Merhaba Sonbahar 2005 - Kubbealtı Akademisi Kültür Ve Sanat Vakfı
Transkript
Merhaba Sonbahar 2005 - Kubbealtı Akademisi Kültür Ve Sanat Vakfı
Kubbealtı Gençlerinden MERHABA Kubbealtı Akademi Mecmuası'nın ücretsiz ekidir Yayına Hazırlayanlar: Kübra YETİŞ ŞAMLI Şehkâr FAYDA KINIK Dilcû ÖZOTRAÇ Nevnihal BAYAR Tashih: Kapak Tasarım: Dizgi: Nevnihal BAYAR Fikri CUMHUR A. Feyyaz ERKAN Basım: ÖZAL Matbaası Dağıtım: Ali Vâlâ MIZRAK Yazışma Adresi : Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı Köprülü Mehmed Paşa Medresesi Peykhâne Sokak No:3 Çemberlitaş – İSTANBUL Tel: 0 212 516 23 56 Faks: 0 212 638 02 72 Yazılarınız, görüş ve eleştirileriniz için [email protected] www.kubbealti.org.tr Merhaba - Sonbahar 2005 / 1 İÇİNDEKİLER GÜLKIZ ŞİİR Semanur ALTUĞ FAYDA --------- 2 Şehkâr FAYDA KINIK ---------- 25 KÜÇÜK BİR ADIM… BEYAZPERDEDEN S. Devletşah ALHANLIOĞLU ÖZCAN -------------------------- 26 Dr. Gülberk BİLECİK ------------- 6 PRAG: ESKİ ÇAĞLARDA BİR GEZİNTİ… Buğra ŞAMLI ---------------------- 8 ŞİİR Orhan DURSUN ------------------ 13 OKUYORUM Dilcu ÖZOTRAÇ ------------------ 14 KISACA KİM? Şehkâr FAYDA KINIK ---------- 27 BAHAR ANLAMALARI Murat OKTAY ------------------- 29 ŞİİR Kübra YETİŞ ŞAMLI ----------- 32 YÛSUF’UN KOKUSU: FESLEĞEN! GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE KELİMELER Dr. Nevnihal BAYAR ------------- 17 Hüseyin ODABAŞI -------------- 33 SANAL ÂLEM A. Feyyaz ERKAN --------------- 36 FRANSA’DAN BİR YAZI NEŞRİYAT İzzet BİLGİN -------------------- 21 Vedat ÖZSÜLLÜ ---------------- 37 Merhaba - Sonbahar 2005 / 1 SEVGİLİ MERHABA OKUYUCULARI, Bizler kaybetmekte olduğumuz değerlerimize, özellikle de Türkçe’ye sahip çıkmak, dilimizin yozlaşmasına engel olmak istiyoruz. Bu nedenle Reklam Yaratıcıları Derneği’nin Türkçe’ye sahip çıkmak adına başlattığı kampanyayı yürekten destekliyoruz. Bu desteğin sözde kalmaması için bizler de bu konuda çalışmalar yapmak, bir kampanya başlatmak gayesindeyiz. Gerek kampanyanın her sayımızda yer vereceğimiz sloganı, gerekse bu çerçevede yürütülebilecek diğer faaliyetler ilgili olarak fikirlerinizi bizlere ulaştırmanızı bekliyoruz. Sadece yazarlar değil, okuyucular da Merhaba ailesinin birer üyesidir. Türkçe’ye hep birlikte sahip çıkalım. Desteğinizi eksik etmeyin! Fikirlerinizi ulaştırabileceğiniz e-posta adresleri: [email protected] [email protected] [email protected] Merhaba Yayın Kurulu Merhaba - Sonbahar 2005 / 3 4 / Merhaba - Sonbahar 2005 GÜLKIZ Semanur ALTUĞ FAYDA* Bir varmış bir yokmuş, ülkelerin birinde iyilerin iyisi, yetimlerin babası bir bey yaşarmış. Bu beyin bir evlattan başka herşeyi varmış. Gece gündüz dua eder, kendisine bir çocuk bağışlaması için Allah’a yalvarırmış. Bir gün duası kabul olmuş ve vakit tamam olunca beyin karısı nurtopu gibi bir oğlan çocuğu doğurmuş. Bey kırk gün kırk gece ziyafet vermiş, açları doyurmuş, çıplakları giydirmiş, kimin ne dileği varsa elinden geleni esirgememiş. Fakat karısı da, kendisi de bu işe o kadar çok sevinmişler, o kadar çok sevinmişler ki iyi mi yapıyoruz kötü mü diye düşünmeden çocuğun her istediğini yapmaya başlamışlar. Uykusu geldiği yerde han yapılmış, ıslak dediği yerde köprüler kurulmuş. Yıllar yılları kovalayıp çocuk genç bir delikanlı olunca, bey bu ele avuca sığmayan, durdan yoktan anlamayan huysuz oğlana terbiye vermemekle ne büyük kötülük ettiğini anlamış. Ne yapsam ne etsem de bu çocuğun ahlâkı düzelse diye düşünürken, aklına her fırsatta baştacı ettiği erenlerden bir zât gelmiş. Hemen oğlunu da alıp ziyarete gitmiş. Fakat oğlan bu fakir görünüşlü yaşlı adama niçin geldiklerine bir anlam verememiş. Biraz sıkılarak, biraz tepeden bakarak lûtfen selamladıktan sonra ilgisiz ilgisiz bir kenarda durmuş. Bey ile Akkoca dereden tepeden hoşbeş ettikten sonra gitme vakti gelmiş. Akkoca çıkmaya hazırlanan oğlana dönerek: “Mağrur kişiye yoldaş olarak şeytan yaraşır, ama bey babanın hatırı için sen Gülkız’a âşık olasın” demiş. Demiş amma, memlekete dönünce delikanlıyı bir düşüncedir almış. Kim bu Gülkız diye düşüne düşüne hakikaten Gülkız’ın hayaline âşık olmuş. Dur durak bilmeden babasının yanına varmış: “Bey babacığım, tez vakitte Gülkız’a dünür yollayasın, yoksa oğlunu mahvedersin” demiş. * E-posta: [email protected] Merhaba - Sonbahar 2005 / 5 Babası hemen aracılarını gönderip kızı istetecek olmuş. Dünür heyeti yola düşüp aylarca gittikten sonra kızın memleketini zor belâ bulmuşlar. Bulmak iyi ama ne fayda? Kız gelmeyince, gidenler de çaresiz elleri boş, yüzleri asık, bey oğlunun yanına varıp dertlerini söylemişler: “Gülkız der ki, zahmete girmeyen rahmete eremez. Bey oğlu çok istiyorsa gelsin kendisi alsın”. Oğlanın bu işe canı sıkılmış sıkılmasına ama demir asa elde, demir çarık yerde, keskin kılıç belde yollara düşmekten de kendini alıkoyamamış. O da az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, altı ay bir güz gitmiş, sonunda aynı dünürlerin tarif ettiği gibi buram buram gül kokan bir memlekete varmış. Gülkız’ın memleketi burası olsa gerek diye mest eden kokuyu takip ede ede heybetli kalenin kapısına kadar gelmiş. “Gülkız! Gülkız! Seni isteyen yiğidi ayağına çağırmışsın, geldim. Ben Koca Murat Bey oğlu Mehmet. Allah’ın emri Peygamber’in kavli ile seni senden isterim.” diye seslenmiş. “Azim iyidir bey oğlu, ama yetmez. Beni almak isteyenin üç canavarı öldürmesi gerek.” “Göster hemen öldüreyim. Benim kılıcımın ucundan kimse kurtulamaz.” Gülkız hafifçe gülümsemiş ve pencerenin önünden kaybolmuş. Oğlan da kale kapısının önünde pür dikkat bekçiliğe başlamış. Hava kararınca yeri göğü inleten bir ses duyulmuş, bastığı yer sallanmış, koskocaman korkunç bir dev, bayırın ardından belirivermiş. Bey oğlu korkmuş korkmasına amma, yaradana sığınıp kılıcını öyle bir savuruş savurmuş ki devin gözü parlamış, kanı şarlamış, kara canı koca cüssesinden çıkıp gidivermiş. “Kaldı iki!” diye söylenerek açılan kale kapısından içeri girmiş. Burası cennet bahçesi gibi bir yermiş. Bir süre hayran hayran dolaştıktan sonra, gölgesi kuvvetli bir ağacın altına uzanıp uyumuş. Kısa bir süre sonra, yiyecek isteyen sıska bir kedi tarafından gıdıklanarak uyandırılmış. Kediye fenâ halde kızarak bir tekme savurmuş. Fakat tekme ile birlikte o sıska kedi, öncekinden de büyük, yedi başlı bir canavara dönüşmüş. Delikanlı boş bulunmuş yaralanmış, fakat zorlukla kılıcına davranıp güç belâ onu da yere sermeyi başarmış. “Bakalım daha başımıza neler gelecek” diyerek beklemeye devam etmiş. 6 / Merhaba - Sonbahar 2005 Günler geçmiş, mevsim dönmüş, epey bir zaman olmuş. Derken, Gülkız penceresinde görünmüş: “Cesaret iyidir, sabır daha da iyidir. Fakat bunlar da yetmez. Senin çok eksiğin, hem de çok fazlan var bey oğlu. Alacağını al, atacağını at, son canavarı öldür, ben seni bulurum” demiş ve ortadan kaybolmuş. Gülkız gider gitmez, öldürdüğü canavarların çürümüş leş kokuları o kadar dayanılmaz olmuş ki çaresiz bey oğlu da tekrar yollara düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Bir ağacın altında dinlenirken gençten bir dervişe rastgelmiş. Hoş beşten sonra sormuş: “Benim üç canavar öldürmem gerekiyordu. İkisini buldum öldürdüm, üçüncüyü arayıp dururum. Buralarda ateşler saçan, sayısız başının herbirinden ayrı kötülükler çıkan, kötü kokulu bir dev bilir misin?”. “Yok, demiş derviş, senin dediğin gibi bir canavar görmedim, duymadım. Ama istersen benimle gel, kardaşlar arasında bir bilene rastlarsın belki”. Bunların ikisi yola düşmüşler, birkaç gün yol gittikten sonra dergâha varmışlar. Dergâhta bey oğlunu çok iyi karşılamışlar, çorbasını vermişler, döşeğini sermişler. Aradan günler geçmiş, bey oğlu dediği canavarı bilen kimseye rastlamamış. Fakat bu insanların hâli tavrı, sohbetleri o kadar hoşuna gitmiş ki kendi kendine bahaneler üreterek oradan ayrılamamış. Bu arada da geldiği gibi kalmamış, etrafına baka baka davranışlarını düzeltmiş, kötü huylarını atıp yerlerine iyilerini koymuş. Alçak gönüllü, iyiliksever, çalışkan, edepli bir yiğide dönüşmüş. Böyle böyle günler geçip giderken, bir gün hocası onu yanına çağırmış: “Senden çok memnunum evlat, inşaallah insanlara daha çok hizmet edersin. Bu akşam kal, yarın var güle güle git, Allah yolunu açık etsin.” demiş. Bey oğlu hocasının elini öpmüş, ayrılık vaktinin geldiğini anlamış. O akşam kardeşleriyle vedalaşmış, sohbet etmiş. Fakat “bir kusur mu işledim acaba?” diye içi içini yemekten de, bütün gece gözüne uyku girmemiş. Nihayet sabaha karşı yorgunluktan uyukladığı bir sırada, keskin bir gül kokusu duymuş. Gözlerini açınca bir de ne görsün? Gülkız karşısında olanca güzelliği ile durmuyor mu? O zaman buralara niçin geldiğini hatırlamış. Biraz mahçup: “Kusura bakma Gülkız, son canavarını bulamadım. Sen sana lâyık bir yiğitle evlen, beni de affet” demiş. Merhaba - Sonbahar 2005 / 7 Gülkız gülmüş: “Halbuki ben seni hafiflemiş, hem de yüklenmiş gördüm. Halbuki ben seni fazlalığını atmış, eksiğini tamamlamış gördüm. Halbuki ben seni nefsin canavarını öldürmüş, memleketinin başına geçmeye hazır gördüm.” O zaman bey oğlu olanı biteni anlamış, Allah’a şükretmiş. Gülkız’la beraber memleketine dönmüş. Ölüm döşeğindeki babası, oğlunun yeni halini görünce çok sevinmiş. İkisini evlendirmiş, sonra da gönül rahatlığı ile yerini onlara bırakıp göçüp gitmiş. Yeni bey eskisinden de iyi, merhametli, adaletli olmuş, halkını başının üstünde tutmuş. Onlar ermiş muradına, darısı bizlerin başına... 8 / Merhaba - Sonbahar 2005 KÜÇÜK BİR ADIM… Dr. Gülberk BİLECİK* Haliç… Bir zamanlar gerek Bizans’ın gerek Osmanlı İmparatorluğu’nun zevk ve sefâ durağı. Asırlar boyunca çeşitli dinî, kültürel ve sosyal mekânları bünyesinde barındıran ve İstanbul’un siluetinde çok önemli bir yer tutan Haliç, zaman içerisinde çarpık yapılaşmalar ve yanlış şehircilik anlayışları neticesinde pekçok özelliğini kaybetmiş, muhteşem köşklerinin, konaklarının, bağlarının, bahçelerinin yerini fabrikalar ve îmâlathâneler almıştır. Günümüzde eski güzelliğini ve itibarını kaybetmiş olan Haliç’e, bu değerleri yeniden kazandırmak amacıyla çeşitli çalışmalar başlatılmıştır. Bunların en önemlisi de İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülen ve çevre belediyeler tarafından desteklenen “Haliç Kültür Vadisi Projesi” dir. Bu proje ile Haliç’i Haliç yapan pekçok eserin ihyâsı, bakımlarının yapılması, kaybolan veya kaybolmaya yüz tutmuş birçok eserin gün ışığına çıkarılması amaçlanmaktadır. Düstûru Türk kültürüne, diline, dinine, sanatına, mîmarisine hizmet etmek olan ve bu konularda sayısız eserler vermiş, Kubbealtı Akademisi Kültür ve San´at Vakfı’nın Mütevelli Heyeti Başkanı İlhan Ayverdi Hanımefendi, bu güzel ve faydalı projenin desteklenmesi ve çorbada bizim de tuzumuzun bulunması gerektiğine inanarak, proje bünyesinde gönüllü olarak çalışacak sekiz genç arkadaştan oluşan “Dost Mimarlar Grubu”nu kurdurmuşlardır. Kültürüne hizmet amacıyla bir araya gelen grup, proje yürütücülerinden Fatih Belediyesi’ne müracaat ederek Fatih Belediye Başkanı Dr. Mustafa Demir ile görüşmüş ve görüşme sonunda Haliç Kültür Vadisi Projesi kapsamında bir alt proje olarak yer alan “Ayvansaray Kültür ve Turizm Güzergâhı Projesi”nin mihveri konumundaki Emir Buhârî (Ahmet er-Rifâî) Tekkesi’nin restorasyonu ve çevresinin düzenlenmesi işini üstlenmiştir. Yapılan karşılıklı * E-posta: [email protected] Merhaba - Sonbahar 2005 / 9 görüşmeler ve yoğun çalışmalar neticesinde binanın işletilmesi işi de Kubbealtı Akademisi Kültür ve San´at Vakfı’na verilmiştir. Binanın fonksiyonuna uygun olarak; ney ve benzeri tasavvuf mûsıkîsi aletlerinin yapıldığı, tanıtıldığı, sergilendiği ayrıca konserlerin ve çeşitli sosyal faaliyetlerin düzenlendiği bir mekân olarak kullanılması fikri de Belediye tarafından kabul edilmiştir. Binanın ayağa kaldırılması çalışmaları hızla devam etmekte, yapının işletilmesi ile ilgili çalışmalar ve konusunda uzman kişilerle görüşmeler de sürmektedir. Emir Buhârî Tekkesi belki önünden defalarca geçtiğimiz, ancak farkına bile varmadığımız tarihî eserlerimizden yalnızca bir tanesi, küçücük bir yapı. Ama bizim için çok önemli. Önemli, çünkü Anemas Zindanları, Tekfur Sarayı gibi birçok Bizans eserinin bulunduğu Ayvansaray gibi bir bölgede, Osmanlı Türk kültürünü yansıtacak ve yaşatacak olan bir mekân… Ve nihayet bizim projemizle yeniden gün ışığına çıkıyor. Ayrıca yapının ihyâsı ile bölgenin Osmanlı Türk kimliği de vurgulanmış olacak. Önemli, çünkü hızla kaybetmekte olduğumuz değerlerimize, yok olmakta olan tarihî eserlerimize sahip çıkmak için bir fırsat. Ayrıca hizmet yolunda fîsebîlillâh atılan küçücük bir adımın nasıl güzel ve büyük bir şekilde bize geri döndüğünün bir ispâtı. Bugünün gençleri yarının büyükleri olan bizlere çok büyük işler düştüğü kanaatindeyim. Öncelikle kendi kültürümüze, tarihimize ve değerlerimize sahip çıkmamız, çevremize boş gözlerle değil şuurlu bir şekilde “gören gözler”le bakmamız gerekiyor. “Türk evlâtları ne zaman Süleymâniye’nin önünden onu gören gözlerle geçer, millî romantizmini idrak edecek olurlarsa, işte o zaman Türkiye kurtuluş ve selâmet çağının idrâkinin şuurunda olur” diyen fikir ve sanat adamı Nihad Sâmi Banarlı gibi artık çevremize bakmayı ve görmeyi öğrenmemiz lâzım. Yazımızı mütefekkir, mutasavvıf, hayatını Türk kültürüne hizmete adamış büyük insan Sâmiha Ayverdi’nin bir sözü ile tamamlayalım: “Ne imiş bu millî romantizm diye kendimize soracak olursak, Türk milletine âit bütün güzellikleri, değer ve hasletleri bir aşk ve şevk halinde tâ yüreğinde hissetmek, fikir milliyetçiliğinde kalmayıp gönül milliyetçisi olmak ve nesilleri bu heyecan ile yetiştirmektir”. Hepimizin bu şuurla hareket edenlerden olabilmesi dileğiyle… 10 / Merhaba - Sonbahar 2005 PRAG: ESKİ ÇAĞLARDA BİR GEZİNTİ Buğra ŞAMLI* Avrupa’nın neredeyse tam ortasında yer alan Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag’da, insan ister istemez sanki geçmiş yüzyılların atmosferini soluyor. Bunu sağlayan da katedral kulelerinin silüetleri arasından akan Vltava nehri değil yalnızca. Gotik katedralleri, Barok kiliseleri, tarihî binaları, zengin yeşilliği ve köprüleriyle enfes bir panoramaya sahip olan Prag, kimilerince Avrupa’nın kültür başkenti olarak görülüyor. Bu kentin Avrupa’nın en çok turist çeken merkezlerinden biri olması ise kesinlikle tesadüf değil. Şehrin tarihî dokusu yüzyıllardır özenle korunarak bugüne taşınmış. Geçmiş ile bugünün beraberce bütünlüğünün şehirdeki belki de en güzel ve canlı kanıtı olan Prag Kalesi, şehre hâkim bir tepede 9. yüzyılda Prens Borivoj tarafından kurulmuş ve bugüne dek sürekli olarak Çek hükümdarlarının ikametgâhı olmuş. Kale, günümüzde de Çek Cumhuriyeti’nin başkanlık makamı olmaya devam ediyor. Kalenin tarihi yönü ile gündelik işlevi öylesine ayrılmaz hâldeki, Devlet Başkanı’nın günlük mesaisini sürdüğü pencerelerin hemen önünden günde yüzlerce turist geçiyor. Tarih boyunca kaleye yapılan eklemelerle ortaya çıkan Romanesk, Gotik ve Barok bileşim, yapının dış yüzündeki tekdüzeliğe bakarak anlaşılamıyor. “Çek ülkesinin kalbi Prag, Prag’ın kalbi Prag Kalesi, Prag Kalesi’nin kalbi Vladislav Salonu’dur” diyen Çeklerin bahsettiği salon, anlaşılacağı gibi sarayın en önemli kısmı. Vaktiyle bu salonda atlı şövalyelerin mızrak dövüşleri yaptığını öğrenmek, bizim anlayışımızdan ne kadar uzak bir saray hayatıyla karşı karşıya olduğumuzu anlamaya yetiyor. Kapalı mekanda yapılan bu tip etkinliklerin sarayla sınırlı olmadığı, kalenin dışındaki Kraliyet Bahçeleri’nde yer alan oyun salonu görülünce anlaşılıyor. Oyun salonu, Çek ülkesini dört yüzyıl yöneten Habsburglar tarafından zamanın * E-posta: [email protected] Merhaba - Sonbahar 2005 / 11 top oyunlarını oynayarak hoşça vakit geçirmek için yapılmış. Ancak bu tip eğlencelerin modası geçince, dışı Rönesans süslemeleriyle bezeli bina ahıra dönüştürülmüş. Günümüzde sadece bazı sergiler için kullanılan yapı, bu geçmişiyle bugün tarih diye baktığımız herşeyin bir zamanlar güncel ve normal olduğunu fısıldıyor sanki. Bilmem Prag gibi tarihî dokunun muhafazasına ihtimam gösterilmiş bir şehirde, Rönesans motifleriyle süslü bir ahır başka nasıl izah edilebilir. Güzelliğiyle huzur veren bahçenin içindeki diğer yapı da, kral Ferdinand’ın karısı Anna için yaptırdığı ve inşaatı yirmi altı yıl süren yazlık saray Belvedere. Bir geminin altına benzeyen çatısı ile çok uzaklardan bile seçilen bu saray, İtalya dışındaki en otantik İtalyan Rönesansı eseri olarak kabul ediliyor. Kalenin içerisinde yer alan St. Vitus katedralinin yapımını, Prag’ın Prag olmasında belki de en önemli şahsiyet olan kral IV. Karl, 1344 yılında başlatmış, lâkin katedral bugünkü şeklini ancak 20. yüzyılda alabilmiş. Bununla birlikte, gezimiz süresince katedralin kulelerinden birinde kapsamlı bir restorasyon çalışması olduğunu da not olarak düşmeliyiz. Böylece, katedrallerin haşmetli görüntüleriyle olduğu kadar bitmeyen inşaatlarıyla da bilinmesinin boşuna olmadığını müşahede etmiş olduk. Katedralin iki yanınca sıralanan neflerde kraliyet hanedanı ve Çek soylularına ait mezarlar var. Kardeşi tarafından öldürülen ve daha sonra aziz ilan edilen Prens Vaclav’ın katedral içindeki gösterişli şapelinden çıkılan bir odada, Çek kraliyet tacı muhafaza ediliyor. Yalnızca Devlet Başkanı’nın yemin töreninde çıkarılan tacın bulunduğu odanın kapısını açmak için beraberce kullanılması gereken anahtarlar, ülkenin en üst resmi makamlarına emanet edilmiş. Otuz Yıl Savaşlarıyla doruğa ulaşan Katolik-Protestan çatışmasında, kendisi Protestan olmasına rağmen Katolik Habsburg kralı Ferdinand’a hizmet etmeyi seçerek binlerce protestanın ortadan kaldırılmasında rol oynayan komutan Wallenstein’in ikametgâhı, Prag Kale’sinden sonra zikredilmeyi hem güzelliğiyle hem de Wallenstein’in kimliğiyle hak ediyor. Wallenstein’in, dindaşlarını ortadan kaldırmaktaki başarısıyla sağladığı nüfuz ve zenginlik öyle bir hâle gelmiş ki, zamanla kral, kendisini bir tehdit olarak görmeye başlamış. Kralın sarayına nazire yaparcasına sarayın hemen aşağısında inşa ettirdiği muhteşem bir bahçeye sahip devasa konutunun ana salonunun tavanındaki freskte, kendini bir savaş arabası süren savaş tanrısı Ares olarak resmettiren Wallenstein’in akıbetinin, Kral’ın emriyle paralı askerler tarafından öldürülmek 12 / Merhaba - Sonbahar 2005 olması, bu açıdan şaşırtıcı değil. Bina, günümüzde ise Çek senatosuna ev sahipliği yapıyor. Prag’da bir gezinti yapıp da şehrin ortasından akan Vltava Nehri’ni, şehrin iki yakasını birbirine bağlayan köprülerden birinin üzerinden seyretmemek olmaz. Avrupa’nın büyük akarsularından Elbe’nin kollarından biri olan Vltava’nın üzerindeki çeşitli zamanlarda yapılmış onyedi köprüden en görülmeye değer olanı, hiç şüphesiz IV.Karl’ın yaptırdığı Karl Köprüsü.1357’de yapımına başlanan ve her iki yanına sıralı, kendi devirlerinin usta heykeltraşlarınca yapılmış 28 heykele sahip köprüyü adımlamak büyük bir keyif. Tabii bunda köprünün yalnızca yaya trafiğine açık olmasının da rolü büyük. Köprünün her iki başındaki kapılardan geçerken, insanın bir zaman tünelinden geçiyormuş hissine kapılması işten değil. Bundaki en büyük pay da köprüden izlemeye doyum olmayan Prag Kalesi ve St. Vitus Katedrali. Prag, beş bölgeye bölünmüş. Karl Köprüsü’nün bu beş bölgeden biri olan Eski Şehir ayağından çıkıp Millî Tiyatro istikametinde biraz yürününce, nehir kıyısındaki Smetana Müzesi’ne varılıyor. Müzeye adını veren besteci Bedrich Smetana, ateşli bir yurtsevermiş ve Çek milli uyanışına ilham kaynağı olmuş. Ülkesine olan sevgisini Vatanım (Ma Vlast) adlı senfonisiyle gösteren Smetana, ömrünün sonuna doğru ortaya çıkan sağırlık nedeniyle eserinin icra edildiğini duyamasa da Çek halkı, kendisine olan şükranını, Neo-Rönesans bir su şebekesini sanatçı adına sözü geçen müzeye dönüştürerek sunmuş. Sanatın Prag’da ne anlama geldiği ise, belki de en iyi Millî Tiyatro ile izah edilebilir. Yapımına 1868’de başlanan ve tamamı halktan toplanan paralarla yapılan tiyatro, 1881’deki açılışından birkaç gün önce tamamen yanmış. Ancak tiyatronun yeniden inşası için gereken para, bu sefer yalnızca altı hafta içinde toplanmış ve 1883’de Smetana’nın Libuse operasıyla tiyatro açılmış. Bu özelliğiyle, görülmeye değer bir neo-klasik tasarıma sahip bu tiyatro, “millî” adını taşımayı sonuna kadar hak ediyor. Sanatın Prag’daki yerinin ve anlamının bir diğer göstergesi de şehrin kiliselerinde hergün verilen konserler. Akşam üzeri oldu mu, kiliselerin önünde birkaç saat sonraki konserin biletleri satılmaya başlanıyor. Gün içerisinde ise şehri gezerken bir konserin el ilanlarının dağıtıldığını görmek gayet doğal. Eski Şehir Meydanı’nda geçen bir akşamüstü, insanın kendisini başka bir zamanda hissetmesi için eksiksiz bir atmosfere sahip. Tyn Katedrali’nin silüetiyle efsunlu bir havaya bürünen meydanda, IV.Karl tarafından kurulmuş Orta Avrupa’daki ilk üniversite olan Karlova Üniversitesi’nin ilk Çek rektörü ve Merhaba - Sonbahar 2005 / 13 bir Protestan reformcu olan, bu yüzden de 1415’de sapkınlıkla suçlanarak kazıkta yakılan Jan Hus için 1915’de yapılmış etkileyici bir anıt bulunuyor. Meydandaki astronomi saati ise 1490’da yaptırılmış. Saat o derece mükemmelmiş ki, saati yapan usta Hanus’un böyle bir mekanizmayı başka bir yerde de kurmaması için gözleri kör edilmiş. Kendisine reva görülen bu muameleyle çileden çıkan Hanus, o haliyle saati işleten mekanizmayı parçalamış. Saat ise bir daha ancak 1552–72 arasındaki çalışmasıyla Jan Taborsky tarafından çalıştırılabilmiş. Meydana çıkan caddelerden biri olan Parisli Caddesi sizi Yahudi Mahallesi’ne götürüyor. Tarih boyunca Avrupa’nın diğer yerlerinde olduğu gibi Prag’da da hor görülen yahudilerin yüzyıllarca bir getto düzeninde yaşadıkları şehrin bu bölümündeki Parisli Caddesi, eski bir komünist ülkede görülmesi beklenmeyecek kadar yüksek bir lüks çizgisinde. Dikkat çekici bir nokta olarak; şehirde bulunan çok sayıdaki kilise, halkın dini duygularının yoğun olabileceği intibasını verse de, 2001 yılında yapılan nüfus sayımında toplanan bilgilere bakarak, halkın yaklaşık %70’inin ateist olduğu veya din olgusuyla ilgilenmediği anlaşılıyor. İlk bakışta, kırk yıllık Komünist idarenin bu tabloda payı olduğu akla gelse de şaşırtıcı bir gerçek, Komünist rejim baskısının, insanların din duygusunda canlanmaya yol açtığı. Bu durumda, görüntünün hilafına halkın din hissiyatındaki menfi yönün tahlilini, belki de mezhep savaşlarının Çek tarihindeki derin izlerinde aramak daha doğru olacaktır. Orada bulunduğumuz birkaç günde doyamadığımız Prag, tarihî bir şehrin, içinde yaşanırken aynı zamanda nasıl korunabileceğinin de emsâli. Bir kez daha görülüyor ki, bir şehrin tarihî dokusunun korunması, belediye kanunlarından ziyade şehir sakinlerinin zihniyetiyle çözülebilecek bir mesele. Yaşanılan yerler, yaşama tarzını, yaşama tarzı ise hayat anlayışını gösteriyorsa, Prag sakinlerinin ruhunda kültürel yönün nesiller geçmesine rağmen asla kaybolmadığı, aksine özenle sakınıldığı apaçık bir gerçek. Bin yıl boyunca imparatorlukların başkenti olmuş, Napolyon’a “Dünya bir ülke olsa, İstanbul başkent olurdu” dedirtmiş İstanbul’u, tarihî binaları yol açmak için dozerle yıkılmış, boğaz kıyısındaki sarayı bir otel gölgesinde bırakılmış bir noktaya getiren zihniyetimizin zaman içerisinde uğradığı tahribatı doğru teşhis etmeli ve bir an evvel tedaviye başlamalıyız. Zamana yenilmemek için, ayrılmaz bir bütün oluşturan kültür ve tarihin korunmasının, turizm kazancından çok daha fazlasını getirdiğini bilmek gerekiyor. İstanbul’un bir 14 / Merhaba - Sonbahar 2005 zamanlar temsil ettiği değerler, Prag’da gördüklerimizden daha azına lâyık değil. Merhaba - Sonbahar 2005 / 15 ŞİİR Orhan DURSUN* HASRET Hasretim ezelden yaşlı. Bir bu kadar daha beklerim Bilsem ki en şanlı kamaşması olacaksın Mezartaşını yolunda dikmek isteyen gözlerimin. İçimde ebede kanca atmış bir korku, Derin darbelerin izleriyle beslenmiş İnandırmaya çalışıyor gelmeyeceğine. * E-posta: [email protected] 16 / Merhaba - Sonbahar 2005 OKUYORUM Dilcu ÖZOTRAÇ * Yazar Hakkında: Ömer Seyfettin (1884–1920), çağdaş hikâyeciliğimizin öncülerindendir. Edirne Askeri İdadisi’ni ve Mekteb-i Hayriye’yi bitirdikten sonra teğmen rütbesiyle orduya katıldı. Makedonya’daki 3. Ordu’da görevlendirildi. Sırp ve Yunan cephelerinde savaştı, Yunanlılara esir düştü. İstanbul’a döndükten sonra “Türk Sözü” dergisinin baş yazarlığını yaptı. Selanik’te çıkan “Genç Kalemler” dergisindeki yazılarından sonra şöhreti arttı. Milli Edebiyat akımının kurucularından oldu. Birinci Dünya Savaşı sırasında “Yeni Mecmua” da yayımladığı hikâyeleriyle ününü yaygınlaştırdı. 1908–1920 arasındaki düşünce ve siyaset olaylarının izleri onun eserlerinde görülebilir. Hikâyelerinin bazılarında halk fıkra, masal ve menkıbelerinden (Binecek Şey, Yüz Akı, Kurumuş Ağaçlar vb.) yararlanmıştır. Pembe İncili Kaftan, Topuz, Vire, Teke Tek, Forsa gibi konularını tarihten alan hikâyeler de yazmıştır. Kaşağı, And, Falaka ise çocukluk hatıralarının oluşturduğu hikâyeleridir. Kimi hikâyelerinde ise toplumsal olayların ve inanışların gözlemlenerek yorumlandığı dikkatleri çekmektedir (Rüşvet, Zeytin Ekmek, Yüksek Ökçeler, Bahar ve Kelebekler vb.). Eserlerini günlük konuşma dilinde, sade bir üslûpla kaleme almıştır ve çoğu hikâyesinde mizah çeşnisi hissedilmektedir. Sağlığında eserlerinin kitap olarak yayınlanmasına rağmen özellikle 1970 sonrasında hikâyeleri yeni düzenlemelerle tekrar tekrar basılmıştır. * E-posta: [email protected] Merhaba - Sonbahar 2005 / 17 Kitap Hakkında: Zamanın hızına yetişmek zor. Gün geçtikçe sanki daha da zorlaşıyor. Doğduğumuz andan itibaren hep önümüzde erişmeye, yakalamaya hiç değilse dokunmaya çalıştığımız bir şeyler var. Bir dönem elimizde, yolları eğri büğrü çizilmiş, ulaşılacak noktalar belirsiz lekeler halinde bırakılmış, zaman-mekânilişkiler ağını tam da çözemediğimiz haritalarla koşturduk. Elimize küçük hayatlarımızda ışık tutsun diye tutuşturulan bu haritalar, belki bizleri bir yerlere götürdü belki de tamamıyla kaybetti. Ama bu arada zaman su gibi akıp gitti avuçlarımızdan. Sonra gûyâ büyüdük. Sözüm ona artık biriktirdiğimiz bir şeyler vardı, yolun en başında değil ortasında bir yerindeydik ve şimdi avuçlarımızda belli belirsiz çizilmiş haritalar yerine boş beyaz sayfalar vardı. Bu sayfalarda kendi lekelerimizi kendimiz oluşturacak, yeni ağlar örecek ve biriktirdiklerimizi, geleceğe dönük hayallerimizi; zamana, mekâna uydurarak kendi haritamızı kendimiz çizecektik. Yani zaman artık daha kıymetli olacak ve daha süratli akacaktı. İşte vaktin kıymetini idrak ettiğim her an, kendimi yolumun üzerindeki ilk kitapçıda, raflarda gözlerimi endişeyle ve hızla gezdirirken buluyorum. Duyduğum endişe avucumdaki boş sayfalara yeni lekeler, yeni duraklar koyabilmek endişesi. Öylece dümdüz tek bir lekeye kilitlenmek daha da kötüsü nereye gittiğini bilmeden, sağa sola savrulmaktan kendimi alıkoymak endişesi... Tam da böyle bir anda bana çok tanıdık gelen klasiklerin küçük ciltlere sığdırıldığını, modern hayatın hızına ayak uydurarak kapsüller haline getirildiğini ve raflarda yeniden yer aldıklarını farkettim; “İlk Cinayet-Öyküler-Ömer SEYFETTİN” i çekip aldım. Semih Gümüş’ün derlediği bu kitapta Ömer Seyfettin’in 16 hikâyesi yer alıyor (Diyet, Yüksek Ökçeler, Dünyanın Nizamı, Antiseptik, Birdenbire, Şefkate İman, İlk Cinayet, Kaşağı, Falaka, Perili Köşk, Aşk Dalgası, Bahar ve Kelebekler, İlk Düşen Ak, Balkon, Cesaret, Yeni Bir Hediye). Bu hikâyeler bizler için vaktin akış hızını ve kıymetini hatırlatan, huzurlu birer es olmakla beraber; 20. yüzyıl başlarında insan manzaralarını ve şehir siluetlerini zihnimizde canlandırmaya yardımcı oluyor, döneme âit sosyal yapının izlerini keyifle sürmemizi sağlıyorlar. 18 / Merhaba - Sonbahar 2005 “...Uzak ve bilinmez esâtir adalarından gelmişe benzeyen süt gibi beyaz martılar etrafımızda uçuşuyorlar, çıkardıkları tatlı ve derin sesleriyle şehirde kalmış, kalabalıktan, uğraşmalardan, hırslardan, kederlerden bunalmış zavallı insanları kendi vatanlarına, hakikaten pek uzak, tenha, sakin yerlere biraz aşk ve şiir tatmak için çağırıyorlardı. Lacivert dalgalar içinde bir masal, bir efsane köşkünü andıran Kızkulesi hayalime doku unuyor; ruhumu, hissimi beyaz ve aydınlık dualarıyla uyutarak dimağımdan bütün etrafımın, muhitimin akislerini siliyordu...” (Aşk Dalgası) “...Okurduk. Kibar, büyük efendiler kızlarına Fârisî öğretir, cami dersi gösterirlerdi. Tuhfe-i Vehbi’yi okuturlardı. Fuzûli’nin, Bâki’nin gazellerini ezberlerdik. Mesnevi’yi anlardık. Mükemmel seciler, kafiyeler yapar, kocalarımızla müşaare eder, hafızamıza, zekâmıza, nüktelerimize onları hayran ederdik. O vakit bir kadın için en büyük medih: “Fâzıla, edîbe, şâire, âkıle...” idi. Şimdi siz Frenk mürebbiyeler elinde büyüyor, kendi lisanınızın güzelliklerini tanımıyor, başka memleketlerin başka şeylerini öğreniyorsunuz. Onlara benzemek istedikçe, kendi benliğinizden uzaklaşıyor, etrafınızdan nefret ediyor, hakikaten sevinçten, saadetten mahrum kalıyorsunuz...” (Bahar ve Kelebekler’de yazar, nine ve torunu canlandırarak kuşaklar arasındaki hayatı algılayış ve yaşayış farklılıklarını dile getiriyor.) Merhaba - Sonbahar 2005 / 19 GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE KELİMELER Dr. Nevnihal BAYAR* AH TÜRKÇE VAH TÜRKÇE! Merhabalar sevgili Merhaba okurları. Sıcak yaz günlerinin devam ettiği bu güzel Eylül ayında, sizlerle sonbahar sayımızda buluşmanın mutluluğunu yaşıyorum. Kısa ama güzel bir tatilin ardından bu sayıda ne yazsam diye düşünürken, günlük gazetelerimiz imdadıma yetişti. İşin şakası bir yana dilimizle ilgili yazılacak, söylenecek o kadar çok şey var ki aslında ne yazsam yerine hangisini yazayım demek daha doğru olacak galiba. Neyse sözü fazla uzatmadan asıl konuya geçeyim. Son günlerde çeşitli gazetelerin spor sayfasında couch kelimesine sıkça rastlıyorum. Bu kelime nedir, nasıl okunur diye her defasında düşünürken sonunda çözdüm. Meğer “koç” demek istiyorlarmış. Pes! Bu kadar da şuursuzluk olur mu? Acabâ bu gazetelerin dillerini denetleyen bir heyetleri, danışma kurulları yok mu? “Basketbol koçu”nu “basketbol couchu” diye yazmanın mantığı ve mânâsı nedir ya da var mıdır? Yazık bu Türkçe’ye... *** 25 Temmuz 2005 tarihli Milliyet gazetesinin “Kültür/Sanat” sayfasında, Dava Yoldaşlarının Yıllar Süren Aşkı başlıklı bir köşe yazısı dikkatimi çekti. Yazı bir de resimle süslenmiş. Resmin sol tarafında da açıklama notu var. Aynen şöyle: “Biyografide, büyük bir aşk öyküsünün yanında, 2 aydının yazınsal ve düşünsel serüvenleri anlatılıyor.” Okuduktan sonra düşündüm. Acaba bu meşhur iki aydının nesel serüvenleri anlatılıyor diye. Yazınsal ve düşünsel belli ki iki yeni kelime. Dolayısiyle iki eski kelime (Arapça veya Farsça) karşılığında türetilmiş (büyük ihtimalle uydurulmuş) olmalı. Açıyorum Türkçe sözlüğü, bakıyorum bu muhteşem kelimeler var mı diye. * E-posta: [email protected] 20 / Merhaba - Sonbahar 2005 Kelimeler mevcut. Düşünsel “fikrî”, yazınsal da “edebî” demekmiş. Yani bu kelimelere karşılık olarak türetilmiş!.. Yeni kelimeler türetmek, bunları dile kazandırmak güzel. Ancak edebî ve fikrî kelimeleri anlaşılamayacak kadar bize yabancı kelimeler midir ki onların yerine onlardan daha anlaşılmaz kelimeler türetilmiş. Bu sorunun cevabı sizlere âit. *** Bilindiği üzere diller arası alışveriş vazgeçilmez ve önlenemez olduğu için her dilde olduğu gibi Türkçe’ye de pekçok yabancı kelime girmiş ve girmeye devam etmekte. Bunlardan bir kısmı ihtiyaçtan dolayı dilimize alıp kabul ettiğimiz ve henüz Türkçe karşılıklar bulamadığımız kelimeler, bir kısmı da gereksiz yere, Türkçe karşılıkları olduğu halde sadece özenti ve kompleksten dolayı kullandığımız, maalesef dilimize de yerleşen yabancı kelimeler. Meselâ, küçük kek yerine muffin, hareket yerine aksiyon, hareketli yerine aktivist, gerçek yerine realite, gösteri yerine show, beyin fırtınası yerine brain-storming, etkileyici yerine karizmatik, özgeçmiş yerine CV, sahil veya kumsal yerine beach, sonuç yerine final, tam gün yerine full-time, çok özel, özellikli yerine spesifik, zamanlama yerine timing, başlama yerine start, yıldız yerine star, mevcut durum yerine statüko, ergen yerine teenager, eğilim yerine trend, halk oylaması yerine referandum, ses yerine volüm, eskiye özlem yerine nostalji, tamam yerine okey, saldırgan yerine agresif, delil yerine argüman, arka plan yerine background, merkez yerine center, bâyi, köşe yerine corner, derin-dondurucu yerine deep-freeze, savunma yerine defans, veri yerine done veya data, seslendirme yerine dublaj, çaba, gayret yerine efor, neskafeyi sade veya sütsüz şeklinde tarif etmek yerine dark gibi. Bu örnekleri okuduğunuzda eminim sizin aklınızdan da pekçok kelime geçmiştir. Şunu unutmayalım ki önemsiz gibi görünen bu meseleler dilimizi içten içe çökertmekte ve tamir edilmez gedikler açmakta. En acı olan da bunların şuurlu olarak yapılması. Hepimiz biliyoruz ki dili olmayan bir millet varlığını uzun süre devam ettiremez. Yol yakınken, henüz çok geç olmadan dilimize dolayısiyle geleceğimize sahip çıkalım. *** Merhaba - Sonbahar 2005 / 21 Hep kötü haberler verecek değiliz ya. Sizlerle dilimizle ilgili güzel bir gelişmeyi de paylaşmak istiyorum. Reklam Yaratıcıları Derneği, Türkçe ile ilgili bir kampanya başlatmış. Kampanyanın çeşitli gazetelerde yer alan vurucu cümleleri şöyle: “Dilinizden utanmayın! Türkçe dünyanın en köklü, en zengin ve en güzel dillerinden biri. Onu yabancı sözcüklerle kirletmeyin. Türkçe kullanın!” Bu satırları okuyunca çok sevindim. Demek ki bizler haricinde birileri de bazı şeylerin farkında ve bir gayret içerisinde. İnşaallah bu çalışma ses getirir ve tesirli olur. *** Gelelim bu sayıdaki yeni kelimelerimize: deney (<dene-y): “Tecrübe” kelimesine karşılık olarak ilk defa Türk Dil Kurumu’nun 1941 yılında çıkardığı Türkçe Terimler Cep Kılavuzu’nda teklif edilmiştir. Daha sonra 1942’de gene kuruma âit Felsefe ve Gramer Terimleri’nde kullanılmıştır. 1945’ten itibaren de Türk Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüklerinde ve çeşitli alan sözlüklerinde madde başı olarak yer almıştır. Ancak kelime yapı bakımından yanlış türetilmiştir. Çünkü Türkçe’de fiilden isim yapan –y eki yoktur. Tahsin Banguoğlu ve Faruk Kadri Timurtaş gibi üstat dilcilerimiz deney’in uydurma bir kelime olduğunu, çünkü –ey ekinin belirli bir anlatım taşımadığını, rastgele isim ve fiil tabanlarına getirildiğini, Tatar dil bilginleri kanalından –ey adlarının Türkçe’ye girdiğini, bunların da şivemize aykırı ve dilimize yabancı olduğunu söylemişlerdir. Nurullah Ataç, Emin Özdemir, Ö. Asım Aksoy ve Ali Püsküllüoğlu gibi yeni kelime taraflısı olan dilcilerimiz ise deney’in Türkçe ek ve kökle doğru olarak yapılmış bir kelime olduğunu savunmuşlardır. Deney kelimesi her ne kadar yanlış türetilmiş olsa da bugün Türkçe’ye yerleşmiş ve yaygın olarak kullanılmaktadır. Ayrıca aynı kökten türetilen denek, deneyim, deneyimli, deneyimsiz kelimeleri de deney kadar olmasa da sıkça kullanılan kelimeler arasındadır. 22 / Merhaba - Sonbahar 2005 eleştiri (<ele-ştir-i): “Tenkit” kelimesine karşılık olarak ilk defa 1956 yılında Nurullah Ataç tarafından teklif edilmiştir. Daha sonra Türk Dil Kurumu’nun 1969 yılında çıkardığı Türkçe Sözlük’te kullanılmış ve bu tarihten itibaren de dilimizde ve çeşitli sözlüklerde yerini almıştır. Eleştiri kelimesini tenkit karşılığı türeten Nurullah Ataç, bu kelimenin yaygınlaşması için çok çalışmış ve yabancı karşılıklarının (Arapça ve Farsça) dilden atılması gerektiğini savunmuştur. Faruk Kadri Timurtaş haricinde pekçok dilcimiz de eleştiri kelimesini doğru bularak kabul etmiş ve kullanmıştır. Günümüzde de kelime dilimize yerleşip yaygınlaşmıştır. Bununla birlikte tenkit kelimesini tamamen unutturamamıştır. Hem eleştiri hem de tenkit dilimizde kullanılmaktadır. Hattâ kendini üst düzey kültür sınıfına dahil zanneden bazı kimseler (!), tenkit veya Türkçe karşılığı eleştiri yerine bunları basit bularak, yabancı dilden aldıkları kritik kelimesini kullanmaktadırlar. Böylece dilimiz bir mefhum karmaşasına da sürüklenmektedir. Merhaba - Sonbahar 2005 / 23 FRANSA’DAN BİR YAZI İzzet BİLGİN* Değerli ‘’Merhaba’’ okurları, hepinizi saygı ve sevgi ile selamlarım. Bu yazımda sizlere Ocak başından beri bulunduğum Fransa’nın Lyon şehrinde edindiğim izlenimleri, dikkatimi çeken bazı noktaları kısa kısa parçalar halinde anlatmak istiyorum. Buraya AB’nin Erasmus öğrenci değişim programı üzerinden 6 aylık bir süre için INSA Lyon Yüksek Mühendis Okulu’nda okumaya geldim. Herşey 3 Ocak Cuma günü öğleden sonra Lyon Part Dieu meydanında başladı. Beni havalimanından şehre getiren otobüsten inmiş, ana tren garının bulunduğu bu meydanda etrafımda valizlerim, elimde şehir planı INSA’ya giden tramvayın durağını arıyorum. Çevremde İstanbul’un Taksim Meydanı’ndakine benzer bir hareketlilik cereyan ediyor, kulağıma henüz daha tam hakim olamadığım, dolayısiyle pek anlayamadığım Fransızca parçalar gelmekte. Aklıma 60’lı yıllarda Batı Avrupa ülkelerine göç eden vatandaşlarımız geliyor. Ayaklarını, kendilerine yabancı olan bu ülkelere -yerel dilden tek kelime bilmeden- bastıkları zaman herhalde onların durumu da benimkine benzer idi. Düşünüyorum da bayağı cesaretleri varmış vatandaşlarımızın. Tek kelime bilmeden, ailelerinden uzak, hemen hemen belirsiz bir geleceğe adım atmak. Takdir etmek lâzım… Şöyle bir etrafıma bakınıyorum, işte tramvay durağı, içimden bir besmele çekerek başlıyorum yürümeye… O zamandan bu güne yaklaşık 3 ay geçti. Lisanım ilerledi, derslerime ve genel olarak Fransa’ya intibak ettim. İlginçtir, neredeyse 3500 öğrencili INSA’da (ki bunların %10’u yabancı ülkelerden gelmekte) benimle beraber sadece bir Türk öğrenci daha bulunuyor. Dolayısiyle profesörleriniz ve diğer Fransız arkadaşlarınız ile konuşup kendinizi tanıttığınızda Türk olduğunuza * E-posta: [email protected] 24 / Merhaba - Sonbahar 2005 şaşırıyorlar. Avusturya ve Almanya taraflarından buraya gelen birisinin hemen dikkatini çekiyor. Fransa çok renkli bir ülke. Bununla kastım, değişik ülkelerden (özellikle Fransa’nın denizötesi bölgeleri ile eski kolonilerinden) yerel kıyafetleriyle çok sayıda insanın sokaklarda dolaşması... Bu duruma şimdiye kadar Hollanda’da rastladım, Britanya’nın da böyle olduğunu duymuştum. Ama işin önemli tarafı (ki kanaatimce Fransız Devleti’nin ve sisteminin başarısını gösteriyor) bu kişilerin büyük çoğunluğunun kendini Fransız olarak hissediyor ve öyle tanımlıyor olması. Valilikte oturma iznimi teslim aldığım sempatik memureden, (kendisinin ailesiyle beraber 6 yaşında Portekiz’den buraya geldiğini belirtti) INSA’da tanıştığım sayısız Arap öğrenciden (Maghreb diye adlandırılan Fas, Cezayir ve Tunus’tan gelme öğrenciler) sokakta sohbet ettiğim “renkli” kişilere kadar kendilerini hep Fransız (=Français/e) olarak tanıttılar. Ancak sorduğunuzda “köklerinin” şu ya da bu ülkeden geldiğini anlatıyorlar. İşin daha da ilginç yanı bunların çoğunun ülkelerinden beraberlerinde getirdikleri hayat tarzlarını bir ölçüde sürdürmeleri ve bundan dolayı da Fransızların bazı “yabancı unsurları” âdet edinmeleri. Meselâ nargile, kuskus burada bilinen ve sevilen şeyler. Öbür taraftan “gerçek” Fransızlar ile “yeni” Fransızlar arasında gerginlikler de mevcut. Genelde kendi grupları içinde kalıyorlar, belirli ölçüde gettolaşmalar var. Özellikle Arap kökenli Fransız gençleri ile yaşanan sorunlar var. İşsizlik, iki kültür arasında yaşadıkları “sıkışıklık”, başıboş dolaşmalar, bu grup içinde şiddet, hırsızlık, vs. vakalarının daha sık bir oranda rastlanmasına yol açıyor. Bu sorunlar Fransa’da daha giderilmiş değil... Dikkatimi çeken ikinci bir mesele, Fransa’da aşırı şekilde şişmiş bir bürokrasi–kırtasiye anlayışı olduğu. Her zaman Türk bürokrasisinin azaltılması, daha verimli hale getirilmesi taraftarı olan birisi olarak burada karşılaştığım manzara, beni sadece şaşırtmakla kalmadı, aynı zamanda çaresizlikten güldürdü diyebilirim... Kendilerine göre bir sistem oturtmuşlar, kurallar koymuşlar, bunlara uyuyorlar da (bu önemli bir nokta, halk büyük coğunluğuyla kurallara uyuyor). Ama yaptıkları işlerin çoğu zaman çok daha kolay ve hızlı halledilmesi mümkün. Bu durumu muhataplarınıza belirttiğiniz ve daha verimli/kolay olan yöntemi anlattığınız zaman "eee ne yapayım, bunun usûlü böyle…" anlamına gelen “parce que....” (= çünkü) cevabını alıyorsunuz. Fransızların sıkca kullandıkları bir deyim!.. Merhaba - Sonbahar 2005 / 25 Bu konuda verebileceğim o kadar fazla örnek var ki. Bir kere yapacağınız en basit iş için bile (toplu ulaşım araçları için aylık abonman kartını satın almak gibi) bir sürü fotokopi/evrak yanınızda bulundurmak zorundasınız. Hemen hemen her şey/kurum için ayrı kartları var. Bu sebeple cüzdanınızdaki kart sayısında büyük bir artış oluyor. Yazımın sonuna gelmeden bir meseleye daha değinmek istiyorum: Fransız kiliseleri... Burada bulunduğumdan beri Lyon, Strassbourg ve Paris’teki çeşitli kiliseleri (katolik ve protestan) ziyaret ettim. Hemen dikkatinizi çekiyor, ziyaretçiler ile (turistik ziyaret yahut ibadet için gelmiş olsun) diyalog kurulmaya çalışılıyor. Bunun çeşitli yöntemleri var. Meselâ kiliseye bağışlanan paraların kilise derneği tarafından nerelerde kullanıldığını anlatan çok sayıda fotoğrafla desteklenmiş afişler, kilise korosunun, aş evinin, kadın kollarının, vs. faaliyetlerini anlatan duyuru panoları. Öbür taraftan kiliselere değişik yollardan gelir kaynakları yaratılmış. İstisnasız, ziyaret ettiğim her kilisede kartpostal, dînî ilâhilerin bulunduğu dua kitapları ve kilise hakkında bilgi veren broşürlerin satışı vardı. Ayrıca bazılarında da “hatıra parası” diye 2€ verip satın alabileceğiniz, bir tarafında kilisenin, öbür tarafında kiliseye adını veren aziz kişinin baskıları bulunan demir paralar satılıyordu. Bunun yanında çoğu zaman kilise müzesi, katakomb (= binanın alt tarafında bulunan eski mezarlık kısmına verilen ad) yahut kuleleri para karşılığı ziyaret etme imkânı. Dikkate değer bir diğer önemli nokta, görevlilerin ziyaretçilere karşı duyarlı olmaları, uyarılarını bile (meselâ aralarında sesli sohbet eden turistleri ki mâbetin kutsallığına ve ibadet edenlere karşı saygısızlık sayılır) nazik bir şekilde yapmaları. Bir diğer ilginç ve bir o kadar önemli gözlemim de Paris Notre Dame Katedrali’nde izlediğim bir uygulama: Her gün binlerce insanın ziyaret ettiği kilisede “konfesyonlar/dinler arası diyalog” bölümleri oluşturmuşlar. Kilisenin yan gemisinde bulunan bu “sohbet odalarının” her birinde bir papaz bulunuyor. Bölümün girişinde yer alan afişte ismi ve konuştuğu yabancı diller yazılmış. Bekleyenler için sandalyeler konulmuş. İçeride papazla bire bir konuşma, kafanızdaki sorulara cevaplar alma fırsatını buluyorsunuz. Ne kadar etkileyici ve doğru bir uygulama. Dinin tekrar “yükselen bir değer” olduğu Avrupa’da, binlerce kişinin ziyaret ettiği merkezî bir kilisede meraklı insanlarla birebir diyalog. Kişileri böylece kazanma faaliyeti. 26 / Merhaba - Sonbahar 2005 Aklıma maalesef geçen yaz İstanbul Sultanahmet Camii’nin minarelerinden birine çıkıp fotoğraf çekme isteğim üzerine, bana kaymakamlıktan izin getirmem gerektiğini söyleyip, bu fırsatı tanımayan cami görevlisi geldi. Sahip olduğumuz büyük mirasımızı niçin kapılarımıza gelen yabancı insanlara ve kendi insanlarımıza açmıyor, tanıtmıyor, anlatmıyoruz. İnanın buralarda gördüğüm o güleryüzlü hristıyan din adamlarını, sayısız gönüllüleri nasıl kıskanıyorum... Bu düşüncelerle yazıma son vermek istiyorum. Erasmus Öğrenci Değişim Programı yahut Fransa hakkında spesifik sorularınız varsa bana e-posta adresimden ulaşabilirsiniz. Merhaba - Sonbahar 2005 / 27 ŞİİR Şehkâr FAYDA KINIK * KIYMETLİM Mâbette bir gece rastladım sana, Kıymetlim! Dillendiremediğim bir rüzgâr esti içimde Tuhaf bir titreyiş sardı ruhumu Bir anlık yok oluşunu hissettim nefsimin Mektuplardan gelen sesi dinlettin bana Hâlâ duyuyor musun Dost nağmelerini, Kıymetlim? Rahmet kapısına götürdün beni Ezelî Dostların sohbetine daldırdın beni Batmayan günü yaşattın bana Hâlâ hatırlıyor musun o demleri, Kıymetlim? Hâtıralarla başbaşayım bu gece Hancıyı dinliyorum sessizce Yaşayan ölü gibiyim bu diyarda Ateş ağacına çıktım, bekliyorum seni Şimdi nerelerdesin? Hangi diyarlara gittin? Seni arıyorum, Kıymetlim...! * E-posta: [email protected] 28 / Merhaba - Sonbahar 2005 BEYAZPERDEDEN S. Devletşah Alhanlıoğlu ÖZCAN * Müzik, masal ve görüntü hepsi bir araya gelmiş... Raflardaki filmlere bakarken eşimin hiç düşünmeden bir DVD'ye yöneldiğini gördüm. "Nasıl? Alalım mı?" gibi sorular sormadan sepete koydu. Çok nadirdir bu hareketleri. Bu davranışı beni çok özel bir filmin beklediği anlamına gelebilirdi sadece. The Legend of 1900 - 1900 Efsanesi... Gerçekten efsane gibiydi. Muhteşem müzikler ve muhteşem bir hikâye. Film bittiğinde "ben de böyle senaryolar yazmak istiyorum" dedim. Gerçek olamayacak kadar masal, masal olamayacak kadar gerçek senaryolar. Filmin senaryosu yönetmenine âit. Yönetmeni ise Giuseppe Tornatore isimli bir İtalyan. Müzikler Ennio Morricone'ye âit. Son dönemde bir müzik dehası söyleyin deseler söylenebilecek birkaç isimden biri. Caz sevenlerin caza, piyano severlerin piyanoya doyacakları bir film. Herşey müzik aletleri satılan bir dükkânda başlıyor ve bitiyor. Bir hayatın okyanusun üstünde başlayıp bitişi gibi. Film hakkında çok fazla şey yazmak istemiyorum, sadece bir piyanistin olağanüstü hayat hikâyesi olduğunu, asla Roman Polanski'nin Piyanist filmiyle mukayese edilmemesi gerektiğini, bunun bir masal olduğunu söylemeliyim. Bu kadar bilgi kâfi. Seyretmeyi düşünenler için büyüsünün kaçmasını istemem. Ama en beğendiğim sahneden bahsetmeden de geçemeyeceğim. Cazı bulan adamla düello. Bölümün isminden de anlaşılacağı üzere bu bir piyano düellosu. Sahnenin sonunda düelloyu seyredenlerle beraber, sizin için de zaman durmuş, kalbiniz hızla çarpıyor olacak. * E-posta: [email protected] Merhaba - Sonbahar 2005 / 29 KISACA KİM? Şehkâr FAYDA KINIK * ŞEMSEDDİN SÂMİ BEY * Yanya’ya yerleşmiş tımar beylerinin soyundan gelen Şemseddin Sâmi Bey, 1850 yılında Fraşer’de dünyaya geldi. 1871’de Yanya’daki Zossimaia Rum lisesini bitirdi. Rumca, eski Yunanca, İtalyanca, Fransızca gibi batı dillerinin yanında Yanya medresesi hocalarından Arapça ve Farsça öğrendi. 1872’de İstanbul’da Matbuat kaleminde resmî görevine başladı ve Ebuzziya Tevfik’in Hadîka gazetesinde çalışmaya başlayarak basın hayatına girdi. Yine 1872’de Türkçe’de Batı roman sanatı yolundaki ilk ürün olan ve gençlerin istemedikleri kimselerle evlendirilmesinin sakıncalarını işleyen Taaşuk-ı Talat ve Fitnat’ı yayımladı. 1873’te Hadîka’nın kapatılması üzerine gene Ebuzziya Tevfik’in çıkarmaya başladığı kısa ömürlü Sirac gazetesinde çalıştı. 1874’te Arnavutluk’taki halkın gelenek ve göreneklerini anlatan Besa trajedisini ve Endülüs tarihiyle ilgili Seydi Yahya trajedisini yazdı. 1875’te İran mitolojisinden kaynaklanan Gâve trajedisini kaleme aldı. 1876’da Sabah gazetesinin ve 1878’de Tercümân-ı Şark gazetesinin başyazarlığını yaptı. 1879’da Arnavut Cemiyet-i İlmiyesi’nin kurucuları arasında yer aldı. Arnavutça’nın Latin harflerine dayanan abecesini düzenledi ve bu dilin gramerini kaleme aldı. E-posta: [email protected] 30 / Merhaba - Sonbahar 2005 1880’de II. Abdülhamid tarafından Mabeyin’de Teftiş-i Askerî komisyonunda görevlendirildi. 1881-1882 yıllarında Hafta dergisini çıkardı. 1899 yılında Ortodoks Joan Vreto Postenani ve Katolik Pashko Vasa ile birlikte Prizren birliğini kurdu ve bu yoldaki çalışmaları ile Arnavutluk Rönesansı’nın öncüsü sayıldı. 1904’te İstanbul’da vefat etti. NOT: Yedi dil bilen Şemseddin Sâmi Bey, Kāmûs-ı Türkî adlı Türkçe sözlüğü hazırladı. Bu çalışmasında Türkçe’nin Osmanlı İmparatorluğu sınırları dışında, Orta Asya’daki kökenlerine yöneldi. Bu eser Osmanlı İmparatorluğu’nun konuşma ve yazı dilini Türkçe diye adlandıran ilk çalışma oldu. Osmanlıca ve Çağatayca gibi terimlere karşı çıkarak bu tür adları geniş bir coğrafya üzerindeki ana Türkçe’nin kolları olarak niteledi. Türkçe’nin Osmanlıca’dan önce de var olduğunu savundu ve onu İslamlıktan önceki geçmişi ile birlikte ele aldı. Merhaba - Sonbahar 2005 / 31 BAHAR ANLAMALARI Murat OKTAY Şu sıralar hep hüzünlü hikâyeler geliyor elektronik postama. Çevremdeki birçok insan en azından bu mesajları gönderen yakınlarım ve onları okuyan şahsım, bir hüzün fırtınasına yakalanıp gidiyoruz. Aslında bu sonbaharda olması gereken bir duygu hâli. Halbuki biz ilkbahardayız. Yani canlanmanın, yenilenmenin, âşık olmanın mevsimindeyiz. Ya da acabâ bu ve benzeri inanışlar bizlere uygulanmış birer dayatma mı? Hüzün, tıpkı coşkunun sonbaharda şaha kalkması gibi ilkbahara da yakışıyor mu? Bu sene bahar bana coşkudan ziyâde ciddî bir yorgunluk ve yüksek ateş getirdi. Ben ateşin aşkın başlangıcı olduğunu sanmıştım ama bana geri dönüşümü, yoğun üşüme krizlerinden başka bir şekilde olmadı. Yukarıda bahsettiğim hüzün aromalı bu hikâyelerin üç tanesi okulöğretmen-öğrenci arasında geçen ve genelde yanlış anlamalardan dolayı başlayan, lâkin sonrasında gerçeklerin anlaşılmasıyla bambaşka bir seyre gark olan olaylardan oluşuyordu. Gerek elinizdeki bu dergiye gerekse kardeş dergilere daha önce nâçizâne yazmış olduğum yazılar, genelde ekonomi gibi sivil toplum hareketleri ile ilgili daha ciddî daha dişe dokunur yani tâbir-i câiz ise daha ağır yazılardı. Muhtemelen bu sefer de benden böyle bir şey bekleniyordu ama içim elvermedi, nasip olmadı böyle bir yazı yazmak. Ben de ilk defa içimden geldiği gibi yazmak istedim. Her yayımlanan yazıda okuyanlara illâki ciddî bilgiler vermek zorunda değiliz gibi geldi. Mâlum mevsim de bahar, bir değişiklik yapıp “aklımdan ve içimden geçenler” yazısı yazayım dedim. Bu yazıyı okuyup da herhangi bir bilgi edinemeyecek olan tüm okuyanlardan özür dilerim. Bahsettiğim hikâyelerin birinde bir öğretmenin öğrencisini, diğerinde ise bir sıra arkadaşının diğer bir arkadaşını yanlış anlaması ve önyargılı olması münasebetiyle gelişen olaylar anlatılıyordu. Sizlere hikâyeleri burada uzun 32 / Merhaba - Sonbahar 2005 uzun aktarmayacağım ama kısaca belirtmek gerekirse; her ikisi de önyargı ve yanlış anlama ile başlayan hikâyenin sonunda önyargılardan arınmış ve doğru anlaşılmış ilişkilerin neticeleri yer alıyor. Meselâ dördüncü sınıfın en pasaklı ve sevilmeyen öğrencisi ve ilk başlarda bu sebeplerden dolayı kendisinden nefret eden öğretmeninin ömür boyu süren ilişkisi. Aslında bu öğrenci kardeşimiz geçmiş yıllarda çok tertipli, etrafında sevilen başarılı bir öğrenciymiş. Lâkin akabinde annesinin geçirdiği ağır rahatsızlık ve vefatı onu bu noktaya getirmiş. Bunu sonradan öğrenen öğretmeni yaptığı hatanın da tesiriyle, ona özel bir alâka göstermiş ve karşılığında uyanan, başaran bir öğrenci kazanmış. Öğretmenin kazancı bununla da kalmamış, öğretmekten ziyade eğitmenin önemini kavramış. Tabii ki mutlu son... O pasaklı, dağınık öğrenci bir kanser araştırma kliniği kuracak düzeyde bir hekim olmuş. Bu başarısındaki en büyük payı da kendindeki farklılığı keşfeden ve onu bir cevher gibi işleyerek doğru rotaya sokan öğretmeninde görmüş hayatı boyunca. Hikâye aslında tam okunduğunda oldukça hüzünlü. O hüzün yanı bir tarafa, bir öğretmenin insan hayatına olumlu olumsuz etkisini anlatan çok güzel bir örnek. Ben ilkokulu üçüncü sınıfa kadar bir okulda, kalanını başka bir okulda tamamladım. İkinci okuluma başladığımda ciddî bir uyum problemi yaşadım. Belki biraz da bu hikâyeyi okuyunca, bana bu konuda destek olması gereken öğretmenimin, bu uyum kopukluğu sürecinde elini bana hiç uzatmadığını farkettim. O okulda öğretmenimle geçirdiğim iki yıl benim eğitim hayatımda bir kırılma noktasını oluşturuyordu. Müteâkip yıllardaki eğitim sürecime olumsuz etkileri oldu. Sanki öğrenci olmaktan soğumuş, öğrenciliği keyifle yaşanması gereken, insan hayatının en güzel süreci değil de bir ızdırap sahnesi olarak görmüştüm. Tabii ki bu olay notlarıma ve başarıma da doğrudan etki ediyordu. Toparlanması zor ve geç oldu. Lâkin sağlıklı bir çevrenin içerisinde olmak insanı birçok kötülük ve zorluktan koruduğu için eğitim sürecimin bugünlere gelmesini sağladı. Hiç fedâkâr eğitmenlerimiz olmadı dersek muhakkak ki haksızlık etmiş oluruz. Ama çok istememe rağmen, bana böyle hikâyeler yazdıracak eğitmelerle karşılaşamadım. İkinci hikâye de buna benzer gelişiyor. İyi bir ailenin tertipli ve başarılı kızları, sınıfın en başarısız ve sevilmeyen kızının yanına oturuyor bir şekilde. Onu anlamak için yoğun bir çaba sarfediyor, herkes ondan kaçarken. Uzun zaman bu arkadaşının dersleri anlamamasını, dağınıklığını vesâireyi çözemiyor. Merhaba - Sonbahar 2005 / 33 Tamamen tesâdüfi bir olayla, bir hafta sonu ailece yapılan piknikte herşeyin sebebi anlaşılıyor. Kızcağızın ailesindeki bir hastaya bakmak zorunda olması ve evinin okula oldukça uzak olması onu çok yorduğu için, mâlum tablo ortaya çıkıyor. Mevcut duruma kayıtsız kalmayan bu iyi aile ve kızları gerekenleri eksiksizce uzun yıllar yapıyorlar ve sonuçta diğer hikâyede olduğu gibi mutlu bir son ortaya çıkıyor. Bu hikâyelerin orijinallerini okumak isteyenler benimle irtibata geçerlerse kendilerine ulaştırabilirim. Gāye hayat dersi vermek değil muhakkak ama meselâ bugün hayranlıkla izlediğimiz ve dünya devi olarak nitelediğimiz çok uluslu büyük şirketlerin üzerinde uzlaşabildiği ender ortak kanı: Bir organizasyonun, şirketin en değerli ve büyük sermayesi çalışanları yani insanlardır. İnsana, çalışanınıza ne kadar yatırım yaparsanız o kadar büyürsünüz. Bu bizim kültürümüzün çok çok eskiden keşfettiği bir olgu değil miydi zaten. İnsanı merkeze koyan bir inanış ve kültürden gelmiyor muyuz? Bugün ne kadar güzel ki bunu herkes farkediyor, anlıyor. Darısı anlamayanlara. Mutlu baharlar... 34 / Merhaba - Sonbahar 2005 ŞİİR Kübra YETİŞ ŞAMLI * SÜKÛT Sekize bölünmüş düşlerim var, Kimisini gizledim. Sükûtu bir sır gibi saklasan Ve benden başkasına susmasan, Hepsini söylerim. Gözlerimde birikmiş sözlerim var, Kimisini ağladım. Sükûtu sır etsen aynaya Ve soru sormasan bana, Hepsini susarım. Bekliyorum, sabırla cilâlı, Tutuşuverecek kadar parlak, Bekliyorum. Koyabilsen karşıma sükûtu Cevaplar sonsuza uzanacak, Biliyorum… * E-posta: [email protected] Merhaba - Sonbahar 2005 / 35 YÛSUF’UN KOKUSU: FESLEĞEN! Hüseyin ODABAŞI “Eğer bana bunak demezseniz, doğrusu ben Yûsuf’un kokusunu alıyorum.” (Yûsuf:12/94) “Dosta giden rûzigârın menzilinde toz olaydım…” Fesleğen, sen sesi güzel bir şehirsin. Seni duydum, bunu bil! Çağcıl düş sokaklarında peygamber mihrâbında kāmet getirince sürmeli şehzâde, açtı nikābın beytullah. Süleyman ibn-i Yesâr yaslanmışken makām-ı İbrâhime, gözyaşını gözden gizli silendin sen: Fesleğen… Efendimiz (s.a.v)’in kokusu gül, Yûsuf’un kokusu fesleğen… Yâkub’un biriciği, on bir yıldız, güneş ve ayın secdesi, kardeşlerinin ikirciği, kervanın su ararken kuyudaki su incisi, kölelerden bir köle gibi pazara çıkınca pazarın nur-dânesi, tâliplerinin hevesi: Fesleğen… Züleyhâ’nın önce kölesi sonra efendisi ve kırmızılar içindeyken “hey teleke!"si, iftirâsı, irtifâsı, zindanda yatan aşkı: Fesleğen… Çölde, kuyuda, zindanda teslimiyet çiçeği: Mâh-ı ken´ân: Fesleğen… “Hûb cemâlin gördüm âh ü zâr oldum, Aşkına düşeli sevdâkâr oldum, 36 / Merhaba - Sonbahar 2005 Kalmadı tahammül bî karâr oldum, Meğer tabutlara saralar beni…” İbrâhim’e put kıran balta, Dâvud’a mezâmir, Îsâ’ya müheyyâ nefes, Mûsâ’ya “len terâni", mescid-i aksânın mi´râcı, mescid-i harâmın esved bürdesi… Allah (c.c)’a emanet edilerek çöle bırakılan İsmâil’in susuzluğu gitmesi için koşan Hacer’in sa´yı, Kâbe’nin Bağdat kapısı, Karen’den Üveys’i yola düşüren yesrib esintisi: Fesleğen… Zaman Câhiliye iken beled’il-emîni Ebrehe’den korumak için ebâbile ferman veren Abdülmuttalib cesâreti, hicrette bıçağın önüne yatan, yâr-i gār iken gayrıyı ağyâr kılan sır, siper yol gözleyenlere “tale’albedru", kusvâ’yı çağıran Eyyûb-el-Ensâri mihmândarlığı, mescid önüne dikilen peygamber sancağı: Ukab!, Bedir’de himmet, Uhud’da imtihan, Hendek’te gün batımı, mu’tede rehvân taht, Hayber’de zülfikar, Ebûbekir (r.a)’ın sadakati, Ömer (r.a)’nın şaşmaz adaleti, Osman (r.a)’ın rikkati, damadı hayder-i kerrârı şâh-ı merdân Ali (r.a)’ın cesareti, mukarrebîne güzel rızık, efendimiz (s.a.v)’e ehl-i beyt: Fesleğen… “Kaşların Bismillah, vechin Beytullah, Seni öz nûrundan yaratmış Allah, Sevmişem ben seni terketmem Billah, Aşkın hançeriyle vuralar beni…” Namazda sırtındaydın, yürürken omuzundaydın, dizindeydin, ağlarken gözündeydin fesleğen… otururken Huzurda iftidâh tekbîri, mihrâbda kıyâm, kıyâmda kırâat, yüceye eğilen baş: Rükû, toprağa değen baş: Secde, hâsılı tâdil-i erkânım, Merhaba - Sonbahar 2005 / 37 harem-i şerîfde telbiye, Mîna’da atılan taş, Müzdelife’de ağan akşam, Arafat’ta vakfe: Fesleğen… İbn-i Mülcem’in sağladığı hançerin kastı, vakit ikindiyi gösterirken revâna karışan kan: Fesleğen… Bilâl’i lâl kılan hasret, Ebû Zerr’i yalnız koyan iman, Eyyûb’u İstanbul’a getiren muştu, Hallâc’ı dâra çeken, Nesîmi’yi yüzdüren sır, Yûnus’un dervişliği, İbrâhim Ethem’in duası, Mevlânâ’nın semâı: Fesleğen… Gönlümün fenâ-fillahı, serv-i hıramânım, rüveydâm! Bâb-ı esrârın miftâhı, levh-i kalemin gözlerime çektiği aşk sürmesi, külbe-i ahzânın çiçeği: Fesleğen… “Zikr-i fikrinle beni pür nûr edüp, Mest-i medhûş eyleyip dîvâne kıl. Benliğimdir senden ayıran beni, Varlığım şehrini yık virâne kıl. Mürg-i râhun meylini kes gayride, Şol cemâlin şem´ine pervâne kıl. Gönlümü mir´ât-ı vech-i zât edüp, Ol tecelliyle beni mestâne kıl.” Dehâlet dileğimiz ehl-i beytinedir! 38 / Merhaba - Sonbahar 2005 SANAL ÂLEM A. Feyyaz ERKAN * http://www.askjeeves.com Arama motorları gün geçtikçe büyük bir bilgi çöplüğüne dönüşen internette aradıklarınızı karmaşa içinden çekip çıkarmanızı sağlayan en önemli yardımcılardan. Jeevees de aradıklarınızı bulmakta oldukça işinize yarayacak bir tarama sitesi. Çoğu arama motoru gibi en çok ziyaret edilen siteleri ilk sıralarda sunması ise sitenin avantajlarından. http://maps.google.com Sunduğu birçok hizmetin ardından klasik bir arama motoru tanımı Google için oldukça yetersiz kalıyor. Maps sunucusu ile kapsamlı bir dünya haritasına, koordinat ve yer ismi ile bölge arama hizmetine, gün geçtikçe daha çok bölgeyi kapsayan uydudan görünüm haritasına erişebilirsiniz. http://www.legese.com Çevrenizde Liselere Giriş Sınavı’na hazırlananlar mı var? Yeni dönemin başladığı şu haftalarda onlara Legese sitesini tavsiye ederek çalışmalarında katkıda bulunabilirsiniz. Sitede soru analizleri, geçmiş yıllarla ilgili bilgiler, çalışma teknikleri ve daha birçok kategoride gerekli bilgiler bulunmakta. http://www.sineport.com Sineport oldukça kullanışlı bir sinema sitesi. Vizyona yeni giren filmler, sinema salonları ve seanslar; ünlü aktör ve aktrislerin tüm filmleri ve künyeleri, film afişleri, bilgisayarınız için sinema ile ilgili eklentiler ve daha birçokları sitede erişebilecekleriniz arasında. http://www.westegitim.com Kariyerinizi geliştirmek, eksiklerinizi tamamlamak mı istiyorsunuz? Peki, yurtdışında staj yapmak, eğitim görmek, dil kurslarına devam etmek ya da Work&Travel programları ile ABD’yi ziyaret etmek ilginizi çeker mi? Bu konularda Westegitim sitesi yasal süreç, başvuru şartları ve gerekli işlemler konusunda kapsamlı dokümanlarıyla hizmetinizde… * E-posta: [email protected] Merhaba - Sonbahar 2005 / 39 NEŞRİYAT Vedat ÖZSÜLLÜ ÜSKÜDAR AH ÜSKÜDAR Ahmed Yüksel Özemre Yazar, bu kitabında Üsküdar'a has örf, âdet, zerâfet, sehâvet gibi hasletleri; beşerî münasebetlerdeki letâfeti; bu beldede yeşermiş olan sanat ve kültürü; çocukluk ve gençlik yıllarında şahidi olduğu güzellikleri; kısacası "Üsküdar Medeniyeti" nin bir bölümünü tahassürle yadetmektedir. İlk Yayın Tarihi: 2002 3. Baskı : 2005 Kitap hakkındaki mâlumat, ”Kubbealtı Akademisi Kültür ve San´at Vakfı 2005” kataloğundan alınmıştır. 40 / Merhaba - Sonbahar 2005
Benzer belgeler
Merhaba Sonbahar 2010 - Kubbealtı Akademisi Kültür Ve Sanat Vakfı
görüşmeler ve yoğun çalışmalar neticesinde binanın işletilmesi işi de Kubbealtı
Akademisi Kültür ve San´at Vakfı’na verilmiştir.
Binanın fonksiyonuna uygun olarak; ney ve benzeri tasavvuf mûsıkîsi...
Merhaba Sonbahar 2008 - Kubbealtı Akademisi Kültür Ve Sanat Vakfı
Kubbealtı Gençlerinden MERHABA
Kubbealtı Akademi Mecmuası'nın ücretsiz ekidir
Merhaba Yaz 2005 - Kubbealtı Akademisi Kültür Ve Sanat Vakfı
yaşayacak olan büyük velîlerden, mübarek yüzüne sır peçesi çekmiş bir velî…
Yokluğun azametli dünyasında haşr olarak var olmuş ebedîlerden bir yüce
ebedî…”3
Kubbealtı Akademisi Kültür ve San’at Vak...
Merhaba Bahar 2011 - Kubbealtı Akademisi Kültür Ve Sanat Vakfı
Kubbealtı Gençlerinden MERHABA
Kubbealtı Akademi Mecmuası'nın ücretsiz ekidir