bu motif oluĢmuĢtur. Kadının aynı zamanda ―ana‖ olması sebebiyle üremeyi ve çoğalmayı da temsil eder. Kelle halılarının kenar motiflerinde bulunur. Eğridere ve Karakaya halılarında rastlanın motiftir. NAZAR BONCUĞU: Yağcıbedir halısının Ġslamiyet öncesine dayandığının kanıtıdır. Ġslamiyet‘te nazar duası vardır, nazar boncuğu yoktur. Özlem ve göz nurunu nakĢettiği Yağcıbedir üstünde Türkülerle ağlatarak yakıyorlar Emine‘ye kınayı Hakka niyazla ömür geçiren nur yüzlü nine dedeler Namaz kılıp el açarak ederler Rabbe duayı. Nihat AYMAK Sındırgı Ġlçe Milli Eğitim Müdürü BEN DE SĠMAV 16. ġAĠRLER ġÖLENĠNDEYDĠM! Bahattin KARAGÖZ " Dünya'da ve Anadolu'da pek çok kaplıca gezdim gördüm amma Eynal Kaplıcası gibisini görmedim. Böylesi yeryüzünde yoktur." 1671 - Evliya Çelebi Simav, 5 km yakınında bulunan Eynal Kaplıcaları ile ünlenmiĢ güzel bir ilçemiz, adeta Ege Bölgesinde, Kütahya ili içinde bir saklıkentimizdir. Simav, jeotermal enerji kaynağıyla bir enerji üretim noktası olmaya da aday görülmektedir. Simav'ın 22 beldesi, bağlı köyleri ile 100 000'i aĢan bir nüfusa yataklık ettiğini, en güzel kestanenin, fasulyenin ve orman ürünlerini de ürettiğini bilmenin yanında baĢka özellikleri de bulunmaktadır. Simav ilçesinde 125' i aĢkın sivil toplum örgütü hizmet vermekte, bu örgütlerden 25 kadarı spor ile ilgili dernekler iken, 100 kadarı da Kur'an Kursu veya Cami Yaptırma ve YaĢatma Derneği olarak kendini göstermektedir. Simav'ın demokrasi kültürü de dikkat çekici bir özelliktedir. Demokrat bir belediye baĢkanına (Kasım Karahan) sahip olan Simav Belediyesinin Belediye Meclisindeki 15 üyesinin 4'ü DP, 6'sı AKP, 3'ü CHP ve 2'si MHP'den seçilmiĢlerdir. Belediye Meclisinde temsilci bulunduran her bir partiden birer kiĢi kadın üye olarak (DP'den emekli öğretmen Zehra Akay, AKP'den ev hanımı ġaziye Karabacak, CHP'den ev hanımı Filiz Özlüer ve MHP'den avukat Münire Obuz) yer almaktadır. Bu renkli tablo bu sakin yörenin yaĢama kültürü için de çok güzel bir örnek sunmaktadır. Simav'a ikinci kere gidiĢim bir ĠLESAM üyesi Ģair olarak gerçekleĢti. Birinci gidiĢimde bir kimya yüksek mühendisi teknik danıĢman gözüyle izlenimlerimi ''Simav Örneğinde Türkiye Gerçeği'' adı altında çeĢitli yayın organlarında okuyucularla paylaĢmıĢ, böylece Simav'ın tanınmasında bir nebze olsun gönüllü katkıda bulunmuĢtum. Bu sefer 13-14-15 Mayıs 2011 tarihlerinde 16. sı gerçekleĢtirilen Simav Eynal Kaplıcaları ġairler ġölenine Belediye BaĢkanlığının 3. sünü düzenlediği bir etkinliğe davet edilerek katılmıĢ oluyordum. Önceki etkinliklerin Osman Karaaslan ve Asım Kısbet gibi yerli Ģairlerin özel gayretleriyle ve türlü zorluklara göğüs gerilerek yapılmıĢ olmasını da takdirle anmak gerekir. ġimdi yukarıda yapısını sunduğum Belediyenin sahiplenmesiyle daha nezih bir ortamda etkinliklerin sürdürüleceğini görmek, bütün Ģairler ve sanatseverler için geleceğe yönelik bir güven duygusu sunmaktadır. Simavlıları böyle bir demokratik kültürü hayata geçirdikleri için kutlamak ve bütün Türkiye'ye örnek model olarak sunmak gerekir. Belediye BaĢkanı Kasım Karahan ile ikinci kere görüĢürken önceki geliĢimin üzerinden nelerin gerçekleĢme seyrinde olduğunu öğrenmeye çalıĢtım. Güney Yıldızı gibi baĢka Ģirketlerin de yöreye ilgilerini yönelttiklerini, bazı hukuk sorunlarının kısa zamanda çözümlenmesiyle jeotermal elektrik santraline kurucu ortak olabilecekleri bilgisini edindim. Toplu programlarda, Eynal Kaplıcaları ġiir Dinletisinde, BaĢkanlık Makamına yaptığımız ziyarette, resim sergisi açılıĢında, büyük hayır etkinliğinde ve en son ödüllü uğurlama töreninde BaĢkan Kasım Karahan'ın ifade ettiği gibi, ''Kültüre yapılan hizmet kalıcıdır, bizi baĢkalaĢmaktan kurtarıcı, özümüzü koruyucu yaĢamsal önemdedir. Ġlçenin tanıtımında da büyük bir görev üstlenmektedir. Bu yüzden Eynal Kaplıca tesisleri tam doluluk oranında dinlenme ve sağlık hizmeti sunmayı sürdürmektedir.'' ĠLESAM Genel BaĢkanı Mehmet Nuri Parmaksız da, diğer Ģairler gibi, ''Etkinliğin Ģairler arasından çıkarılıp halka da açılması ve gelecek yıllarda uluslar arası bir özellik kazanması gerektiğini'' ifade etti. Ġlçenin büyük kültür mekânlarına ihtiyacı olduğu da böylece görülmüĢtür. Bu arada MHP Kütahya Milletvekili ve yine 1. sıra milletvekili adayı Prof. Dr. Alim IĢık da bir Simavlı olarak Ģairlerin ortamını paylaĢarak kültüre verdiği önemi sergilemiĢ oldu. Etkinlikler süresince uzaktan tanıdığım pek çok Ģairle yüz yüze görüĢmek imkânını buldum. BaĢta Kütahyalı Ġsa Kahraman, Esat Anık ve Kadir Güven olmak üzere, Ġzmir'den sanatçı Engin Çır, ġevki Dinçal, ġerife Çınar, Yalçın Benlican, Özen Gülay Atacan; Bursa'dan ÂĢık Türabi, Temel ġahin, Faruk Ambarcıoğlu, Emin Zeybek; Ġstanbul'dan Saadettin Kaplan, Yusuf Bilge, Necmettin Selçuk, Nedim Saatçıoğlu; Amasya'dan Mustafa Ayvalı; Aydın'dan Abdülkadir Güler, ġükrü Öksüz; Düzce'den Serdar Öncül, Yunus Kara; Karaman'dan Ġbrahim ġaĢma; Gaziantep'ten Yıldırım Katrancı, Pınar Atay; EskiĢehir'den Halil Gürkan; Kırklareli'nden Alaattin Ġkican; Hatay'dan Sevil Mısırlıoğlu; Tokat'tan Hasan Akar; Ankara'dan Celal Oymak gibi Ģairlerle bu vesile ile yakından tanıĢmıĢ oldum. Diğer Ģairleri ise, baĢta ĠLESAM Genel BaĢkanı Mehmet Nuri Parmaksız olmak üzere, Abdullah Satoğlu, Ġsmet Bora Binatlı, Mustafa Firengiz, Ġsa Kayacan, Pehlivan UZUN, Murat Duman, ġemsettin Ağar (Adıyaman'dan), Gülten Ertürk, Ġbrahim Ġmer, Vedat Fidanboy, Ġsmail Tunç, Ergun Veren, Durak Turan Düz ile zaten Ankara'da Bahattin Karagöz olarak tanıĢıyordum. ĠLESAM Bilgesi aynı zamanda benim gibi Rizeli olan Cemal Tuzcuoğulları'nın bu etkinliklere, son anda çıkan bir mazereti dolayısıyla katılamaması Ankara ekibi için bir üzüntü kaynağı oldu. Etkinlikler süresi içinde katılımcı her Ģairden bir Ģiir dinledik. ÂĢık Türabi, sanatçı Engin Çır, saz ve söz ehli Ġsa Kahraman ile birlikte Murat Duman, Faruk Ambarcıoğlu ve Gülten Ertürk'ten solo parçalar, Mustafa Firengiz'den ve Ġsa Kayacan'dan zeybek oyunu izlemek Ģansına sahip olduk. Mustafa Firengiz Hocanın Ġstiklal MarĢının nasıl okunması gerektiği konusunda gençlere verdiği ve bütün Ģairlerin de izlediği kısa ve özlü konferansı da zikretmeden geçemeyiz. Etkinlikler boyunca Kültür Müdürü Mustafa Teneke ve yardımcısı AyĢen Güzel, birer aile ferdi gibi yakın iliĢkilerle katılımcılara ilgi gösterdiler. Kahvaltı ve yemeklerdeki organik sera ürünü domates, salatalık, bal, tereyağ vs. herkesten tam not aldı. Tabii aĢçıların ustalığı da takdire Ģayandı. Hele YeĢilköy Beldesi Değirmen Tesisinde tadılan gözlemeler de unutulamaz. YeĢilköy Belde BaĢkanı Salim Orbay ve Güney Belde BaĢkanı Bekir Çetin ile de sohbet edebildik. Bu arada Pehlivan Uzun'un öğrencisi Final Dershanesi Sahibi Ferit Enes, Kayserili sanatçı Kaya Kuzucu ve Hakan Bey gibi isimlerini hatırlamakta zorlandığım pek çok kiĢinin, bizim AyĢen Güzel'in pek ala fark ettiği gibi, program dıĢına çıkarak ikram ve ilgilerine mazhar olduğumuzu da zikretmeliyim. Simav ġiir ġölenine katılan Ģairlerin Ģiirlerinin bir antolojide toplanacak olması gibi güzel hizmetten dolayı Ģükranlarımı bütün Ģairler adına ilgililere sunmak isterim. Simav'a gelmeden Simav için yazmıĢ olduğum ''Simav Türküsü Yahut Simav Güzellemesi'' adlı Ģiirden iki dörtlükle izlenimlerimi sonlandırmak istiyorum: Burada yeĢil, mavi. Her gönül yeni avda, Toprak yeĢil, gök mavi... Her gönülde ''bir'' sevda. Her yanı tarih dolu, On altı kez toplandı Her zamanı semavi!... Nice Ģair Simav'da... Ġyi ki ben de oradaydım, Simav'daydım. Ġyi ki bu güzellikleri yaĢadım ve ölünceye kadar unutmadan hatırlayacağım. Selam ve saygılarımla... VASĠYET Mukaddes topraklardan, ölürsem uzakta, Beni Medine yönünde, gömün olur mu? BaĢımda mezar taĢım olmasa bile, Hatırlayınca ―Peygamber Dostu ― deyin olur mu? Cebinizde para olmasa da olur, Peygamber sevgisiyle dolun olur mu? BaĢınızı sokacak yuvanız olmasa da, Onun kucağını mesken tutun olur mu? Küskünseniz biriyle hemen barıĢın! Üç günü geçirmeyin, sakın olur mu? Kalbinize bakın kin varsa eğer, Üzerine sünger çekin, silin olur mu? Yaranmak gerekirse, Allah‘a yaranın, Ġnançsız kiĢilere, yaltaklanman olur mu? O da kendini kurtaramaz bilirsiniz, Ahirette ―Toprak olaydım ―demeyin olur mu? Ezan okununca Ģöyle bir silkinin, Tevhidi yürekten, duyun olur mu? Daha hele zaman var, sonra da kılarım, Demeden Hakkın davetine, koĢun olur mu? Hac ihtiyar iĢi, benim iĢim olmaz, Diyerek Kâbe‘ye, dil uzatma olur mu? Tutunacaksan Allah‘ın ipine tutun, Büyüye, fala tutunma olur mu? Ġnsanlara gülümsemen sadakadır, Asık suratla gezme olur mu? Dostunun eksiğini sakın arama, Hataları da zaman zaman hoĢ gör olur mu? Bir kere oku Hucurat Suresini, Laf getirip götürme, sakın olur mu? Dedikodunun sana faydası yokken, KardeĢinin etini, yeme olur mu? Yerin sağlam olduğunu, benden iyi bilirsin BoĢ yere kibirlenerek, yürüme olur mu? Gurur Ģeytanı Cennetten attırdı, Haset seni bitirir, unutma olur mu? Birlikte huzur rahmet vardır, Parçalanıp parça parça, olman olur mu? Tefrika çıkaranı Rabbim affetmez, KardeĢi kardeĢe, kırdırman olur mu? Huzur Ġslam‘dadır, baĢka yerde arama, AnarĢi Ģeytanın iĢidir, unutma olur mu? Ġhtiyacın olan ne varsa Kuran‘da var, Gece gündüz sıdk ile oku olur mu? Her canlı durmadan Hakkı zikreder, Dilinden Allah‘ı, düĢürme olur mu? Son anın nasıl olur bilinmez, Azrail‘e karĢı, hazır ol olur mu? Cehennem ateĢi yakıp kavurur, Azabı düĢün, yatma olur mu? Onun yakıtı taĢtır, insandır, Yanında suyunu, götür olur mu? Rabbimin nimeti, bitmez tükenmez, Her daim ona, Ģükredin olur mu? BaĢınıza bir musibet gelince, Eyüp misali, sabredin olur mu? Binlerce kez söyledi, Cuma‘da hoca, Adaleti yerine getirin olur mu? Ġyilik, yardım Ģiarınız olsun, Akrabayı koruyup gözetin olur mu? Çocuklar sizlere Allah emanetidir, Onlara güzel davranın olur mu? Çocuktur tabiî ki hata yapacak, Kalbini o anda kırman olu mu? Peygamberim der,‖Din Nasihat tır‖, Ġyiliği sürekli öğütlen olur mu? KardeĢlerin arasına husumet girerse, KoĢarak araları bulun olur mu? Salih Hocam söyler gözü yaĢlıdır, Onu kötülerden bilmen olur mu? YanlıĢı varsa hoĢgörün affedin, Hesabı sonraya bırakman olur mu? 21 Nisan 2011 Salih AktaĢ KUYUMCULUK VE NĠKSAR’DA KUYUMCULAR M.Necati GÜNEġ ―Değerli metal ve taĢlardan bilezik, küpe vb. süs eĢyası yapan veya satan kimse, sarraf, mücevherci, cevahirci.‖ Güncel Türkçe Sözlük‘te böyle açıklanıyor kuyumcu. Kuyumculuğ‘u ise; ―Kuyumcunun iĢi ve zanaatı, mücevhercilik, cevahircilik‖ olarak açıklıyor Güncel Türkçe Sözlük. Bir de sarraf var. Yine aynı sözlükte Ģöyle açıklanıyor sarraf; ―Mesleği, değerli kâğıt ve metal paraları birbiriyle değiĢtirmek, tahvil alıĢveriĢi yapmak olan kimse; Kuyumcu.‖ Genel olarak baktığımızda; kuyumculuk, değerli maden ve taĢlardan takı ve süs eĢyası yapma sanatıdır. Kuyumcu ise; tüketici isteklerini ve kullanım alanlarını dikkate alarak tasarım yapan, altın, gümüĢ gibi kıymetli metal ve alaĢımları eriterek döküm yapan, plaka veya tel haline getirildikten sonra, iĢleyerek ziynet eĢyası meydana getiren kiĢidir. Kuyumculuktaki mesleki beceri, değerli-değersiz, metal ve metal olmayan ham maddeleri iĢlemek suretiyle sanat eserleri yaratır. Güzel alımlı her takı ve ev eĢyası kullanıldığı zaman seyredende haz duygusu ve ilgi uyandırır. Bu etkiyi fark eden insanoğlu, taĢ devrinde yani metallerin keĢfinden önce kuyumculuğa baĢlamıĢtır. Kuyumculuk, insanoğlunun kendini, çevresini güzelleĢtirme ihtiyacını ve arzusunu karĢılamaktadır. Günümüzde bir kuyumcu neler yapar, sıralayacak olursak Ģunları görürüz: Yapılacak süs eĢyalarını tasarlar ve resmini çizer, platin, altın, gümüĢ veya bunların alaĢımlarını eriterek, hazırladığı kalıba döker, kalıptan çıkan parçalara, tasarıma uygun olarak, dövme, delme, basınç altında tutma, inceltme vb. yoluyla Ģekil verir, tıraĢlama, parlatma, temizleme yöntemleri ile ve kimyasal boyalarla yüzeyleri düzeltir, parçaları bozulmuĢ takıları tamir eder, altın alım satımı yapar. Ġyi bir kuyumcu; dikkatli ve sabırlı, yaratıcı, ellerini ve parmaklarını ustalıkla kullanabilen, Ģekilleri algılayıp, bir resmin ayrıntılarını akılda tutabilen, değiĢik mücevher modelleri tasarlayabilen ve tasarlanan modelleri çizebilme yeteneğine sahip olmalıdır. Bir kuyumcunun kullandığı alet ve malzemeler ise Ģunlardır: Küçük el aletleri; eğeler, penseler, çekiçler, keski ve makas, kıl testere, heĢtek takımı ve zımbaları, örs, düz demir, oluklu demir, mengeneler, malafalar, raspa ve çelik kalemler, kaynak kabı ve çift pergel. Büyük elektrikli motorlu aletler; eritme ocakları, astar için silindir, tel için hadde, vakumlu döküm ocağı, tavlama ve mine fırını, lazer makinesi, zincir makinesi, freze, cila motoru, vibratör (yazı makinesi) ve presler. Niksar‘da, Cumhuriyetin ilk yıllarında, hatta 1950‘lere kadar çeyrek, lira, gıramise ve beĢibirlik gibi altın çeĢitlerinin alım satımını yani sarraflık iĢini kuyumculardan çok Softaoğulları, Topçuoğulları, Darendeliler, TepebaĢılar, Nalbantlar gibi manifaturacılar yapardı. Kuyumcular ise altın, gümüĢ, bafon gibi değerli metallerden bilezik, yüzük, küpe, gerdanlık, kıstı, kolye, zincir, kemer, muska, hamaylu, at koĢum takımlarının süsleri, tokaları, kamçılar, çeyrek, lira, beĢibirliklere kulp takma, bunların tamirleri ve benzeri iĢleri yaparlardı. NĠKSAR’DA KUYUMCULAR VE KUYUMCULUK M. Hanefi Bostan‘ın, Osmanlı Tahrir Defterlerinde yaptığı bir Niksar Ģehrindeki meslekler tablosunda sarraf (incici, kuyumcu) olarak Müslümandır. Tahrir defterlerinde daha çok Ģehre yeni gelip yazıldığından, eski yerleĢiklere bakıldığında kuyumcu sayısının düĢünülmektedir. araĢtırmada 1455 yılında bir kiĢi görüyoruz ki o da yerleĢenlerin meslekleri daha fazla olabileceği 1873 Trabzon Vilayeti Salnamesi, Canik Sancağı Kazalarının Mamulât ve Mensucatı bölümünde Niksar‘daki kuyumculardan; ―Niksar kasabasında kuyumculuk sanatı olduğu misillü tüfenk ve bıçak dahi imal olunup derun-i kasabada sarf ve civar kazalara dahi götürülüp satılır.‖ Ģeklinde bahsedilmektedir. Turan Özbay, Rahmi Üngör ve H. Salih Tuğlu, arkadaĢları ile Hamidiye Köprüsünde 15 Ağustos 1958 (Zeki Tuğlu ArĢivi.) Niksar‘da, Cumhuriyet dönemindeki kuyumculardan bilgilerine ulaĢabildiklerimiz ise Ģöyle sıralanmaktadır: Rahmi ÜNGÖR (1914-1981); Çilhane (Çepnibey) Mahallesi‘nden olup, bilinen en eski kuyumcu ustalarındandır. Ustası Tokatlı Vartan Ustadır. Niksar‘daki birçok eski kuyumcuyu –ki bunlar H. Salih Tuğlu, Ali Öden, Yusuf Öden, A. Turan Özbay, Öğretmen Alaattin Tılıç vd.yetiĢtirdi. Daha sonra sinema iĢletmeciliğine baĢladı ve ―Sinemacı Rahmi‖ olarak bilindi. Hacı Salih Enver TUĞLU (1912-1970); Çilhane (Çepnibey) Mahallesi‘nden olup, Ustası Kuyumcu Rahmi Üngör‘dür. Aynı zamanda saatçilik de yapıyordu. ÇarĢıbaĢı‘ndaki tek kuyumcudur. Hacı Salih Tuğlu‘nun yetiĢtirdiği kuyumcular yeğenleri Tacettin, Selçuk ve oğlu Zeki Tuğlu‘dur. Ali ÖDEN: Kazancı (Kılıçarslan) Mahallesi‘ndendir. Rahmi Üngör‘ün yanında yetiĢmiĢtir. Ali Öden‘in çırakları ise Yusuf Öden, Kaya Tüzman, Hamza Öden, Ġsmet Öden, Mesut Öden, Engin Öden ve Sefa Tüzman‘dır. Arif GÜL: Kazancı (Kılıçarslan) Mahallesi‘ndendir. Kuyumculuğunun yanında aynı zamanda ĢipĢak fotoğrafçı idi. Dükkânı Orta ÇarĢı‘da idi. Kuyumculuğu bıraktıktan sonra arzuhalcilik yapmaya baĢlamıĢtı. A.Turan ÖZBAY (1915-1973): Hanegâh (Kültür) Mahallesi‘ndendi. Daha çok gümüĢ iĢçiliği yapar, mühür kazırdı. Dükkânı OrtaçarĢı‘da, Ģimdiki Özbay Ticaretin olduğu yerde idi. Yusuf ÖDEN (1921-1994); Kazancı (Kılıçarslan) Mahallesi‘ndendir. Ustası aynı zamanda amcası olan Ali Öden idi. Dükkânı Orta ÇarĢı‘da Ģimdiki Halk Bankası‘nın karĢısında idi. Ziya Öden ve Sefa Tüzman‘ı yetiĢtirmiĢti. Hamza ÖDEN (-); Kazancı (Kılıçarslan) Mahallesi‘ndendir. Ustası aynı zamanda amcası olan Ali Öden idi. Dükkânı Kepçeli ÇeĢmesi‘nin üstünde idi. Daha sonra diĢçiliğe geçti ve protez diĢ yapımına yöneldi. Ġsmet ÖDEN (-); Kazancı(Kılıçarslan) Mahallesi‘ndendir. Dükkânı Ziraat Bankası‘nın karĢısında idi. Daha çok gümüĢ ve altın tamir iĢleri yapardı. Çırak olarak Kadir Tüzman‘ı yetiĢtirmiĢtir. Tacettin TUĞLU (1932-1990); Çilhane(Çepnibey) Mahallesi‘nden olup, ustası amcası Kuyumcu Hacı Salih Tuğlu‘dur. Amcasının yanından ayrıldıktan sonra Rahmi Üngör‘le ortak oluyor ve OrtaçarĢı‘da, Ģimdiki NGS‘nin yanındaki çalıĢıyorlar. Daha sonra ayrılıyorlar ve kendi dükkânını açarak çalıĢtırıyor. KardeĢi Osman Nuri Tuğlu‘yu yetiĢtirmiĢtir. Kaya TÜZMAN (1930-1985); Kazancı(Kılıçarslan) Mahallesi‘ndendir. Ali Öden‘in yanında yetiĢmiĢ, ancak belediyede iĢe girmiĢ çalıĢmıĢ ve emekli olduktan sonra tekrar eski göz ağrısı olan kuyumculuğa dönmüĢ, iĢyerini açmıĢ ve kuyumcu olarak çalıĢmıĢtır. Mesut ÖDEN (-); Kazancı(Kılıçarslan) Mahallesi‘ndendir ve babası Ali Öden‘in yanında yetiĢmiĢtir. Engin ÖDEN (-); Kazancı(Kılıçarslan) Mahallesi‘ndendir ve babası Ali Öden‘in yanında yetiĢmiĢtir. Günümüzde mesleğini Ankara‘da sürdürmektedir. Osman Nuri TUĞLU(1950); Çilhane(Çepnibey) Mahallesi‘nden olup, ağabeyi Tacettin Tuğlu‘nun yanında yetiĢmiĢ ve ağabeyi ile birlikte çalıĢmıĢtır. Günümüzde kuyumculuğu bırakmıĢ, değiĢik alanlarda aldığı bayilikleri sürdürmektedir. Selçuk TUĞLU (1952-2002); Çilhane (Çepnibey) Mahallesi‘nden olup, Ustası amcası Kuyumcu Hacı Salih Tuğlu‘dur. 1970‘te ustası ölünce Zeki Tuğlu ile kurdukları ortaklık 1998‘e kadar sürmüĢtür. Zeki TUĞLU (1955); Çilhane (Çepnibey) Mahallesi‘nden olup, babası Kuyumcu Hacı Salih Tuğlu‘nun yanında yetiĢmiĢtir. 1970‘te Selçuk Tuğlu ile kurdukları ortaklık 1998‘e kadar sürmüĢtür. Sefa TÜZMAN (1955); Kazancı (Kılıçarslan) Mahallesi‘nden olup, önce Ali Öden, sonra da Yusuf Öden‘in yanında çalıĢarak kuyumculuğun inceliklerini öğrenmiĢtir. Önce babası Kaya Tüzman‘la, Ģimdi ise kardeĢi Kadir Tüzman‘la faaliyetini sürdürmektedir. Niyazi ES (1967); KarĢıbağ Mahallesi‘nden olan Niyazi Usta bu iĢe Tokat‘ta Ali Üzrek Usta‘nın yanında baĢlamıĢ, ancak kuyumculuğu ikinci ama asıl ustam dediği ve halen Tokat‘ta çalıĢan Nurettin Kipman‘dan öğrenmiĢtir. Niksar‘da halen çalıĢmaya devam etmektedir. Ayhan YÜKSEL(1968); Aslen SuĢehrili olan Ayhan Usta, Kapalı ÇarĢı‘da Erzurumlu Ġbrahim Yambul Usta‘nın yanında yetiĢti. 2002‘de Niksar‘a gelerek Kepçeli ÇeĢmesi‘nin karĢısında altın ve gümüĢ tamiratı üzerine iĢyerini açan Ayhan Usta, halen aktif olarak çalıĢmaktadır. ANILARDA KUYUMCU USTALARI 1923 Senesi H. Osman Ġpekçi, Rahmi Üngör(Ayakta), Kemal Ġpekçi, M. Kemal Ġpekçi, Mustafa Ġpekçi. (ġahsuvar Ġpekçi ArĢivi.) Niksar‘daki kuyumcuların bildikleri ve anlattıkları en eski kuyumcu olarak Rahmi Üngör‘ü görüyoruz. Ayhan Üngör, babası Kuyumcu Rahmi Üngör‘ün ustasını ve çıraklığını Ģöyle anlatıyor: ―70 yıl önce güzel Niksar ilçemizde kuyumculuk mesleğinde rahmetli Rahmi ÜNGÖR‘ü görüyoruz. Mesleğini Tokat‘lı kuyumcu Vartan Usta‘dan öğrendikten sonra, Niksar Orta ÇarĢı‘da açtığı dükkânında bu sanatı devam ettirmiĢtir. Kuyumculuğa meraklı, varlıklı bir ailenin tek çocuğu olan Rahmi, Vartan Usta‘nın kuyumculuk sanatını öğretebileceği özelliklere sahip bir kuyumcu çırağı idi. Ġlk dönem getir götür iĢleridir, Vartan Usta bu dönemde Rahmi‘yi hep sağa sola koĢturur; -―Rahmi, gümüĢ lazım, gümüĢ çalıĢması yapılacak, Gülsüm anneye selam söyle, evden gümüĢ getir.‖ - ―Altın üzerine çalıĢmamız olacak Rahmi evden altın lazım getir.‖ Böylece çıraklık devresini atlatmıĢ, yavaĢ yavaĢ iĢi öğrenmiĢ, gümüĢ savatlı yüzük, gümüĢ kamçı, Ģövalye yüzük, hamaylı, gümüĢ bilezik yapmıĢ, altın iĢlemiĢ, niĢan yüzüğü, küpe, zincir, bilezik, altın topuda yapmıĢ, elmas alıp satmayı uygulamıĢtır. Ayrıca altın, gümüĢ üzerinde tamiratlarda da deneyim kazanmıĢ ve ustalığı hak etmiĢtir. Kuyumculuk Tokat‘lı Vartan Usta‘dan Niksar‘da Hacı Müezzin Oğlu Rahmi ÜNGÖR‘e kalmıĢtır.‖ ―Askerden dönen gençlerin dikkatini çeken bir sanat olduğundan, heves ve merak onları da kuyumculuğa yöneltti. Bu dönemde H. Salih Tuğlu, Ali Öden, Yusuf Öden, A. Turan Özbay babamın yanında mesleği öğrendiler ve kendi iĢyerlerini açarak her biri yeni ustalar yetiĢtirdiler. Bunlar normal takı üretiminin yanında mühür kazımak, döküm yapmak, körük çekmek, Ģallıma kullanmak, gümüĢ, altın, bafon üzerine kaynak yapmak, altın liraya ve beĢibirliğe kulp takmak, at koĢum takımlarına gümüĢ ve bafondan süs, toka yapım iĢleri ile ilgilendiler. GümüĢ, altın, elmas iĢleri ile uğraĢtılar; sıkıntılarını rahmetli babam Rahmi Üngör ile görüĢerek hallettiler.‖ Ayhan Üngör, babasının çıraklarını ve onların yaptıkları iĢleri de ilave ediyor; Sadece bu iĢi meslek edinenler değil, özellikle öğretmenlerinde çok ilgisini çekiyordu kuyumculuk. Ġzinlerini Niksar‘da geçiren resim öğretmeni Ġzzettin Tılıç, Hasbi Hoca, öğretmen Alaattin Tılıç, Rahmi ustayı yalnız bırakmazlardı. Adeta kuyumcu dükkânı, bir meslek öğretilen, uygulaması gösterilen bir eğitim yeri idi. Oğulları Ayhan ve Ziya Üngör, dükkânında döküm, kaynak iĢlerinde ve yüzük yapımında, altın ve gümüĢ iĢlerinde yardımcı oldular. Halen kuyumcu mesleğinin üzerimizde derin bir etkisi ve hatırası vardır.‖ Emekli Resim Öğretmeni Ġzzettin Tılıç; ―Kuyumcu Rahmi ağabey çok iyi bir insandı. KardeĢim Alaattin yanında çalıĢmıĢ ve mesleği öğrenmiĢti. Dükkânı kahvehane gibiydi, gider otururduk, sohbet eder, bazen de yardım ederdik.‖ diyerek o günleri yâd ediyor. Osman Nuri Tuğlu; ağabeyi Tacettin Tuğlu‘yu anlatırken; Onun asıl ustasının H. Salih Tuğlu olduğunu, 1957‘de ise Rahmi Üngör‘le ortak olduğunu, Rahmi Usta‘nın kuyumculuğu bırakıp sinemacılığa baĢlamasına kadar birlikte çalıĢtıklarını söylüyor. Kuyumcu H. Salih Tuğlu 1962 Yılı Osman Nuri Tuğlu 1970'li Yıllar O. Nuri Tuğlu kuyumcu ile sarrafın farklı olduğunu Ģöyle açıklıyor; ―Kuyumcu dendiği an branĢ itibariyle yüzük, küpe, kolye, bilezik, gerdanlık vb. yapan veya satandır. Sarraf ise sikkeye bağlı basılı altının alım satımını yapan kiĢiye denir.‖ Sefa Tüzman‘da aynı konuya Ģöyle açıklama getiriyor; ―Kuyumculuk, altın ve gümüĢün zamana uyarlanarak Ģekil verilip, iĢlenmesini ve zarif takılar üretilmesini sağlayan, çok ustalık ve yetenek isteyen, geçmiĢi günümüze aktaran, düğünlerimizde, bayramlarımızda takı olarak kullandığımız ziynet eĢyalarını üreten bir sanat dalıdır. Kuyumcu, altın ve gümüĢü iĢleyerek zengin takı çeĢidine dönüĢtürerek ruh katan, göz nuru döken ustadır. Sarraf ise iĢlenmiĢ hazır malı; beĢli, beĢli yarımlığı, lira ve çeyrekleri (ReĢat, Hamit, Elgazi, çiçekli, çiçeksiz vd.), Cumhuriyet beĢli, yarımlığı ve çeyrekleri, birde halk arasında ziynet takı olarak bildiğimiz gramis, yarımlığı ve çeyrekleri alıp satan kimsedir.‖ Niyazi Es ise kuyumcu ve sarraf arasındaki farkı Ģöyle anlatıyor; ―Kuyumcu dediğin zaman değerli maden ve taĢların iĢlemeciliği ve onlara Ģekil veren, dizayn yapıp kullanılacak Ģekle getiren, değerli takı olarak satıĢa sunan kiĢi ve dükkân kuyumcu olarak geçer. Sarraf ise altını alan satan, ticaretini yapan kiĢidir.‖ O. Nuri Tuğlu, kuyumcunun sanatkâr ruhlu olması gerektiğini söylüyor ve ilave ediyor; ―Kuyumcu sanatkârdır. Ġnsan iĢ baĢında, altın mihenk taĢında belli olur diye bir söz vardır. Kuyumcunun ruhu güzel sanattır. Zaten sanatkârın en büyük özelliği bir malı kendi yapıyorsa ve kendisi beğeniyorsa güzeldir. Eğer beğenmiyorsa bir baĢkasına sunamaz.‖ Daha önceden ve bizim çıraklığımız döneminde kuyumculuk sanatını yapan sanatçıda sermaye yok. Kuyumculuk mesleğine o zamanlar alım satımını yapanlar manifaturacılar var. Softoğlar, TepebaĢılar, Darendeliler, Topçoğlar, Nalbantlar vd. Bunlar lira, gıramise, beĢibirlik alıp satarlardı, küpeyi yüzüğü biz yapardık. Yeri geldiği zaman bunlar kulpunu yapamazlardı bize adet olarak verirlerdi kulpunu biz yapardık. Yeri gelince müĢteriden yüzük parmak ölçüsünü iĢaretlerdik bu altınını manifaturacılardan alırlardı. Bize altını verdikten sonra dökümünü, iĢçiliğini yapar, verirdik. Ama zamanla manifaturacılar günlük fiyatları takip edemediklerinden bu iĢte biraz zayıf kaldılar enflasyona yenik düĢtüler. Bizde bu arada boĢ durmadık sermayemizi biraz daha fazla tutarak üç ila yedi ay arasında Ġstanbul‘a gidip geldik çeĢidimizi çoğalttık. Bu manifaturacılarda malı mal olarak değil de para olarak yazdıklarından dolayı zarar ettiler. Zaten esnafın batıĢ nedeni veresiyedir. PeĢin verenden batan olmaz, veresiye verenden onan olmaz.‖ Ziya Öden, eskiden kuyumcuların kullandıkları takımları Ģöyle sıralıyor; ―Vallahi, o dönemde makineler yoktu. O zamanlar bu iĢler el sanatıyla yapılırdı. Silindir vardı, gümüĢ veya altın çekmeye, o levhayı istediğin miktarda inceltiyordu. ĠĢte kargaburnu, pense, eğe, keski, makas, çelik kalem, maĢa(çifte), bir de Ģaloma ve körük.‖ ġalomayı açıklama ihtiyacı hissediyor ve anlatıyor Ziya Öden; ―Kaynak iĢleminde, metalleri keserken ya da eritirken kullanılan ve alev püskürten araca Ģaloma denir. Ama Ģimdiki tüplü Ģalomalar yok o zamanlar. Körük ve ucunda hava üfleyen bir boru vardı. Boru benzinin içinden geçerdi ve benzin hava karıĢımıyla oluĢan alev, altın veya gümüĢ kaynağını eritir ve yüzük, bilezik ne kaynatılacaksa artık kaynak yapılırdı. Daha öncesinde ise körük yerine ağızlarına bir boru alırlarmıĢ. Önlerindeki idare lambasına benzer ocaktan çıkan alevi boruyla birlikte o kaynağın üzerine üflerlermiĢ böylece kaynağı eritmek suretiyle kaynak yaparlarmıĢ. Hamlaç dedikleri bu üfleme borusu da ilginç bir ĢeymiĢ. Sonrada bu ayaktan körüklü Ģaloma dediğimiz o cihaz çıkmıĢ, o zaman rahat etmiĢti babam. Bak oğlum, rahatlık varmıĢ derdi.‖ Niyazi Es, Ģalomanın bir kuyumcu ustasının vazgeçilmezi olduğunu söylüyor; ―Bir kuyumcu ustası ġalomayla doğar, ġalomayla ölür, yani kocar gider. Ömrü ġalomayla geçer. Bu kadar basit, bir yaĢam tarzıdır o.‖ Niyazi Usta, tezgâhın üzerindeki küçük ĢiĢeleri gösteriyor ve kezzapla tuz ruhu olduğunu söylüyor; ―Kezzap, altının ayarının tespit edilmesinde kullanılır. Her arkadaĢımız bilmez bunu. Kezzap kullanarak altının ayarının anlaĢılması için iyi bir eğitimden geçmek Ģarttır. KapalıçarĢı‘da bunların hazırları da satılır. Onlar daha farklıdır, ufak plastik ĢiĢelerin içindedir. Ancak kezzap kadar sağlıklı ayar tespiti yapılamaz. Altının sahte olup olmadığını anlamak için de mihenk taĢı ve bir takım sıvılar kullanırız. Mihenk taĢı iki çeĢittir. Biri atölyelerde üretilen sıkıĢtırma mihenk taĢı, diğeri ise hakiki mihenk taĢı. Hakikisi bildiğimiz ırmak yataklarında bulunur. En sağlıklı tespit onlarla olur.‖ Kaya Tüzman tarafından yapılmıĢ olan savatlı gümüĢ bilezik, muska ve yüzük. Arka plânda ise hammadde olarak kullanılan gümüĢ paralar. (Sefa Tüzman ArĢivi.) Ziya Öden, babası zamanında bir savatlı gümüĢ bileziğin yapımını Ģöyle anlatıyor; ―Babamların zamanında bu iĢler tamamen el yapımıydı. Onlar hammadde olarak gümüĢ kemerler veya eski gümüĢ liraları kullanırlardı. Önce kalıp hazırlardı. Kalıp toprağını güzelce tavlar ve kalıp yapardı. Daha sonra potada erittiği gümüĢü o kalıbın içine dökerdi. GümüĢ böyle plak halinde çıkardı. Onu da silindirlerden geçirerek çeker ve inceltirdi. ġimdi mesela bir bilezik yapılacak. Plaka halinde inceltilmiĢ olan gümüĢ levhayı o bileziğin ölçüsüne göre keser, ince uzun bir Ģekle gelen gümüĢü böyle çevirir ve bilezik Ģeklini verdikten sonra kaynatırdı. GümüĢ bileziğin üzerine çelik kalemlerle oya oya üzerlerine nakıĢ iĢlerdi. Ondan sonra da çelik kalemlerle oyularak iĢlenen o nakıĢlar üzerine savatlama iĢlemi yapardı. Savat kükürt, bakır ve gümüĢ alaĢımı siyah bir madde idi. O siyah maddeyi eriterek bilezikteki nakıĢ bölümlerine sıvazlardı, yani nakıĢları onunla kaplardı. Bir süre sonra savat sertleĢtikten sonra o bölümleri eğelerdi. Daha önce iĢlediği nakıĢlar savatla kaplanmıĢ olur, siyah süsler, desenler, yaprak ve çiçekler ortaya çıkardı. Daha sonra da bileziği güzelce zımparalar, parlatır ve cilalardı. Böylece harika sanat eserleri ortaya çıkardı. Yüzük, küpe ve diğerlerini de aynı Ģekilde yaparlardı.‖ O. Nuri Tuğlu, döküm yapmak için önce kalıp hazırlanır diyor ve anlatıyor; ―Önce kalıp toprağını güzelce ovalayıp, tavlayacaksın. Birinci kalıbı ve iĢkenceleri hazırladıktan sonra toprağın kalıba yapıĢmaması için iyice ufalanmıĢ kömür tozunu kalıba dökecek ve toprağını koyacaksın. Sonra ikinci kalıba da yine kömür tozu dökersin ve yine toprak koyarsın. Kalıp toprağı üzerinde istenilen Ģekil oluĢturulduktan sonra kalıplar iĢkencelerle sıkılır ve potada körük ve ateĢ yardımıyla eriyik haline getirilen hammadde uygun delikten kalıba dökülür. Daha sonra kalıp açılır, toprak dağıtılarak elde edilen döküm alınır ve yapılacak iĢe göre iĢlenir.‖ Tacettin Tuğlu ve Kadir Tüzman, Sıtkı Aybak'la beraber (DerviĢ Tuğlu ArĢivi.) Kuyumcu Ahmet Turan Özbay, Mustafa Özbay Ġle O. Nuri Tuğlu, bilezik, yüzük, küpenin yanında o dönemde özellikle hamaylu ile muskanın da çok üretilip satıldığını söylüyor ve lehim konusuna değiniyor; ―Bizim o günkü yaptığımız iĢlere bakarsan hamaylu ve muskaları da kendimiz yapardık. Hamaylu kalem Ģeklinde düz silindirik olur. Muska ise üçgen olur. Mesela biz gümüĢ kemer, sarı kemer de yapardık. Ağabeyim yani Tacettin Usta, lehim yapmayı hiç sevmezdi. Bugün hangi kimyagere sorarsan sor altın saf bir metaldir, soy bir metaldir ama altını çürüten lehimdir. Lehimde kurĢun ve kalay vardır, kurĢun altını mahveder.‖ ġevket Selçuk, o zamanlar köstekli saatlerin gümüĢ zincirleri üzerinde takılan küçük parçaların, süslerinde yine kuyumcular tarafından yapıldığını söylüyor. Tokat bileziği deyince Niyazi Usta heyecanlanıyor; ―Niksar‘da, Erbaa‘da, yani ilçelerimizde eski ustalar kalmadı ama Tokat‘ta hala çok iyi kuyumcu ustaları var. Bunlar aynı zamanda Tokat Bileziği ustaları. Tokat bileziği tamamen elde iĢlenen, kalın bir bilezik modeli. Burma Ģeklinde beĢ altı tane burma modeliyle iĢlenen bir bileziktir. Bayağı bir zaman alan, sabır isteyen, emek isteyen, beceri isteyen bir modeldir. Her adam, her ustayım diyen yapamaz. Hata kabul etmeyen ve sipariĢ üzerine bilek ölçüsü alındıktan sonra imalata baĢlanan bir bileziktir.‖ O. Nuri Tuğlu, ağabeyi ile çalıĢırken yaptıkları iĢleri anlatmaya devam ediyor; ―Niksar‘da ilk defa zinciri bölüp, boynu saracak Ģekilde veya küçük altını zincire süs olarak takma iĢini biz yaptık. O zamana kadar bayanlar gıramise lira takıyordu. Biz bunu ne yaptık, piyasadan kaldırdık. Gücü yetmeyene biz kıstı taktık. Mesela bir de top Ģeklinde gerdanlık yapardık. Onun haddesi vardı yani kalıbı vardı. Onu çakma dediğimiz çekiç ile döverdik. Yarım kubbe yaptıktan sonra diğer yarımı karĢılığına getirirsin kaynak yaparsın. Uçlarından deldiğin zamanda tespih tanesi gibi dizersin. Bunların hepsi iĢçilik. Lira, küpeler falan onları yine biz kendimiz yapardık. Önceleri Ġstanbul‘a gidip gelme sorunu yüzünden yüzüklerin kaĢını bile biz kendimiz yapardık. Eskiden Ģarap ĢiĢeleri Ģimdiki soda ĢiĢelerinin renkli oluĢu gibi renkli idi. Renkli ĢiĢeleri bulurduk, ateĢte potaya koyar, eritirdik ve erimiĢ olan camı betona dökerdik. Kalıplarımız vardı ve basardık. Soğuduğu zaman elimize penseyi alıp pıt pıt kırardık. Bazen de rengi daha güzel gözüksün diye yüzüğün yuvasını yaptıktan sonra bildiğin çikolatanın jelatini var ya, jelatini koyardık. TaĢı da üzerine oturtunca rengi daha canlı görünürdü. Yani bizimki bir yönde icat. Marangozların, hızarhanecilerin hızarlarının kaynağını biz yapardık. Malzemesi sert çeliktir, ona sarı kaynak yapardık. GümüĢle sarı karıĢtığı zaman kaynak hem sert, hem yumuĢak olur. Çünkü çelik, sarı kaynak ve gümüĢle olduğu zaman tutar. Önceden tüfekçiler, tabanca tamircileri ve çilingirler vardı. Mesela yırtık Ģarjörün kaynağını onlar değil, kuyumcular yapardı. Altının kardeĢi bakırdır, ikisi birleĢince altının rengi güzelleĢir. Bunun içerisine biraz da gümüĢ katarsan renk yeĢil olur.‖ Selahattin Özbay, küçükken Turan amcasının dükkânında çok çalıĢtığını söylüyor ve bir mührün yapımını anlatıyor; ―Amcamın toprak kalıpları vardı. Sarı metali eritir, toprak kalıplara döker ve mühür elde ederdi. Sonra da isteğe göre kazıcı bir aletle üzerine isim kazırdı. Yine yüzükleri de aynı metotla kalıplarda dökerdi ve çok değiĢik model yüzükler imal ederdi.‖ 1970‘li yıllara kadar kuyumcular özellikle kıĢ aylarında kamçı ve koĢum takımlarının süslerini gümüĢten üreterek çevre il ve ilçelere pazarlarlardı. ġevket Selçuk, o dönemlerde koĢum takımlarının süslenmesinin moda halinde olduğunu söylüyor ve anlatıyor; ―Atların, dizgin, göğüslük aĢırtması ve eğer takımları üzerine gümüĢ kaplamalı süs parçalarını yaparlardı. 1960 senesinden önce bunlar gayet modaydı. O zamanın en lüks otomobil ve binek vasıtaları atlardı. Zevk sahibi olan kimseler, ağalar, beyler binek atlarını yük taĢımada, tarlada ve çiftçilikte çalıĢtırmazlar, onlara gözleri gibi bakarlar, koĢum takımları çok süslü olurdu. Kuyumcuların imal ettikleri süsleri, saraçlar koĢum takımlarının deri kısımlarının üstlerine monte ederlerdi ve bunlar birbirleri ile koordineli olarak çalıĢırlardı.‖ Sefa Tüzman, koĢum takımlarına takılan bu süsleri ve özelliklerini Ģöyle açıklıyor; ―O zaman ustalarımız boĢ zamanlarında, özellikle kıĢ aylarında at binenlerin zevklerine göre kamçı ve koĢum takımlarının süslerini gümüĢten üreterek çevre il ve ilçelere; Ordu, Fatsa, Aybastı, Ünye, Erbaa, ReĢadiye ve köylerine yapıp satarak ayrı bir üretim ve iĢleme kolu icra etmiĢlerdir. Kuyumcunun, koĢum takımı için yaptığı süsler 116 ile 136 arasında değiĢen parçadan oluĢmaktadır. KoĢum takımı; kamçı, dizgin, eğer, alınlık ve göğüslükten oluĢurdu. Bunları süsleyen 116 ile 136 parçadan oluĢan düğme, akrep, toka vs. kuyumcu tarafından imal edildikten sonra saraciyede koĢum takımına takılırdı. Bu sayı isteğe göre 200 parçaya kadar da çıkardı. Bu da baĢlı baĢına bir sanat olup Ģimdi tamamen yok olmuĢ, fabrikasyona dönmüĢtür. Bir kamçı Ģu iĢlem sırasıyla imal edilirdi. Levha haline getirilmiĢ gümüĢ çekilir ve belli bir oranda inceltilerek, bir el tutum yuvarlaklığında Ģekillendirilip kıvrılır. Bunun iki baĢına bir lira büyüklüğünde iki tane top yapılıp kaynatılır. Topun birinin ucuna beĢ santim uzunluğunda, el tutum kalınlığında bir parça kaynatılır. Bir beĢ santim daha ayrıdan kamçı takım baĢlığı el tutum kalınlığı kadar yapılır. Orta süs olarak ta takriben otuz santim uzunluğunda, yedi milim geniĢliğinde gümüĢ bir levha yapılır, bu helezon Ģeklinde kıvrılır. Bu iĢlemler el iĢlemesi ve savatla süslenir. Kamçının birleĢtirilmesinde ana parça el tutum kalınlığında, 40-45 santim uzunluğunda, çok düzgün, tercihen kızılcıktan yapılmıĢ değnek, tutum toplarıyla kamçı ucuna girecek Ģekilde ayarlanır. Kamçı ucu ve topların içerisine karasakız eritilerek dökülür. Değnek, içi karasakız dolu olan her iki baĢtaki toplar ve kamçı baĢına takılır. Karasakız donduğunda o değnek bir daha oradan çıkmaz. Değneğin açıkta kalan kısmına ince siyah keçi derisi çok zarif bir Ģekilde yapıĢtırılır. Onun üzerine helezon Ģeklinde hazırlanmıĢ olan, iĢlenmiĢ gümüĢ levha sarılır. Sonra saraciyeye götürülerek kamçı ucu örülür, Ģaplağı takılır ve kamçı tamamlanmıĢ olurdu.‖ Kuyumculuğu Ġstanbul KapalıçarĢı‘da öğrenen Ayhan Yüksel, KapalıçarĢı‘yı bakın nasıl anlatıyor; ―KapalıçarĢı anlatmakla bitmez ama üretici olarak anlatırsak kendi imalathanelerimiz hanlardadır. Bizim için 25 m² bir yer imalathanedir, yani yeterlidir. Sabah 7³º da girer, akĢam 8³º da çıkarız. KapalıçarĢı‘ya giren birisi bizi görmez, biz ıĢıl ıĢıl parlayan vitrinleri olan dükkânlarda olmayız. Oralarda kuyumcular bekler yani satıcılar bekler. Biz imalat ve tamir iĢine bakarız. Ġmalat konusuna gelirsek yüzükçü ayrıdır, bilezikçi ayrıdır yani hepsi ayrıdır. KapalıçarĢı‘da bu sanatların hepsini bilen insanlar azdır yani. Eskiden el emeği göz nuru vardı ama Ģimdi dökümhanelerde 100 ile 300 arası yüzük birden çıkar. Biz bunu Niksar‘da da yapıyoruz ama genelde dökümü Ġstanbul‘da yaptırıp, geriye kalan iĢlemi burada bitiriyoruz. Ayhan Usta, çıraklık dönemini Ģöyle anlatıyor; ―Küçük yaĢta baĢladık bu iĢe. Eskiden hep hazır olda beklerdik ustamızın yanında. Bir sene boyunca gözlem yaptım, izledim. Sonra ufak tezgâha geçtim. Ġlk yaptığım iĢ bakırdan bir yüzüktü. Ġlk önce ucuz maddelerde alıĢtırma yaptım, sonra elim kaynağa alıĢtıkça gümüĢ altın iĢler yapmaya baĢladım. Ama gözümüz devamlı ustamızın elindeydi. Ustamın yanında 4 sene tamir yaptım ve malzeme ürettim. Daha çok tamirle uğraĢmaya baĢladım, tamir baĢtan yapmaktan daha zordur. Niyazi Es, çıraklık dönemi anlatıyor ve ustasına hala saygıda kusur etmediğini söylüyor; ―Çırağın görevi ilk bir iki sene sadece temizlik iĢiyle uğraĢmaktır yani dükkânda her türlü temizlik; altın temizliğinden tutun da cam, duvar tüm temizlik olayını çırak yapmak zorunda ve bir iki sene içerisinde bunun profesörü olmak zorunda. Bu iĢler ustanın yapacağı iĢler değil, çırağın iĢidir. Bu arada temizlik olayını yaparken bankonun arka tarafında ustanın bir köĢesinden gözlem yapar, almak satmak, müĢteri ile nasıl ilgileniliyor, müĢteriye nasıl hitap edilir bunları gözlemler. Daha sonra usta Ģu nedir? Usta bu nedir? YavaĢ yavaĢ soru sormaya baĢlar ama usta iki söylerse bir kızıyor. O dönemler geçiyor ve 15 yaĢından sonra kalfalık, tezgâhta alıĢ veriĢ yapma potansiyeline ulaĢılıyor. Benim ilk ustam Ali Üzrek idi. Ben onun yanında bir sene çalıĢtım. Kendisi biraz temizlik hastasıydı. Ondan da bize bulaĢtı. Sonra ben baĢka bir ustanın yanına geçtim. Asıl iĢimiz yani kuyumculuk maceramız On beĢ On altı yaĢlarında Nurettin Kipman Usta‘nın yanında baĢladı. Nurettin ustanın yanında baĢladım ama o dönemde birden bire tamiri kimse göstermez yani eski dönemlerde hemen mesleği öğreneyim, tezgâha geçeyim öyle bir mantık yok. Öncelikle hizmetini yapacaksın, eziyetini çekeceksin ondan sonra. Usta hiç bir iĢ yaptırmaz, baktığınız zaman kızar, git kapıda bekle der, birden öğretmez. O dönemler öyleydi. Mesleğin hizmetini yapayım, öyle birden öğreneyim yok, biz gizli gizli, usta dükkânda olmadığı zaman iki teli uc uca kaynatmak, penseyle bir Ģeyi bükmek gibi iĢleri kaçak kaypak yapardık. Usta geldiğinde tezgâhın baĢında durmak mümkün değil, eski dönemlerde öyleydi. ġimdiki gençler gibi değil, ben kırk dört yaĢındayım, hala ustamın karĢısında sandalyede oturamam, sigara içemem, önümü iliklemeden duramam, halen bu Ģekilde devam eder. Çünkü o dönemde ki anlayıĢımıza göre usta, baba yarısıdır. Babadan sonra, amcadan önce gelir usta. Bir sanat öğreneceksen, ticarete atılacaksan, el sanatı öğreneceksen babadan sonra usta gelir. O mantıkla büyüdük, o mantıkla çalıĢtık.‖ Zeki Tuğlu, daha önceleri kendi yağları ile kavrulan kuyumcuların, 1960‘lı yıllarda iĢler büyüyünce Ġstanbul‘a gidip, oradan getirmeye baĢladıklarını söylüyor ve KapalıçarĢı‘daki gayrimüslim ustalarla olan iliĢkilerini anlatıyor; ―Babamlar, Ġstanbul‘a mal almaya giderken diğer kuyumcularla birlikte giderlerdi. ArkadaĢlıkları çok iyi idi. Tokat‘tan gidiliyordu Ġstanbul‘a. Bu yolculuklar genelde beĢ altı kiĢilik gruplar halinde oluyordu ve diğer tüccarlar da katılıyordu bu yolculuklara. Selçuk Tuğlu ile çalıĢırken Ġstanbul‘dan mal alırdık ama aynı zamanda tamiratta yapıyorduk. Ġstanbul‘la iliĢkilerimiz Ģöyle olurdu. Biz hem biriktirdiğimiz altın hurdası ve hem de satıĢlardan elde ettiğimiz nakit parayla Ġstanbul‘a gidip, külçe altın alır ve sipariĢlerimizi verirdik. SipariĢlerimiz bilezik, küpe, yüzük, gerdanlık, kıstı(Küçük altınların dizili olduğu zincir takı), kordon, zincir, yani kuyumcuya çeĢit olarak ne lazımsa her Ģey olurdu. Üç gün içerisinde bunlar hazır olurdu ve malımızı teslim alırdık. O zamanlar kalemkâr adı verilen ustalar vardı. Motifleri bileziklere kalemle onlar iĢlerdi. Sonra bu iĢ tamamen makineye döndü. Belli özel sipariĢler haricinde kalemkârlık iĢi de bitti. Artık bilgisayarda çizilen motifleri makineler seri halde yapıyorlar. Bizim çalıĢtığımız ustalar genelde gayrimüslim olup, Ermeni ağırlıklı idi. Rum ustalar daha azdı. Hepsi de dürüst insanlardı. Özellikle kuyumculukta zaten doğruluk, dürüstlük çok önemlidir. Gayrimüslimler memur asker olamadıkları için sanatkâr oluyorlardı. Ġstanbul‘da aslen Zileli olan Niyazi Es, tezgâh baĢında.(Necati GüneĢ ArĢivi Toros Apik isimli bir ağabeyimiz vardı. KapalıçarĢı‘da zincir ustası ve imalatçısı idi. KapalıçarĢı‘da hem atölyesi hem de kuyumcu dükkânı vardı. ġu anda Kanada‘da yaĢıyor ve iki oğluyla birlikte kuyumculukla uğraĢıyor. Halen her Ramazan ve Kurban Bayramında telefon açıp benim, eĢimin ve çocuklarımın bayramını kutlar. Ben de onların Yumurta Bayramını(Paskalya) kutlarım. Kendisini rahmetlik ağabeyim gibi severim.‖ Ahmet Altıkulaç, o zamanlar çevre ilçelerin pazarlarına kuyumcularında gittiğini anlatıyor; ―Kuyumcu Tacettin Tuğlu ile Erbaa, ReĢadiye gibi çevre ilçelerin pazarlarına giderdik. Tacettin‘in küçük bir tablası vardı. Tablada bafon yüzükler vardı, onları satardı. Pazarlara öyle altın, gümüĢ yüzükler götürmezdi. O dönemde pazar müĢterisinin altın veya gümüĢ yüzük alacak parası da yoktu zaten.‖ Ziya Öden ise ailece PerĢembe Yaylası‘na çıktıklarını, hem yayla yaptıklarını hem de babası Yusuf Öden‘in dükkân kiralayarak yaz boyunca kuyumculuk mesleğini orada icra ettiğini anlatıyor; ―Babam PerĢembe yaylasından ev almıĢtı. Bir de dükkân kiralardı. Okullar tatil olduktan sonra Haziran OnbeĢ‘te çıkardık, yaz boyunca kalır, Eylül OnbeĢ‘te Niksar‘a dönerdik. PerĢembe Yaylası‘na gitmek için 10 tane at tutardı babam. O zaman araba yoktu. Atlar Aybastı tarafından gelirdi. Atların birisine yataklar sarılırdı. Birisine annem binerdi, diğerine de babam. Biz üç kardeĢtik. Atın iki tarafına iki sandık koyarlardı, iki kardeĢim o sandıklara ben de ortaya otururdum. PerĢembe Yaylası‘na Zera‘dan ağrı giderdik. BaĢçiftlik‘in altındaki yayladan KarabaĢ Yurdu derlerdi, oradan PerĢembe‘ye tam 8 saatte giderdik. Sabah çıkardık, akĢam PerĢembe‘ye inerdik. Atlarla giderken birçok defa attan düĢtüğümü hatırlıyorum, yağmur yağar, atlar kayar veya ürkerdi. Yaylaya varınca evimizi açar, yerleĢirdik. Dükkân da tutardı babam. Her yaz mutlak 3 ay hem çalıĢırdık, hem yayla yapardık. Onun için Aybastı‘lı Ordu‘lu çok ahbaplarımız vardı. Babam orada hem imalata devam ediyor, hem de satıĢ yapıyordu. Babam nasıl alıĢtıysa alıĢmıĢ, Niksar‘daki kuyumculardan bir tek babam çıkıyordu PerĢembe Yaylası‘na. 1950‘den 1966‘ya kadar 16 yıl sürekli çıktık. Hatta son beĢ altı sene de kamyonla çıktık. Kamyonla gidiĢlerimizde ReĢadiye üstünden Bereketli, Bozcalı‘dan ağrı PerĢembe‘ye geçerdik.1966‘da babam artık yayla iĢi yeter dedi. ĠĢi sarraflığa döktü, o evi sattı ve bir daha da PerĢembe Yaylası‘na çıkmadı. Ama ben zaman zaman çıkarım PerĢembe Yaylası‘na. O bölgede çok çocukluk arkadaĢım var, onları ziyaret ederim. Hatta ninemde orada vefat etmiĢti, onun da mezarı orada. PerĢembe yaylası çok güzeldir, gezip görmek lazım.‖ Yusuf Öden ile Hamza Öden (Ziya Öden ArĢivi) Sefa Tüzman, Niksar‘daki kuyumcuların sadece ustaçırak değil aynı zamanda akraba olduklarını söyleyerek her zaman tatlı bir rekabet halinde olduklarını anlatıyor; ―Niksar‘daki kuyumcular sadece usta-çırak değil aynı zamanda amca, kardeĢ, yeğen iliĢkisi içerisinde olduğundan aralarındaki samimiyet hiçbir zaman ustaçırak iliĢkisini aĢacak boyutta olmamıĢtır. Aralarında yukarıdaki iliĢkiler olsa bile çok tatlı usta-çırak iliĢkileri rekabet halinde devam etmiĢ, incitici, kırıcı hiçbir üzücü olay aralarında geçmemiĢ, saygı sevgi içerisinde kuyumculuk sırrını ebediyete intikal ettirmiĢlerdir.‖ Osman Nuri Tuğlu, esnaflar arasındaki yardımlaĢmayı, güveni ve ĢakalaĢmaları hoĢ bir anı olarak anlatıyor; Niksar esnafında iliĢki çoktu. Herkes birbirine yardımcıydı. Bir çırak dört beĢ dükkâna bakıyordu. Güven vardı, dürüstlük vardı. Bugün çocuklarıma da söylüyorum. Dedelerimizin, babalarımızın yaptığını çekiyoruz diye. Niye çekiyoruz? Eskiden bankamı vardı? Köylü gelirdi: ‗ġu para sende kalsın‘ derdi. Emaneten bırakır, dedelerimiz o parayı çalıĢtırırdı. ġimdi köylü senden para alıyor, o çalıĢtırıyor. Devir değiĢti. Eskiden senetten korkan vardı, Ģimdi kimse yok. Eskiden birbirlerine ödünç para vermeler, mal vermeler vardı. ġimdi onların hepsi kalktı. Çünkü ne demiĢler: ‗Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu‘ hikâyesi. Eskiden benim çocukluğum da esnaf dükkânını erkenden açar, çorbası dükkâna gelirdi. Bu esnada tanıdık biri gelir, ne getirmiĢ, ne gelmiĢ bahanesiyle bir avuç tuz koyardı. Yahut da çorbaya el kordu. Bunlar samimiyetten. Eskiden neydi Niksar‘ın usulü; kıymanı, pastırmanı, sucuğunu yapardın, tursunu yapardın, pekmez yapılırdı. Öyle kasaptan kıyma alıyım yok. Pastırmadan, kıymadan, hangisinden olursa fırıncıya verilir, pide vs. yapılıp, hep beraber yenilirdi. OrtaklaĢa tava falan yapılırdı, Ģimdi hiçbiri yok. Eskiden ustalarımızın, büyüklerimizin bırak dükkânlarını, gittikleri kahvehanelerin-ki ilk aklıma gelenler KeĢfi Kahvesi, Arasta Kahvesi, Kara Ahmet‘in Kahvesi, BaĢkâtip‘in Kahvesi, Gaganların Kahvesi vs.- önünden bile geçerken kendimize çeki düzen verirdik.‖ Zeki Tuğlu, babası Hacı Salih Tuğlu‘nun çarĢıdaki komĢularını sıralıyor; ―Babamın çarĢıdaki komĢuları Bakkal Hacı Özgen, Manav Nuri Böncü, Yücel Çor‘un babası Ahmet Çor elektrik iĢleriyle uğraĢırdı. Emin Çor manifatura ve ayakkabı iĢi yapardı. Bakkal Zekeriya Kefeli, Ceviz iĢi yapan Süleyman Kipeci, Berber Mahmut Uslu, Lokantacı Hamit Özyurt vardı. Balıbeyler bakkal, Topçuoğlu Ahmet Güven manifaturacı idi. Babam konuĢmayı pek fazla sevmezdi. Daha çok iĢiyle ilgilenirdi.‖ Ancak Ahmet Altıkulaç, genç bir esnafken Hacı Salih Tuğlu ile komĢu olduğunu ve O‘nun kendilerine güzel nasihatlerde bulunduğunu söylüyor ve anlattığı bir esnaf hikâyesini naklediyor; ―Sekiz On komĢu bir arada oturuyorduk. Kuyumcu Hacı Salih ağabeyimiz iĢyerlerini sık sık kapatıp giden dükkân komĢularına atfen bize bir anı anlatmıĢtı. Bir kuyumcu ile bir terzi karĢı karĢıya komĢuymuĢ. Terzi her diktiği elbiseden kumaĢ artırıp, karĢısındaki kuyumcu komĢusuna: ―KomĢu, hooop!‖ deyip, çekmecesine kumaĢın artığını atar, sonra da dükkânını kapatıp gider gezermiĢ. Giderken de kuyumcuya: ―Haydi, biraz gezip hava alalım‖ dermiĢ. Kuyumcuda: ―Bu dükkân benim ekmek teknem, bırakıp gidemem‖ der ve iĢ yerinden ayrılmazmıĢ. Bir böyle, iki böyle, terzi kumaĢ artıklarını biriktiriyor ve her seferinde kuyumcuya takılıyormuĢ. Günler böyle geçerken bir gün bir vatandaĢ kuyumcuya gelmiĢ. Çantasından altından yapılmıĢ, çok eski kol Ģeklinde bir heykel çıkarmıĢ ve kuyumcuya bunu satmak istediğini söylemiĢ. Kuyumcu bunun antika olduğunu anlamıĢ ve cüzi bir paraya bu antika kolu satın almıĢ. Satıcı vatandaĢ gittikten sonra, karĢısındaki durmadan kendisine takılan terziye bağırmıĢ: ―KomĢu, bak!‖ demiĢ, ―Senin kırk hopuna, benim bir hopum bedel oldu ve geçti‖. O sırada ütü yapmakta olan terzi, o anı ve antika kolu görünce, elindeki kömür ütüsünü dizine çarpıp, dizini kırmıĢ. Kuyumcu da: ―Esnafın bir ayağı kırık olacak, dükkânını bekleyecek‖ diye nasihat etmiĢ.‖ Günümüzde Niksar‘daki kuyumculara baktığımızda yukarıda anlattığımız Ģekilde bir kuyumcu imalatçısının olmadığını görüyoruz. Ancak iki ustayı burada ayırıyoruz. Bunlar Niyazi Es ve Ayhan Yüksel. Niyazi Es, günümüzde hem kuyumcu tamircisi, hem de sarraf olarak hizmet vermektedir. Ayhan Yüksel ise donanımlı atölyesi ile hem kuyumcu tamircisi, hem gümüĢçü olup aynı zamanda alım satımlarını da yapmaktadır. Niksar‘daki diğer tüm kuyumcular ise sarraf niteliğinde olup, sadece alım satım yapmaktadırlar. Sarraf kuyumcuları Ģöyle sıralayabiliriz: Mahmut Aybak Aybak Kuyumculuk Niyazi Es Elif Kuyumculuk Ramazan Öztürk Çamiçi Kuyumculuk Mehmet Hekimoğlu Hekimoğlu Kuyumculuk Hasan ve Mehmet Güven Güven Kuyumculuk Nursen ve Muharrem Serin Has Kuyumculuk Sefa Kadir Tüzman KardeĢler Kuyumculuk Onur ġen Safir Kuyumculuk Mehmet Öden Sarraf Kuyumculuk YaĢar Bıçak AkkuĢ Kuyumculuk Mahmut Ergüden Merkez Kuyumculuk Zafer Dipova Görkem Kuyumculuk Salim Bıçak AkkuĢ Kuyumculuk2 Tufan ġahin ve Oğulları ÖzkardeĢler Kuyumculuk Ġrfan Hasan Güzel Güzel Kuyumculuk Ahmet KarataĢ KarataĢ Kuyumculuk Ayhan Yüksel Yunus GümüĢ Niksar‘daki kuyumcuları anlattığımız yazı dizimizi bir kuyumcu hikâyesi ile sonlandıralım. KUYUMCU Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiĢtirdiği öğrencisinin seviyesini öğrenmek ister. Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip iri bir nesne verip: ―Oğlum‖ der, ―Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir. Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye baĢlar. Ġlk önce bir bakkal dükkânına girer ve ―ġunu kaça alırsınız?‖ diye sorar. Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir; sonra: ―Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın‖ der. Ġkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taĢa benzettiği nesneye ancak bir beĢ lira vermeye razı olur. Üçüncü defa bir semerciye gider: Semerci nesneye Ģöyle bir bakar, ―Bu der ―benim semerlere iyi süs olur. Bundan ―kaĢ dediğimiz süslerden yaparım. Buna bir on lira veririm.‖ En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce yerinden fırlar. ―Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden buldun?‖ diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. ―Buna kaç lira istiyorsun?‖ Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?‖ ―Ne istiyorsan veririm.‖ Öğrenci, ―Hayır veremem.‖ diye taĢı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya baĢlar: ―Ne olur bunu bana satın. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim.‖ Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker. Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karıĢıktır. Böylesi karıĢık düĢünceler içinde geriye dönmeye baĢlar. Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruĢturarak bir lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her Ģeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kiĢiler. Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir ĢaĢkınlık içinde baĢından geçen macerasını anlatır. Bilge sorar: ―Bu karĢılaĢtığın durumları izah edebilir misin?‖ Öğrenci: ―Çok ĢaĢkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum, kafam karmakarıĢık‖ diye cevap verir. Bilge hoca çok kısa cevap verir: ―Bir Ģeyin kıymetini ancak onun değerini bilen anlar ve onun değerini bilenin yanında kıymetlidir.‖ Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden kuyumcular mutlaka vardır. Mesele kuyumcuyu bulmaktadır… KAYNAKLAR: ÇAKIR, CoĢkun; 19. Yüzyılda Bir Anadolu ġehri Niksar, s. 144, Alfa Yay., Ġstanbul, 2001. BOSTAN, M. Hanefi; XV. Ve XVI. Yüzyıllarda Osmanlı Yönetiminde Niksar ġehri (1455-1574), XIII. Türk Tarih Kongresi Bildirileri, III. Cilt III. Kısım, s. 24, TTK Yay., Ankara, 2002. 1873 Yılı Trabzon Vilayeti Salnamesi, Canik Sancağı Kazalarının Mamulât ve Mensucatı Güncel Türkçe Sözlük, http://tdkterim.gov.tr www.altinsepeti.com www.gecekahvesi.org KAYNAK KĠġĠLER: Burhanettin ÖZBAY Ġzzettin Tılıç Ahmet ALTIKULAÇ Ayhan ÜNGÖR Ziya ÖDEN ġevket Selçuk Osman Nuri TUĞLU Selahattin ÖZBAY Sefa TÜZMAN Zeki TUĞLU Niyazi ES Ayhan YÜKSEL 1923 1945 1923 Niksar 1934 1938 1944 Niksar 1950 1952 1955 1955 1967 1968 Niksar Niksar Niksar Niksar Niksar Niksar Niksar Niksar Niksar Ġstanbul ANADOLUNUN SESĠ: CAHĠT KÜLEBĠ AĢina sesidir Anadolu‘nun Bayraktaki aldır Cahit Külebi… O‘dur kılavuzu Tokat yolunun Petekteki baldır Cahit Külebi… Düğünde geline beĢli takılır Gelinlik kızlara kına yakılır Tokat Kalesi‘nden Ģehre bakılır DüĢenlere eldir Cahit Külebi… Canik dağlarına bahar gelmiĢtir Karlar eriyince çiftçi gülmüĢtür Sağ kalanlar kalmıĢ, ölen ölmüĢtür Çiçek açmıĢ daldır Cahit Külebi… Sözlere can verir; zurnası sazı Tokat türküleri yürekte sızı Dilinden düĢürmez kızanı kızı Sazımdaki teldir Cahit Külebi… Niksar Kalesi‘nde taĢ dile gelir Sevdalanan bülbül has güle gelir Düğümlenir hasret, aĢk tele gelir Suskun sazı çaldır Cahit Külebi… Tabiata değer merhamet eli ÂĢıklara mesken dağların beli Sulusaray, kadim zaman tüneli Dağdan esen yeldir Cahit Külebi… An gelir Ģair de uykuya dalar Kirpikler ıslanır, gözyaĢı dolar Bozulur bahçeler, gülleri solar Bu ne garip hâldir Cahit Külebi… Arasta çeĢmesi aktı, duruldu Tozanlı köprüsü çoktan yoruldu Tokat denilince hep o soruldu Yüce dağda beldir Cahit Külebi… Tokat sılam, yurdum, yürek yaremdir YeĢilin koynunda Bağ-ı Ġrem‘dir Bir yanı Aslı‘dır biri Kerem‘dir DüĢenleri kaldır Cahit Külebi… Halaylar çekilir, meydan dar gelir Çalar davul zurna Ģirin yar gelir Dağlarda kar erir, nevbahar gelir Bahçemizde güldür Cahit Külebi… Maziyi yâd eder, ağlaĢır çınar ġehit neferlerin yarası kanar Niksar, Çamiçi‘nde akmakta pınar Dağdan kopan seldir Cahit Külebi… Gümenek‘e çıkıp seyre dalmalı Niksar‘a gidip de ceviz almalı Ilıca Köyü‘ne gidip kalmalı Bilmeyene bildir Cahit Külebi… Ballıca Tokat‘ın gülen yüzüdür Hakk dostları Ģehrin gören gözüdür Sözün en güzeli Ģair sözüdür Niksarlıya dildir Cahit Külebi… YeĢilırmak akar, süzülüp gelir Canik Dağı‘ndan kar, çözülüp gelir Güzeller çeĢmeye, dizilip gelir Güğümünü doldur Cahit Külebi… Has bahçede açan gülümüz bizim Söz peteğindeki balımız bizim Onunla çözüldü dilimiz bizim Tokat denen ildir Cahit Külebi… Ulu Cami‘mizde ezan okunur Okunan ezanlar ruha dokunur Gurbete düĢenin boynu bükülür Bükülmeyen koldur Cahit Külebi… Mazi dile gelir, zamanı eĢer Çile kazanında metanet piĢer Erzurumlu Emrah yollara düĢer Hikmetli söz boldur Cahit Külebi… Tokatlının sesi, gülen yüzüdür Tutan elleridir, gören gözüdür Bu toprağın gülü, özün özüdür Ne sağ ne de soldur Cahit Külebi… Nihat MALKOÇ BABAM HALĠS CĠNLĠOĞLU M. Ali CĠNLĠOĞLU Rahmetliyi anlatmak kadar yazmak da o denli zor. Ona Tokat‘ta hangi pencereden bakarsanız bakınız her yerde mutlaka bir izinin olduğunu görürsünüz. O kendi döneminin ya da o yüzyılın Tokat gezgini her gittiği yerlerde notlar almıĢ yöreyi incelemiĢ, resim çekmiĢ kitaplarına koyabildiğini koymuĢ koyamadıklarının bir kısmını yerel basında okurlarla paylaĢmıĢ, kalanları da notlar halinde arĢivimizde mevcuttur. Babam bana göre Tokat‘ın bilgesi ve belgesidir. Babam, doğa ile iç içe, insanları ve tabiatın bir parçası olan hayvanları severdi. Çocukları da. Çocukları incitmeyi de hiç istemezdi. Bu sevgi yumağı insan tabiî ki etten ve kemiktendi. Onun da tahammülünün bir sınırı vardı, kurallara uymadın mı kızardı. Bizim evde her Ģey programlı disiplinli, ders çalıĢmak, öncelikli idi ama evin temizlik iĢleri bana aitti. Eskiden süpürge, bir de gırgır diye bir temizleme malzemesi vardı. Her ikisini de kullanırdım. Ayrıca yorgan sırımayı da babamdan öğrendim. O da bana çok ağır gelirdi, kadın iĢi olduğu için sanırım. Kurallar sabah saat altıda kalkacaksın: tuvalete gideceksin ihtiyacın olsun olmasın, lavabo da elini, yüzünü yıkayıp ağzını da suyla gargara edeceksin kahvaltıyı hazırlayıp kahvaltıya oturup kahvaltını yapacaksın. Öğle yemeği saat tam on ikide (1960- 72) yılları arası lokantalarda. Ya Cimcim ya da Kuru pençe‘nin Belediye lokantasında öğle ve akĢam) yemekte olacaksın. Yemeğe oturmadan eller yıkanacak, bir çorba, bir sulu yemek, sonra pilav. Yemek arası mutlak su içilir, akĢam yemeği saat on sekizde yenirdi. AkĢam eve dönülür, okul dönemi ise ben ders çalıĢırım, babam kitap okurdu. Saat tam yirmi birde de yatmaya hazırlanır, el ayak yıkanır, diĢler fırçalanır, uykum olsa da olmasa da mutlak yatağa yatılırdı. Bu disiplin bana zor geliyordu. AlıĢık olmadığım için dayanamayıp köye kaçtım. Bir müddet sonra babam Cinlioğlu bana haber yolladı ki hemen gelsin diye… Ama annem benim hasretime doyamadığı için yanında biraz daha kalmamı istedi. Öz babam kendi yöresinde Süleyman Ağa diye bilinen(Süleyman Aydın) benim dünyaya geliĢime sebep olan ama yanında kalmamı istemeyen kiĢi. Beni bağrına basıp evlat edinen babam Halis Cinlioğlu, beni Ģekillendiren dünyaya birçok pencereden bakmamı sağlayan insan. DönüĢüm de hiçbir Ģey olmamıĢ gibi davranan babama mahcubiyetim olmuĢsa da sevgim daha da artmıĢtı. Artık ben kurallara alıĢmaya, kurallarla uyuĢmaya çabalarken babamın da benim safça hallerime hoĢgörüyle bakmaya baĢladığı yıllara girmiĢ, babamla etle tırnak gibi olmuĢ, sıkılganlığım, suskunluğum bitmiĢ konuĢabilen insan olmaya baĢlamıĢtım. Babam bana takılır, ben ona lise yıllarında yaz programları yapardım. Yaz gelince kazma kürek, çalıĢma çantamızı, merhemimizi, yara bandımızı, tebeĢiri, boya kalemini, metremizi velhasıl mezarlıklarda gerekli olabilecek gereçleri alır; Ģu mezarlık senin bu mezarlık benim, nerde tarihi doku var hep bilir gezerdik. Herhangi bir Ģey olacağını sezinlediği an ilgili yerleri uyarırdı ve de takip ederdi. Bu çalıĢmalar benim açımdan bazen haz verirdi. Bazen çok sıkıcı gelirdi. ÇalıĢırken etrafımızda ben yaĢtakilerin gruplar halinde dolaĢtıklarını görünce ben de doğal olarak hayıflanırdım. ÇalıĢmaya gidemediğimiz de, evimizin çok güzel bahçesi vardı, etrafı ĢimĢir, lükstürün çevrili. Babam gülleri budar, bu esnasında dikenler eline batar, elleri kan içinde kalırdı da bana mısın demezdi. Ben hemen ecza dolabına koĢardım. Müdahale ederken yok bir Ģey aslan oğlum derdi. Ot makasıyla otları, ĢimĢirlere, mazı (dediğimiz çamgillerden) ve diğer ağaç türlerine Ģekiller verirdim. Babam yanıma gelir bakar ki terlemiĢim, hemen iĢi bıraktırır, içeri git hemen çamaĢırlarını değiĢtir derdi. Mola vakti o gazetesini okur, ben kütüphanede otururdum. Yemek vakti gelince evden birlikte çıkar birlikte yürürdük. Yürürken eller yanda öyle yürürdüm, tıpkı bir erin komutanının yanında yürüdüğü gibi. Büyüklerin yanında eller cebe sokulmayacağını ta baĢtan tembihlemiĢti. Yaz gelmesini hiç istemezdim. Gelen giden çok olurdu. Kendi akrabalarından, eski öğrencilerinden, araĢtırmacılardan. Gelenlere çay demlerdim. Çayı da iyi demliyordum ki demliğin sonunu getirirlerdi. Yazları daha çok Emine Halam gelirdi. Babamın ablası Mesrur Gürgenç‘in annesi, halamı çok severdim. Beni alır birlikte sinemaya, varsa tiyatroya, konser varsa konsere bazen de konken partilerine götürür bırakırdım. O ara yalnız kalabiliyordum. Bu gibi haller çok olunca babam kızar, ablasına bir Ģey demezdi ama beni uyarırdı. Akrabalarından Osman Amca, eĢi Sadiye Yengemle de çok iyi anlaĢırlardı. Onlar bizi sık sık yemeğe alırlardı. Ben bayılırdım ev yemeklerine Sadiye Yengem de yemekleri çok lezzetli yapardı ki babam baĢkasına yemeğe gitmezdi. Osman Asarkaya babamla kardeĢ çocukları. Onların çocukları da Ersin ve Erol Asarkaya‘lar. Babam bağnaz değildi. HoĢgörülü, hakkında söylenenlerin farkındaydı. Demokrasiye inanan, demokratik özgürlükleri savunan, basın özgürlüğünden yana, kendini ifade edebilen insanı severdi. Ġnsanlara inançlarına göre muamele etmez, herkesi eĢit görür, olduğu gibi kabul eder. DP den 1954 seçimlerinde aday olmuĢ ama yazım hatası sonucu listeye girememiĢ ancak sonraları aynı partinin partizanlığını, ocak baĢlarının valileri bile hiçe saydığını, insanları siyasi kamplara böldüğünü görünce bu davranıĢların ülkeye zarar verdiğini ifade etmiĢtir Babamın bazı çevrelerce eleĢtirildiğini biliyorum. Babam Tokat‘ın diğer ileri gelen o dönemde ZADE denen insanları gibi olsa idi bugün benim de devam ettirdiğim kütüphanesi, yıllarca emek vermiĢ olduğu arĢivi, hele hele bütün zorluklara, tehditlere karĢın oluĢturduğu müze ne olurdu. Ġnsanlarımız bol keseden hep atar. Müzeye koca koca taĢlar nasıl, neyle getirildi. DüĢünsenize o dönem Tokat da kaç araç var. Daha düne kadar postanenin önünde bekleĢen jipler topu topu bir iki tane. Hiç unutmam sene 1964-65. Ders yılı baĢlamamıĢ, okullar yaz tatilinde. Babam, oğlum müzenin envanteri çıkacakenvanter neymiĢ bilmiyorum- müzeye gidiyoruz. Rahmetlik memur Naci Bey, o günkü adıyla hademe Vavrulu Ali Ağabey; baĢka kimse görevli yok. Bana masa gösterdiler, geç otur ben, babamın gözüne baktım. Kafasını eğerek oturmamı iĢaretledi, oturdum. Kendimi daha hiçbir Ģey hissetmeden önüme kocaman kara kaplı bir defter koydular. Müzenin kütük defteri, yani envanter defteri. Daha önceleri, sanırım küçük boy defterlerde kayıtlıymıĢ ki eldeki eserleri o defterlere kaydedilip demirbaĢ numaralar nerden geldiği dönemi vs kayıtlara baĢladım. O yaz tatili GÖKMEDRESEDE geçirdiğim, unutamadığım tatildi. O yaz bitmedi, diğer yaz da devam etti. Geçenlerde müzeye uğradım. Sağ olsun çalıĢanlar iltifat gösteriyorlar, kendilerine teĢekkür ediyorum. Müze müdürü Güven Bey‘i sordum yukarıda dediler yukarı çıktım. Güven Bey telefonla konuĢuyor konuĢma bitti. HoĢbeĢ: Hayırdır?- TaĢınıyoruz.- Nereye? -Sulusokak‘a. Ben de gitmeden, Güven Bey Ģu benim kara kaplı defterlerin bir fotoğrafını çeksem dedim. O da: -Hayır ola? – Hiç, ben bir gün sıkılmıĢım, galiba numaraları mesela 98 yazacağıma 89 yazmıĢım, onların üstünü -o zamanlar bu günkü gibi yapıĢkan kâğıt yoktu- postaneye paketler halinde gelen pulların kenarlarındaki kullanılmayan tırtıĢlı yapıĢkanları alır, yanlıĢların üstüne yapıĢtırarak kullanırdık. Tabi Ģimdi daksil filan var ama babam kullanır mıydı? Babam toplum adına uğraĢ verirken aile içindeki huzursuzluğun giderilmesine katkı sağlamaya çok çaba harcamıĢ, ağabeysi Muhlis Bey‘in eĢinden çok, dıĢarı hayatı ve âlemleriyle bilinen hallerine de çok bozulur ama aile büyüğü diye de ses çıkarmadığı gibi onlara da hizmet etmesine ağabeyi emredermiĢ. Diğer taraftan ablasının da evliliği huzursuz olduğundan, ablasının da sık sık eve döndüğü olunca, evliliğin kendisine de mutluluk getirmeyeceği hissine kapılıyor. Tam da bu bunalım sırasında pansiyon açma fikri geliĢiyor. Pansiyonu açıyor, kirada kalan öğrencileri topluyor ve onlarla birlikte pansiyonda kalarak onlarla bir aile ortamı kuruyor, mütalaalarını yönetiyor. Hafta sonları çevreyi tanıma tanımlamalara katılıyor. Pazar günleri temizlik ve hamam günleri, bu günlere herkes katılır, hamamda kurnalara ikiĢer kiĢi oturtturulur ve herkes birbirini kaytarmadan; sıkıca takip edilerek yıkanmalarını sağlar. Babam bunları anlatırken niye evlenmediğini anlatmıĢ oluyordu. Ama bizim Tokat‘ın insanının iĢi gücü yok ya! Babamla ilgili gereksiz zaman zaman yakıĢıksız ifadeler kullanıldı. Bu insan 1969 ‗ da prostat ameliyatı oldu, bu insan benim babam. Ben, bu insan ölünceye dek hamamda, banyoda sırtını keseledim, lifledim son altı ayında altından aldım. Siz babanıza bakmamıĢ olabilirsiniz ama ben baktım. Bana gelince eĢim Perihan hanımla mütevazı bir hayat sürdürmekteyiz. Zaman zaman ev iĢlerinde ben hanıma, o da bana kütüphanede, arĢiv çalıĢmalarında yardımcı oluyor. Bazen üniversiteye gidemediğime üzülsem de babamın yaĢlılığına rastlayıĢım, onun da benden baĢkasıyla yapamayacağını; insanın bu yaĢa gelince anlayabilmesi, bana niçin üniversiteye müsaade etmediğini daha iyi anlıyor, saygı duyuyorum. ġimdi benim oğlum Oğuz uzakta, hele torunum Mehmet Yiğit ve yenidünya Naz‘ı, görmedim. Hasrete ancak selamlarla yetinmekteyiz. Yalnız Ģunu da yazmadan edemeyeceğim. Servet-i Fünun Dergisi‘nin 29 Mart 1928 PerĢembe 63-13 cilt sah. 309 da Tokat‘ı anlatan bir yazı var. Yazının sonuna doğru hem de Tokat‘ın geliĢmekte olduğunu anlatıyor ―Bu tekâmülün baĢında yılmaz bir azimle çalıĢan Emir Balıoğlu HALĠS TURGUT Bey‘i burada memleket namına yâd etmeyi bir borç addederiz. Kendileri bu kasabanın yetiĢtirdiği yüksek TÜRK münevverlerindendir‖ yüz yıla yakın birileri geliyor rahmetliyi takdir ediyor. Sadece bu yazı elimde. Birçok gezginin, araĢtırmacının, gazetecinin, tarihçinin hatta folklor araĢtırmacılarının mektupları minnettarlığını sunan yazıĢmaları var. Yıllar geçmiĢ Tokat üniversite kenti olmuĢ, ne arayan ne soran. Birçok kez gittim. Hatta birisinde ziraatçı adam demesin mi ―senin kitaplar naftalin kokar‖. Bunları da yaĢadık. Nihayet bir Tokatlı çıktı çıktıda ―PĠR‖ çıktı. GüneĢ medya grubu sahibi Mehmet Aktürk ve çalıĢma grubunun baĢı Hasan Akar Bey‘le beni defaten onurlandıran Cemal Ġncesoyluer, Cihat TaĢkın, M. Necati GüneĢ, Remzi Zengin, Mahmut Hasgül, Kutluhan Saygılı, A. Duran Erdoğan, Hasan Erdem, Ozan Köklünar, Ali Bal beylere teĢekkür ediyorum. OYUNCAKSIZ ÜLKE Ġlhan KOÇGÖZ Oyuncak bir kuĢ verin uçacağım Bir baĢtan diğer baĢa Özgürce; Sapanlamasın amcalar… Oyuncak bir baba istiyorum Hapiste öldü dediler Cesedini göstermediler Oysa arkadaĢları Derilerin yüzüldüğünü söylediler… Ne olur bir anne verin bana Annem gibi güleç Bombalar öldürmesin onu Çelikten olabilir… Ne olur iki oyuncak kol verin bana Ġki de bacak Biri silah tutacak Biri cepheye koĢacak… Ne olur, oyuncak vicdan verin dünyaya Ağabeyimin ayakları kırılırken Ablama neler yapılırken Oynamasınlar kumandasıyla… “AMPERSAND” BĠZĠM NEYĠMĠZ OLUR? Not: Bu yazı, Türk Dil Kurumu, Türk Dili Dergisi, Cilt: XCIX, Sayı: 700, Temmuz 2010 sayısında yayımlanmıĢtır. Ejder ÇELĠK Yazımıza baĢlığımızdaki ―ampersand‖ sözcüğünün anlamını vererek baĢlayalım. Ampersand, ülkemizde son zamanlarda tabelalarda, davetiyelerde, reklamlarda sıkça görmeye baĢladığımız ―&‖ iĢaretinin adıdır. Latince 'and per se and' (ve kendi baĢına ve) ifadesinin zaman içinde bozularak dönüĢmüĢ Ģeklidir.2 Ama bizi iĢaretin adı değil kendisi ilgilendiriyor. Çünkü son zamanlarda yabancı kelime sevenler kelimelerin yanında bu iĢareti de dilimize aktarmaya baĢladılar. ġimdilik sadece tabela, reklam ve davetiye benzeri yerlerde ancak yakında önce genel ağ sohbetlerinde daha sonra da el yazılarında kullanılmaya baĢlanırsa hiç ĢaĢırmamak lazım. 2 Stephan Pollington, Wordcraft: New English to Old English Dictionary and Thesaurus, Paperback Publication, London, 1980 Türkçedeki ―ve‖ bağlacı yerine kullanılan bu iĢaret iki harfin birleĢtirilmesinden oluĢan ve bir kelimeyi tek baĢına ifade eden iĢaretler (logogram) dendir.3 Latincede ―ve‖ anlamına gelen ―et‖ kelimesindeki ―e‖ ve ―t‖ harflerinin birleĢtirilmesiyle oluĢturulmuĢtur. Zaman içinde bazı değiĢikler göstererek günümüzdeki Ģeklini almıĢtır. ĠĢaretin geçmiĢi oldukça eskilere dayanmaktadır. Eski Roma semboller sisteminden geldiği bilinmektedir.4 Pompei‘deki duvar resimlerinde de kullanıldığı görülmüĢtür. Sekizinci yüzyıldan itibaren Batıdaki güzel yazı sanatı (kaligrafi) ürünü el yazılarında çeĢitli tarzlarda5 ilerlemesiyle beraber, güzel yazı sanatçıları (kaligraf) ―&‖ iĢaretini çok sık kullanmıĢlardır. Bunun sebebinin ―ve‖ kelimesinin yazılarda çok sık geçmesinden dolayı iki harfin birleĢtirilerek kullanılmasının getirdiği kolaylık olduğu ileri sürülmektedir. Matbaanın 1455 yılında Avrupa‘ya geliĢiyle beraber, yayınlarda ―&‖ iĢareti çok sık kullanılmaya baĢlanmıĢtır. Kökü Romalılar zamanına dayandığından olacak, Latin alfabesinin türevlerini kullanan diller, ―&‖ iĢaretini de kullanmaya baĢlamıĢlardır. Hatta bazı batı ülkelerinde bu iĢaret, çok benimsenmiĢ, bazı dönemlerde Latin alfabesinin bir harfi gibi görülmüĢtür. Örneğin bazen ―&‖ iĢaretinin Ġngiliz alfabesindeki 27. harf olduğu kabul edilmiĢtir.6 Yakın zamana kadar ABD‘de çocukların kullandığı alfabelerin ―z‖ ile değil de ―&‖ ile bittiği bilinmektedir.7 Ġngilizce‘de ve bağlacı (and) yerine kullanılan bu iĢarete özellikle Ģirket isimlerinde sık rastlanır. Yine Batı ülkelerinde cep telefonlarının yaygınlaĢmasıyla birlikte ortaya çıkan yazıĢmalarda da ―Planned‖ anlamına gelen ―pl&‖ kısaltması gibi bazı kısaltmalarda kullanılmaktadır. Çiftlerden bahsederken de, ―Mr. & Mrs. Jones‖ veya ―John & Silvia‖ vb. kullanılmaktadır. Bazı kullanımları ise zamanla ortadan kalkmıĢtır.8 Bunların dıĢında, film ekipleri listelenirken ―&‖ iĢareti ―ve‖ bağlacından daha yakın bir iliĢkiyi ifade etmek amacıyla kullanılabilmektedir. Ġki yazardan bahsedilirken yazar isimlerinin arasında ―&‖ iĢaretinin konulması, filmin hikâyesini beraber çalıĢarak hazırladıklarını gösterebilirken; yazar isimlerinin arasında ―ve‖ bağlacının kullanılması, filmin hikâyesi üzerinde ayrı ayrı çalıĢtıklarını, belki de hiç bir araya gelmediklerini ifade edebilmektedir. 3 Bazı yazı sistemlerinde her bir kelimeyi ifade ediş için kullanılan işaretlerin genel adıdır. Çin yazısı ve Japon yazı sistemlerinde logogram tekniği kullanılır. Alfabe yazı sistemi yaygınlaşmadan önce logogram kullanan yazı sistemleri çok daha yaygındı. Mısır hiyeroglifi, Maya yazıları, Sümer çiviyazısı gibi günümüzde kullanılmayan yazı sistemleri de logogram kullanmıştır. Ancak herhangi bir yazı sisteminden bahsederken sadece logogram veya sadece alfabe sistemi kullandıkları söylenemez. Mesela rakamlar, “%”, “+” gibi işaretlerin hepsi işaretlerinin hepsi alfabe sisteminde kullanılan birer logogramdır. 4 Robert K. Barnhart, Dictionary of Etymology, Sol Tseinmetz, Mananging Editor, Kanada 1988. 5 “Uncial”, “Insular” ve “Carolingian minuscule” gibi tarzlar. 6 İngiliz yazar Byhtferth’in 1011 tarihinde İngiliz alfabesini anlatan yazısında “&”işareti Latin alfabesinin en sonunda yer almaktadır. 7 M. B. Moore’un 1863 yılında yayınladığı The Dixie Primer, for the Little Folks isimli kitabında da bu özellik göze çarpmaktadır. 8 Türkçe’de vesaire (vs.) anlamına gelen “et cetera” kelimelerinin kısaltması olan “etc.”, “&c.” şeklinde kısaltılmıştır. Bu kullanım 18. ve 19. yüzyıl edebiyatında görülse de, günümüzde nadiren kullanılmaktadır. Bilgisayarlarda kullanılan pek çok yazı tipinde yer alan ―&‖ iĢaretinin günümüzde kullanıldığı baĢka bir alan ise bilgisayar programlama dilleridir. Bu alanda ―ve‖ anlamına gelen mantık iĢleticisi olarak görev yapar. Görüldüğü gibi söz konusu iĢaret ortaya çıkıĢından günümüze kadar bizim içinde bulunduğumuz kültür haznesine hiç uğramamıĢtır. Ġzine ne yazıtlarımızda ne yazmalarımızda rastlanır. Matbaanın ülkemize gelmesinden sonra ve Latin harflerinin kabulünden bu yana çok ender olarak sayılı örnekte rastlanabilir. Ülkemizde Latin harflerinin kabulü ve sonrasında bile bu iĢaretin benimsenmesi ve kullanılması konusu üzerinde durulmamıĢtır. Çünkü yazı dilimizde kullanım sıklığı çok olan ―ve‖ bağlacı aynı zamanda ―ele kolay‖ (pratik) bir sözcüktür. Bunun dıĢında bir sözcük veya Ģekle ihtiyacımız olmamıĢtır. Ancak son zamanlarda bir ölçüde tasarımcıların harf ve sembollerle ifade sanatı ve tekniğini (tipografi)9 sıklıkla kullanmasının etkisiyle ama büyük ölçüde yabancı dil unsurlarının gönüllü yayıcılığını yapanların istekleriyle bu iĢaretin Ülkemizdeki kullanımının belirgin biçimde arttığını görüyoruz. Üstelik bunun gereksiz yere kullanımı tuhaf durumları da ortaya çıkarıyor. Türkçe adlara sahip iki yayınevinin adlarının baĢ harflerinin ortasına bu iĢaret koyulduğunda harflerin Türkçe adları temsil etmesine rağmen Ġngilizce telaffuz edilmesi gülünesi bir durumdur. Peki ya davetiyelere ne demeli? Nikâh davetiyesi basan hemen hemen bütün basımevleri sözleĢmiĢ gibi çiftlerin adlarının arasına bu iĢareti yerleĢtirmeye baĢladılar. Bununla da kalmıyor otel adlarında iki ayrı unsur ifade edilirken (örn.: hotel & resort, resort & SPA vb.), bir iĢletme tabelasında verilen iki ayrı hizmet belirtilirken (örn.: emlak & inĢaat, kürk & deri vb.), internet sitesi içeriklerinde (örn.: hobi & oyun, ), gazetelerin bölüm adlarında (örn.: kadın & moda vb.), firma sahiplerinin adları veya soyadları iĢletme adı yapıldığında (örn.: Meriç & Esen Ticaret vb.) bu iĢaret yaygın olarak kullanılmaya baĢlanmıĢtır. Hatta kullanım tabela ve reklam boyutunu aĢarak birkaç kiĢinin veya yerin ismini sıralarken ard arda kullanılmaya baĢlanmıĢtır. (örn.: Fethiye & Marmaris & KuĢadası vb.) ġimdiye kadar yabancı sözcük kullanmaya hevesli olanlarca her zaman; ―müĢterinin ilgisini çekiyor‖, ―satıĢı artıyor‖, ―kullanımı daha kolay‖ gibi bahaneler ileri sürülmüĢtür. ĠĢte bu örnek bütün bahaneleri boĢa çıkarmaktadır. Arada bu iĢaret var diye kimse bir ürünü tercih etmez, düğün davetiyelerinde bir iĢe yaramaz, kullanımda kolaylığı var deseniz yazılıĢı ―ve‖ bağlacının yazılıĢından daha zor. Geriye kalıyor bahanelerle örtülmeye çalıĢılan gerçek o da bu kullanımların sadece taklit ve özentiden ibaret olması. Taklit ve özenti devri birçok kültürde yaĢanmıĢtır. Ama bizde biraz uzun sürmüĢtür. Daha ne kadar süreceği de belirsizdir. Özgün olmanın özentiden üstün olduğu tartıĢılmaz bir gerçek. Üstelik toplumumuzda kime sorarsanız bu gerçeğin farkında olduğunu görürsünüz. Ancak taklit eden durumuna düĢmemenin, kendi gibi olmanın politikası ve yöntemi iyi kurulamamakta, bu yüzden toplum kendini aslında benimsemedikleri bir tutumun içinde bulmaktadır. Aslında toplumların yabancı bir kültür unsuruna yönelmesi kendinde olanı değerlendirmesinden daha zordur. Ancak bireyin çocukluğundan itibaren yaĢamın tüm alanlarında ―üstün‖, ―ileri‖, ―çalıĢkan‖, ―akıllı‖, ―öncü‖, ―yenilikçi‖ yönünde çağrıĢım yapacak tüm görüntü ve sözlerin öznesi olarak Batı 9 Tahta veya kurşun malzemeyle harf oluşturup bunların yan yana dizilerek kâğıda basılması ile yapılan baskı tekniği olan “tipografik baskı” ismini buradan almıştır. toplumlarının gösterilmesi her yeni kuĢakta birikerek artan ve giderek gelenek haline dönüĢen ―baĢka bir ülkenin insanı gibi olamama aĢağılık duygusunu devam ettirmektedir. Oysa ülkemizin doğusundaki ve batısındaki, zengini ve yoksuluyla, AyĢeleri ve Alileri kendi gibi olma bilincinde birbirine bağlamak ancak cümlelerimizdeki bağlaçlarımızda olduğu gibi kendimize özgü ortak sosyal ve kültürel bağlarımızla olacaktır. NÜKTELER Hüseyin KOÇ Verdiğini alıyor, bizden istemez fazla Can sanki bizimmiĢ de diretiyoruz nazla Öyle bedenler vardır, can bunlara fazla. Kazarlar mezarını, her mezarını kazanın Suyuyla yunur bazen yapıcısı kazanın Emeği boĢa gider, hep kör kuyu kazanın. ġimdiyi değerlendir, yarınlar bizim değil, Gençler dikkat etsinler, ölen hep ihtiyar değil, Ġhtiyarlar sanmasın, genç bunu bilmez değil. Bir serencam göz gördüm, sözden iyi anlatır, Bir suret gördü gözler, her göreni ağlatır. Bir söz duydum erenden, her bir gözü ağlatır. ETKĠNLĠKLERĠMĠZ Zile Yaylakent Festivali ĠLESAM BaĢkanı M.Nuri Parmaksız Ve Prof Dr. Saim Sakaoğlu Erzurumlu Emrah Panelinde Dç. Dr.Tamilla Abbashanlı Erzurumlu Emrah Paneli Niksar Erzurumlu Emrah Paneli Niksar Belediye BaĢkanı Duran Yadigâr ĠLESAM BaĢkanı M. Nuri Parmaksıza Niksar’ın Altın Anahtarını Takdim Ederken N i k s a r E r z u r u m l u E m r a h v e C a h i t K ü l e b i E t k i n l i ğ i NĠKSAR ERZURUMLU EMRAH PANELĠ KÜLTÜR SOFRASI HALĠS CĠNLĠOĞLU TV ÖZEL PROGRAMI Cahit Külebi 2. Memleketime BakıĢ ġiir YarıĢması Sonuçlarının açıklanması Hakkında Basın Toplantısı Saraybosna Müftüsü ve Müftü Yardımcısının KÜMBET Ekibi Ġle Birlikte GüneĢ Medya Grubunu Ziyareti Saraybosna Müftüsü ve Müftü Yardımcısı Ġle Tokat Müftüsü Abdurrahman Koçak’ın Katıldığı GüneĢ TV’de Kültür Sofrası Prg. Tokat Cumhuriyet BaĢsavcısı Mustafa Küçük’ e Veda Ziyareti Elazığ-Ankara-Erbaa Kültür Buluşması Tokat Kent Konseyi Elazığ Tokat Ankara Kültür Buluşması Tokat-Elazığ-Ankara Kültür BuluĢmasına Katılan Elazığ Belediyesi KürsübaĢı Topluluğu Derneğimiz Yayınlarının Üçüncüsü Olan “TOKAT’TAN MISRALAR-2” Kitabı çıktı
Benzer belgeler
ġnsan haddġnġ bġlmelġ
ĠLESAM BaĢkanı ġair Mehmet Nuri Parmaksız, Kapadokya ġairler ve Yazarlar Birliği
BaĢkanı AyĢe Paslanmaz, Tokat ġairler ve Yazarlar Derneği BaĢkanı Remzi Zengin,
Eğitimci Mahmut Hasgül, ġair Ahmet D...