Merhaba Yaz 2005 - Kubbealtı Akademisi Kültür Ve Sanat Vakfı
Transkript
Merhaba Yaz 2005 - Kubbealtı Akademisi Kültür Ve Sanat Vakfı
KUBBEALTI GENÇLERİNDEN MERHABA Sevgili Merhaba Dostları, En son sizlerin beğenisine sunduğumuz ve hep olumlu eleştiriler aldığımız “Sâmiha Ayverdi Özel Sayısı”ndan sonra, sizlere Yaz 2005 sayımızla MERHABA diyoruz. Aldığımız tepkiler çok güzeldi ve bu da bizi daha çok şevklendirdi. Başta vakfımızın Mütevelli Heyeti Başkanı Muhterem İlhan Ayverdi Hanımefendi olmak üzere birçok kişiden teşekkür aldık. Hattâ 10 Nisan 2005 tarihli Tercüman Gazetesi’nde Sevinç Çokum köşesinden bizlere şöyle seslendi: “(...) Kubbealtı Akademi Mecmuası Samiha Ayverdi için, doğumunun yüzüncü yılı dolayısıyle bir hatıra sayısı hazırlamış... Bir de yanında yavrusu var. Samiha Hanımın çocuksu genç kızlık dönemiyle ilgili fotoğrafının kapak olduğu Merhaba Dergisi, ek sayı. Onu da gençler gerçekleştirmiş. (0212/ 516 23 56 - 518 92 09) (...) Güleda ve Nevnihal Gençlerden, ismi de pek hoş olan Güleda Engin... Ne güzel yazmışsınız Samiha Ayverdi'nin o güzelim çocuk iftarlarını... İftar sonrası oynanan ve yavaş yavaş hayatımızdan çekilmiş olan, kimilerinin ise hiç bilmediği oyunları... Gözler bağlanıp şişe üstünden atlama yarışı bu... "Haydi üç tane kaldı, dikkat" falan derken gözler açılıyor, bir bakıyorsunuz ortalıkta şişe mişe yok. Bir de Güleda'nın anlatmasıyla, Samiha Anne'nin onun üşümüş soğuk ellerini avuçlarında ısıtmış olmasının unutulmazlığı... Yine anlamlı adıyla bu çevreyi belirleyen Nevnihal Bayar şunları anlatıyor: — Dizlerinin dibine oturmuştum, ellerinde kermes için hazırladıkları anahtarlıklar vardı. Zannediyorum onları paketliyorlardı. Benden yardım etmemi istediler. Daha sonra insanın yorulduğu vakit başka bir iş yaparak dinlenmesi gerektiğini, boş durmanın iyi bir şey olmadığını, el dinlenirken gözün Merhaba – Yaz 2005 /1 çalışabileceğini, göz dinlenirken de elin çalışabileceğini söylediler. O günden sonra Samiha Ayverdi'den öğrendiğim bu prensibi hayatıma tatbik etmeğe çalıştım. (...)” Merhaba Ailesi olarak bizi destekleyen herkese teşekkür ediyoruz. *** NOT: Merhaba Ailesi’nden Kübra Yetiş 5 Haziran 2005 tarihinde yine yazarlarımızdan Buğra Şamlı ile dünya evine girmiştir. Kendilerine ömür boyu mutluluklar diliyoruz. 2 / Merhaba – Yaz 2005 ŞİİR Kübra YETİŞ * ON’DAN GERİYE KALAN En güzel gülleri solmuş bir bahçedeyim. On’dan geriye kalan hazin bir âti. Yosun tutmuşsa gözlerim Rutubettendir, Öyle bilin. Sırlarım size göre değildir. Hasret tüm geçitleri tutmuşsa ve yayında zehirli oklar varsa, Bu pusu sırtına ölümü yüklenenleredir. Hiç toprak avuçlamadınızsa, Bir taşa sarılmadınızsa Sırlarım size göre değildir. En güzel gülleri solmuş bir bahçedeyim. On’dan geriye kalan kırık bir şarkı. Söylemeye dilim varmıyorsa Unuttuğumdandır, Öyle bilin. Sırlarım size göre değildir. On’a... * e-posta: [email protected] Merhaba – Yaz 2005 /3 KAF DAĞI’NIN ARDINDAKİ SEVGİLİ Leal YILMAZ Filibe hep ulaşmak istediğim bir hayaldi. Bu şehir, âdeta, masal kahramanlarının varmak istediği, Kaf Dağı’nın ardındaki yerdi. Çocukluğumda okuduğum masallardaki yolcu, yola çıkmadan evvel ve yol boyunca yaptığı iyiliklerden elde ettiği ne varsa, o hedefe ulaşmak için yolda harcar, hedefe varmak ise, ancak her şeyden vazgeçip, hiçbir şeyi kalmayınca lûtfedilirdi. Bütün bu masallardaki ortak nokta, Kaf Dağı’nın ardındaki yere, masal perisinin izni ve yardımı olmadan gidilemeyeceği husûsu idi. Filibe, Hatice Cenân Sultân’ın, ezel âşinasını “ilk bakışta” tanıdığı 1 yerdi. Ethem Şah’ın kabri, Ken´an Rifâî’nin dedesinin adıyla anılan Hacı Hasan Bey Mahallesi hudutları içerisindeki müslüman mezarlığında bulunmaktadır. Mahalle bugün de hâlen aynı isimle anılmaktadır. Hocam Ayşe Topuz eşiyle beraber Balkanlar’a yaptıkları seyahatler sonrasında, Ethem Şah’ın makamının ve söz konusu müslüman mezarlığının oldukça bakımsız ve metruk bir görüntü içerisinde olduğunu üzüntüyle anlatmıştı. İşte şimdi uzun süren yazışmalar, telefon görüşmeleri ve sıkı bir takip neticesinde, Bulgaristan resmî makamlarından, görüşme ve anlaşma talebine bir cevap gelmiş bulunduğunu ifade ediyordu. Hedef, Ethem Şah’a yaraşır bir makam yapılması idi. Hazırlıklar tamam olunca, “masal perisinden” destûr alınıp Ekim 2004’te yola çıkıldı. Filibe’de ilk ziyâretgâhımız Hacı Hasan Bey Mahallesi’ndeki müslüman mezarlığı oldu. Şükür ve sükût içerisinde ziyaretimizi tamamladık. Oraların gönlümüzdeki kıymeti, dünya harikalarıyla mukayese kabul etmez. Ancak metruk ve bakımsız olduğunu bilmemize rağmen, bu makamın çevresinin tahmin edebildiğimizden çok daha perişan olması yüreğimizi burktu. İki gün süren görüşmelerin ardından, Ethem Şah’ın makamının düzenlenmesi ve müslüman mezarlığının tâdil edilmesi konularında 8 Ekim 2004 tarihinde Bulgar resmî makamlarıyla mutabakata varıldı. 1 Nezihe Araz, Anadolu Evliyaları, Atlas Kitabevi, 8. bs., İstanbul 1988, s.455. 4 / Merhaba – Yaz 2005 İnsan Rumeli’ye doğru gidip o toprakları görüp koklayınca: “İşte tamam, atalarımızın neden hep buralara doğru geldiğini anladım” diyesi geliyor. Anlatılacak, görülecek, yapılacak daha çok şeyler, mâmur edilecek, korunacak çok yerler var… Yapılması planlanan bu makam, hepimizi o topraklara getirip götürecek ne kuvvetli bir bağ. Nitekim Sâmiha Ayverdi Filibeli Ethem Şah’ı şöyle tanıtmaktadır: “Ne ki, cihanı bağrına basmış, dünyaları içine sığdırmış bu ananın (Hatice Cenân Sultan), gönlüne ışık tutmuş, kendi mânâsını kendine gösterip uyandırmış bir rehberi bir mürşidi vardı: Filibeli Ethem Şah”2. “Kıyametler kıyametleri takip etse, aşkı ve îmânı ile gene de gönüllerde yaşayacak olan büyük velîlerden, mübarek yüzüne sır peçesi çekmiş bir velî… Yokluğun azametli dünyasında haşr olarak var olmuş ebedîlerden bir yüce ebedî…”3 Kubbealtı Akademisi Kültür ve San’at Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı İlhan Ayverdi, Filibe’den İstanbul’a dönüşte kendisini ziyaret eden ekibe: “Gazânız mübarek olsun” dediler. Bu sözün yüzü suyu hürmetine, Kaf Dağı’nın ardındaki Sevgili ile bu yolun yolcularının gönülleri arasında nice yollar açıla, nice köprüler kurula, inşaallah. 2 Sâmiha Ayverdi, Dost, Hülbe Basım Yayın, Ankara, s.8. Sâmiha Ayverdi, Yeryüzünde Birkaç Adım, Kubbealtı Neşriyatı, 2. bs., İstanbul 2001, s.96. 3 Merhaba – Yaz 2005 /5 BULGARİSTAN’DA YOK OLMAK ÜZERE OLAN BİR OSMANLI ESERİ: HAMZA BEY CAMİİ Dr. Gülberk BİLECİK * Eski adı Ugandıra olan bugün ise Stara Zagora olarak bilinen Eski Zağra, Bulgaristan’da, Filibe’nin 75 km. doğusunda küçük ve güzel bir şehirdir. Evliya Çelebi, Seyahatnâmesinde kasabanın 766 (h.1364/1365) senesinde Yıldırım Bayezid Han zamanında Koca Lala Şahin Paşa tarafından feth edildiğini söylemekte ve Eski Zağra’yı “kuzeyi dağlarla çevrili, sebze bahçeleriyle ve bağlarla dolu, müzeyyen bir şehir” olarak tarif etmektedir. Ayrıca Eski Zağra’da 14 mahallenin, 3000 adet evin, 17 cami ve mescidin, 42 adet mektebin, 200 hamamın, 855 adet dükkanın ve 760 kadar cadde ve yolun varlığından da bahsetmektedir.1 İki asır boyunca büyük zulüm ve tahribat gören Eski Zağra’daki eserlerden günümüze sadece Eski Cami olarak da bilinen Hamza Bey Camii ulaşabilmiştir. Evliya Çelebi, Seyahatnâmesinde 811 (h.1408/1409) senesinde inşa edilen Hamza Bey Camii’ni şöyle tarif etmektedir: “(...) Büyük kubbeli, mevzun minareli bir cami olup, gece ve gündüz cemaati çoktur. Şehirde bundan büyük cami olmayıp kubbeleri mavi kurşunla örtülüdür.” Ayrıca bu yapının bir mektebi bulunduğunu ve bunun da Eski Zağra’daki 42 mektebin en derli toplusu olduğunu söylemiştir. Ancak bu yapı günümüze ulaşmamıştır. Zaman içerisinde büyük tahribat, eziyet ve zulüm gören Eski Zağra’da asıl büyük yıkım, 93 Harbi olarak da bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında gerçekleşmiştir. Bu savaş sırasında bir gecede 14 caminin minaresi yıkılmış, birçok bina ve cami tahrip edilerek yağmalanmış ve binlerce insan öldürülmüştür. Bütün bu olumsuzluklardan Hamza Bey Camii de nasibini almış, caminin minaresi Bulgarlar tarafından barutla patlatılarak yıktırılmış ve bu esnada kubbesi de büyük zarar görmüştür. Bir süre kilise olarak kullanılan yapı uzunca bir dönem cephanelik görevi üstlenmiştir. 1297 (h.1879) senesinde * İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Türk ve İslam Sanatı Anabilim Dalı. 1 Evliya Çelebi Seyahatnamesi (Haz. Zuhuri Danışman), C.8, s. 213. 6 / Merhaba – Yaz 2005 Bâb-ı Âlî’nin emir ve ısrarı üzerine müslümanlara verilerek tamir edilmiş ve tekrar cami fonksiyonu kazanmıştır.2 16,5 × 17,7 cm. ölçülerinde kareye yakın planlı cami, yüksek bir kasnak üzerine oturan tek bir kubbe ile örtülmüştür. Yapının önünde üç gözlü son cemaat yeri bulunur. Binanın kuzeybatı köşesinde cami mekânı ile son cemaat yeri arasına yerleştirilen ve girişi içerden sağlanan yuvarlak gövdeli tek şerefeli minare yer almaktadır. Son cemaat yerinin taşıyıcıları, kemerleri ve kubbe kasnakları hariç bütün yapı, bir sıra taş üç sıra tuğla malzeme ile inşa edilmiştir. 1297 (h.1879) senesinde esaslı bir tamir geçiren caminin içi, yoğun bir şekilde süslenmiştir. Sarı, kırmızı, yeşil ve mavi renkteki kalem işi bitkisel süslemeler, vazo içinde çiçekler ve kıvrımlı perde motifleri, barok ve ampir üslûbunun özelliklerini taşımaktadır. Ayrıca yapının orijinalinde olmayan bazı ilaveler de yine bu tamir sırasında yapılmıştır. Cami ilk olarak Ekrem Hakkı Ayverdi tarafından 1969 senesinde ciddî bir şekilde ele alınmıştır. Üç defa Bulgar resmî makamlarına müracaat etmesine rağmen caminin içine giremeyen Ayverdi, binanın dışarıdan görülmeyecek şekilde tahta perdelerle sarılmış vaziyette olduğunu ve son cemaat yeri kapısına bitişik bir meyhânenin bulunduğunu söylemektedir. Yapının 1969 senesindeki resimlerinden minaresinin durduğu ve son cemaat yerinin ise giriş hariç bütün açıklıklarının kapatıldığı anlaşılmaktadır. Müslüman-Türk araştırmacıların sokulmadığı yapıya, 1974 senesinde Machiel Kiel adlı yabancı bir bilim adamı girebilmiş ve ilk defa yapının içini resimleyebilmiştir. 2004 Ekim ayı içinde Bulgaristan’ın güney bölgesine yaptığımız bir gezi sırasında, Hamza Bey Camii’nin Eski Zağra’da mevcut tek cami olduğunu gördük. Büyük zorluklarla içine girebildiğimiz yapı, ibadete kapalıydı. Uzun yıllar boş kalan bina her ne kadar dışarıdan sağlam görünse de özellikle iç mekânı büyük tahribata uğramış, kalem işlerinin çoğu hasar görmüştü. Yapının minaresi mevcut değildi. Son cemaat yerinin kapatılan kısımları açılmış ancak pencerelerin çoğu kapatılmıştı. 2004 senesi içinde Bulgar hükümeti tarafından camide kazı çalışmaları başlatılmıştı. Binanın zemininde Trak döneminden kalma bir mezarlığın olduğu iddiasıyla yapının ve son cemaat yerinin zemininin tamamen kazılarak 2 Zağra Müftüsünün Hatıraları, (Haz. Ertuğrul Düzdağ), 1001 Temel Eser, İstanbul, s. 92. Merhaba – Yaz 2005 /7 kaldırıldığını gördük. Binanın cami işlevinden kurtarılıp müze olarak düzenleneceği ve içindeki süslemelerin temizlik adına tamamen kapatılacağı, bizzat bu işle uğraşan kişiler tarafından dile getirildi. Bir zamanlar cemaatle dolup taşan ve bir medeniyeti temsil eden caminin içler acısı durumu bizi derinden etkiledi. Ne yazık ki Eski Zağra’da yer alan son Osmanlı eseri de göz göre göre yok olmak üzereydi. Yetkililerin bu konuda hassâsiyet göstermeleri tahribatı gerçekleştirenlere verilecek en güzel cevap olacaktır. 8 / Merhaba – Yaz 2005 KISACA KİM? Cenan ERGİYDİREN HAZRET-i MEVLÂN MUHAMMED CELÂLEDDİN-İ RÛMÎ (30 Eylül 1207- 17 Aralık 1273) Kültürümüze ve mânevî hayatımıza büyük tesirleri olan Hz. Mevlânâ, bütün insanlığı etkilemiş Goethe, İkbal gibi başka milletlerin dehalarını kendisine bağlamış büyük bir mutasavvıftır. “Efendimiz” mânâsına gelen Mevlânâ ismi, ona daha çok genç iken Konya’da hocalığa başladığı tarihlerde verilir. Rûmî ise “Anadolulu” demektir. Mevlânâ’nın doğum yeri bugünkü Afganistan’da bulunan, eski büyük Türk kültür beldesi Belh’tir. Hz. Mevlânâ’nın doğum tarihi ise 30 Eylül 1207’dir. Asil bir aileye mensup olan Hz. Mevlânâ’nın annesi, Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mü’mine Hatun; babaannesi Harezmşahlar hânedânından Türk prensesi Melike-i Cihan Emetullah Sultan’dır. Babası, Sultânü’l-Ulemâ ünvanı ile tanınmış Muhammed Bahâeddin Veled’dir. Batıya doğru uzanan Moğol istilası sebebiyle Sultânü’l-Ulemâ, ailesi ve dostlarıyla 1212 veya 1213 tarihlerinde Belh şehrinden ayrılır. Pek çok şehir gezdikten sonra önce Karaman’a oradan da Konya’ya yerleşirler. Hz. Mevlânâ, Karaman’da bulunduklari 1225 tarihinde babasının arzusuyla, asil bir zât olan Semerkantlı Hoca Şerâfeddin Lâlâ’nın kızı Gevher Banu ile evlenir. Babası Hz. Mevlânâ’nın ilk mürşididir. Bahâeddin Veled’in irtihâlinde Hz. Mevlânâ yirmi dört yaşındadır. Babasının vasiyeti ve halkın isteğiyle ondan boşalan makama geçer. 1232 tarihinde babasının halifesi Seyyid Burhâneddin Konya’ya gelir. Hz. Mevlânâ onun mânevî terbiyesi altına girer. Yüksek ilimlerde daha çok derinleşmek için, Seyyid Burhaneddin’in izniyle Halep’e gider. Haleviyye Medresesi’nde fıkıh, tefsir ve usûl ilimlerinde âlim olan Kemâleddin’den ders alır. Hz. Mevlânâ, Halep’teki tahsilini bitirdikten sonra Şam’a geçer. Burada dört yıl kalır. Eflâki’ye göre Hz. Mevlânâ, Şam’da Şems-i Tebrizî ile görüşmüştür. Bu görüşme çok kısa sürmüş ve şöyle cerayan etmiştir: Şems-i Tebrizî, bir gün halk arasında Hz. Mevlânâ’nın elini yakalayıp Merhaba – Yaz 2005 /9 öper ve ona: "Dünyanın sarrafı beni anla!" diyerek kaybolur. Bu bir anlık görüşmeden takriben sekiz sene sonra Şems, Konya’ya gelecek ve Hz. Mevlânâ ile buluşacaktır. Şems, 1244’te Konya’ya gelir. Hz. Mevlânâ ile Şems, bu iki kābiliyet, bu iki nur nihayet buluşurlar. Kendilerini tamamiyle Hakk’a verirler ve gönüllerine gelen ilahî ilhamlarla sohbetler ederler. Bir müddet sonra bu iki ilâhî dostun sohbetlerindeki mukaddes sırrı idrakten âciz olanlar ileri geri konuşmaya başlarlar. Bunun sonucunda Şems, Hz. Mevlânâ’nın yalvarmalarına rağmen 1246’da Konya’dan Şam’a gider. Şems’in ayrılığından dolayı derin bir ıstırâba düşen Hz. Mevlânâ bir mektup yazarak oğlu Sultan Veled’le Şems’e gönderir. Şems « Muhammedî ahlâklı Hz. Mevlânâ’nın arzusu kâfidir" diyerek onun davetine icâbet eder ve 1247’de Sultan Veled’in kāfilesiyle, Konya’ya döner. Şems’in Konya’ya geri gelmesiyle semâ meclisleri tertip edilir. Ancak huzurla, muhabbetle, dostluk içinde geçen günler uzun sürmez, dedikodular yeniden başlar. Şems bu dedikoducu topluluğun yine kinle dolduğunu ve kendisini ortadan kaldırmaya uğraştıklarını anlar. Sultan Veled’e : "Gördün ya, azgınlıkta yine birleştiler. Doğru yolu göstermekte, bilginlikte eşi olmayan Mevlânâ’nın huzurundan beni ayırmak, uzaklaştırmak, sonra da sevinmek istiyorlar. Bu sefer öyle bir gideceğim ki hiç kimse benim nerede olduğumu bilemeyecek” diyerek kaybolur. Hz. Mevlânâ Şems’in ayrılığıyla gönülleri yakan, sızlatan, nice şiirler söyler. Onu aramak için iki kere Şam’a gider ama bulamaz. O günlerde Kuyumcu Şeyh Selâhaddin ile sükûn bulur. 1259’da Şeyh Selâhaddin’in ebedî âleme göçmesiyle kendisine hemdem ve halife olarak Çelebi Hüsâmeddin’i seçer. Hz. Mevlânâ, Mesnevîsini Çelebi Hüsâmeddin’e söylemiş, o da yazıya geçirmiştir. Hz. Mevlânâ 1273’te hastalanır ve düğün gecesi olarak nitelendirdiği 17 Aralık günü ebedî sevgilisine kavuşur. Son demlerinde iken dostu Sirâceddin Tatari’yi yanına çağırarak kendisine şu duayı öğretmiştir: “Ya Rabbi! Bana ne senin zikrini unutturacak, sana şevkimi söndürecek, seni tesbih ederken duyduğum lezzeti kesecek bir hastalık ne de beni azdıracak bir sıhhat ver. Allah’ım kalbimi nurlandır, kulağımı nurlandır, gözümü nurlandır, saçımı nurlandır, derimi nurlandır, etimi nurlandır, kanımı nurlandır, önümü nurlandır, ardımı nurlandır, altımı nurlandr, üstümü nurlandır, sağımı nurlandır, solumu nurlandır. Allah’ım nurumu arttır, bana nur ver. Ey nurun nuru, ey merhametlilerin merhametlisi Allah’ım, merhametinle beni nur et. Ey Merhamet edenlerin merhametlisi, merhametinle bu duamı kabul et ! » 10 / Merhaba – Yaz 2005 Hz. Mevlânâ ‘nin Vasiyeti şöyledir : "Ben size gizli ve alenî Allah’dan korkmanızı, az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi, günahlardan çekinmenizi, oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi, dâima şehvetten kaçınmanızı, halkın eziyet ve cefâsına dayanmanızı, avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı, kerem sahibi olan sâlih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim. İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yalnız tek olan Allah’a mahsustur. Tevhid ehline selâm olsun." Eserleri : Mesnevi (Tasavvufî ve didaktik olan bu eser altı ciltten ibarettir) Divân-ı Kebir (Gazel ve rubâilerden meydana gelmiştir) Mevâiz-i Mecâlis-i Seb´a (Mevlânâ’nın yedi vaazından oluşmuştur) Fîhi Mâ Fih (Mevlânâ’nın sözlerinin not edilmesinden meydana gelen özün özü anlamında bir kitaptır.) Merhaba – Yaz 2005 /11 YEMİN Hayri BİLECİK Sütün beyaz yüzüne düşmüş kara bir çöp gibi, büyük ve saf cemiyetlerin de içinde lekeyi andıran insanlar vardır. Ancak kovan içinde ölen bir arı, kokuşup kovanın havasını bozmasın diye nasıl arkadaşları tarafından derhal mumyalanırsa, tıpkı bunun gibi millî ve mânevî değerlerine sahip sağlam cemiyetler de böyle safra misâli kimseleri derhal tanır ve onları yalnız bırakarak zararsız hale getirirdi. İşte Hamdi Efendi de cemiyetimizin yüzündeki bu lekelerden biriydi. Ne seveni ne de sayanı vardı. Yalnız kendisi için yaşardı. Haram helâl bilmez, kendinden başkasını düşünmezdi. Bu bencil adam, İstanbul’da fakir fukarâya ücretsiz yemek dağıtan bir imârethânenin aşçıbaşısı idi. Üç akçe gibi, o zamana göre çok az sayılabilecek bir aylıkla çalışmasına rağmen İstanbul’un sayılı zenginleri arasına girivermişti. Nereden, nasıl mal-mülk sahibi olduğunu çok kimse bilmezdi. Hoş, bilenler de dedikodusunu yapmaya tenezzül etmezlerdi. Hamdi Efendi eski evinin yerine üç katlı, âdeta konak yavrusu denecek bir ev yaptırıyordu. Çoğu zaman sokağa iskemle atarak inşaatı takip eder, bazan da coşarak: “Denizde kum bende para” diye bağırırdı. Fakat ne çare ki bu övündüğü büyük serveti kendisine dost kazandırmıyor, tam tersine onu daha da insanlardan uzaklaştırıyor daha da yalnız bırakıyordu. Genç bir karısı ve güzel bir kızı vardı. Günün birinde genç kız semtin delikanlılarından birine gönlünü kaptırıp onunla gezip tozmaya başladı. Hamdi Efendi, bu beraberliği bozmak için elinden geleni yapıyordu. Çünkü delikanlının ne serveti ne şöhreti ne de belli başlı bir işi vardı. Nerde akşam orda sabah yaşayan sıradan bir gençti. Hamdi Efendi böyle bir adama nasıl kız verebilirdi? Ama ne yaptıysa kâr etmedi. Kızına söz geçiremiyordu. Nihayet evlenmelerine boyun eğdi. Kızevinin şânına yakışır bir düğün yapıldı. *** 12 / Merhaba – Yaz 2005 Genç karı kocanın ertesi sene bir çocukları oldu. Adını Veli koydular. Fakat kısa zamanda karı kocanın geçinemedikleri ağızdan ağıza dolaşmaya başladı. Çocuk iki buçuk yaşına geldiği zaman ise, karı koca arasındaki geçimsizlik artık kimseden saklanamaz hâle gelmişti. İki taraf da birbirlerinin ailelerini suçlamakta âdeta yarış ediyorlardı. Böyle bir kavganın sonunda kadın da erkek de aynı kararda birleştiler. Birbirlerinin ana-babalarının evlerine gitmeyeceklerdi. İş inada binmişti. İkisi de kocaman bir yeminle kararlarını sağlama aldılar. Yemin, Allah’ı şâhit tutmaktı. Boş öfkeler ve tutulamayacak sözler için Allah’la oyun oynanır mıydı? Hiç yeminin şakası olur muydu? Nitekim aradan bir kaç hafta geçtikten sonra genç karı kocanın öfkeleri yatıştı. Yerini pişmanlık aldı. Sonunda ettikleri yemini hiç umursamadan bozarak ilk ziyareti, erkeğin İstanbul Boğazı’nın Anadolu yakasında oturan ailesine yaptılar. Dönüşte, Boğaz’ın tatlı rüzgârı genç karı kocayı vapurun bordasına düşen yandaki sıralara çekti. Böylece çocuk da rahatça denize bakabiliyordu. Fakat o yıllarda, dümen zinciri vapurun yan korkuluklarının dibinden geçmekte idi. Olacak ya çocuğun minicik ayağı, bu yılan gibi kenarda sürünerek giden zincirin altına girivermişti. Küçük Veli’nin yürek parçalayan feryâdı ile genç ana-baba yerlerinden fırlayıp yetiştiler. Ama iş işten geçmiş ve zincir, o minicik ayağın birini bileğinden koparıvermişti. -Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’den faydalanılarak- Merhaba – Yaz 2005 /13 OKUYORUM: HATTATLARIN GECESİ Alidost ERTUĞRUL * “Hattatların Gecesi” Yazar: Yasmine Ghata Çeviri: Aysel Bora Dünya Yayıncılık Rikkat Kunt adını geleneksel Türk el sanatlarıyla ilgilenenler, özellikle de tezhip hakkında az çok bilgisi olan herkes duymuştur. Son aylarda Rikkat Kunt, konuyla alâkası olmayan kimseler tarafından da tanınmaya başlanıldı. Buna sebep Fransız yazar Yasmine Ghata tarafından yazılan “Hattatların Gecesi” adlı roman. Geçen Ağustos ayında yayımlanmasından sonra Fransız edebiyat çevrelerinden övgüler almış, hattâ saygın bir ödüle de aday gösterilmiş. Türkçe olarak Şubat ayında yayımlanan kitap konu edindiği kimse dolayısıyla Türkiye’de de çok konuşuldu. Rikkat Kunt yazarın sadece iki yaşında gördüğü babaannesiydi. Çeşitli nedenlerle aile bağlarının kopmasıyla birbirlerini tanıma fırsatı bulamamışlar. Ta ki yazar Louvre Müzesi’nde sergilenen Sabancı Koleksiyonu’nda babaannesinin imzasını bir eserde görünceye kadar. Yazar, kopan bağları yeniden inşa edebilmek adına bu romanı yazmaya karar vermiş ve romanda sanatçı isimlerinin gerçek olmasına özen gösterirken, babaannesinin yakın çevresindeki isimleri değiştirmeyi tercih etmiş. Yasmine Ghata romanında Rikkat Kunt’un hayatını sanatıyla birlikte anlatmaya çalışmış. Fakat Rikkat Kunt’tan “müzehhip” değilde “hattat” olarak bahsetmiş. Bu sebeple de kitabın adını “Hattatların Gecesi” olarak belirlemiş. Roman bu yönüyle hem sanatçının talebeleri hem de edebiyatçılar tarafından çok eleştirildi. Bu şekilde yazılan bir romanın sanatçının yanlış tanınmasına ve toplumda hatalı bilgilenmeye sebep olacağı, yapılan eleştirilerin başında gelmekte. Kitabının tanıtımı için Türkiye’ye gelen yazar, romandaki bu tavrın * e-posta: [email protected] 14 / Merhaba – Yaz 2005 bilgi eksikliği olmadığını, bunun sadece bir roman kurgusu olduğunu, sanatçının hislerini ve düşüncelerini daha iyi ifade edebilmek için böyle bir düzeni tercih ettiğini belirtmiştir. Kitaptan alınan şu cümlede bu düşüncenin izleri görülmektedir: “Hattatlar içlerinden yazar, sonra kararan bedenlerinden küçücük bir parçayı harfler aracılığıyla dışa yansıtırlar.” Rikkat Kunt, 1903-1986 yılları arasında yaşamış son devrin önde gelen müzehhiplerindendir. İsmail Hakkı Altunbezer ve Feyzi Dayıgil’den dersler almıştır. Osmanlı Klasik Tezhip uslûbunu iyi şekilde öğrenmiş ve uygulamıştır. Güzel Sanatlar Akademisi’nde ve Kubbbealtı Vakfı tarafından düzenlenen tezhip kurslarında dersler vermiş, gerek yaptığı çalışmalar, gerekse yetiştirdiği öğrencilerle bu sanatın yaşaması için ömrünün sonuna kadar gayret etmiştir. Yazar, sanatçının hayatının değişik aşamalarını, sanata bakışını, iş arkadaşlarını sosyal hayatta meydana gelen değişimleri de içine alacak şekilde romanlaştırmıştır. Ancak romanın kurgusu içinde çeşitli yanlışlıklar olmakla birlikte, Rikkat Kunt gibi mühim bir sanatkârı yeniden gündeme getirmesi ve hakkında konuşulmasına vesîle olması oldukça önemli. Eğer bu eleştirileri göz ardı ederseniz ve tarihî-biyografik roman seven biriyseniz bu eseri sıkılmadan okuyabilirsiniz. Merhaba – Yaz 2005 /15 ŞİİR Şehkâr FAYDA KINIK * Cânânım’a... Bir dem var idi; sen yoktun, aşkın yoktu. Kesret çoktu, vahdet yoktu. Gaflet bol idi, niyâz yoktu. Bir dem var idi; hayâl çoktu. Bâde bol idi, lezzeti yoktu. Neş’e çoktu, şevk yoktu. Bir dem geliverdi, aşk doğdu. Mâşukum geldi, meşk oldu. Can candan çıktı, Cânân cana geldi. Bir dem geldi, hicrân oldu. Bir od düştü, yüreğim kül oldu. Cânânım gitti, gönlüm giryân oldu. Bir dem geldi, gönül vuslat buldu. Hicrân bitti, hayâl oldu. Can gitti, Cânân oldu. * e-posta: [email protected] 16 / Merhaba – Yaz 2005 ANTARKTİKA’YA* YOLCULUK Güleda ENGİN Yüzümüze çarpan yakıcı, soğuk rüzgâra rağmen şehri uzaktan görebilmek ümidiyle geminin güvertesine çıkmıştık. Güverte bizim gibi meraklı pekçok yolcuyla doluydu. Kendimize sancak tarafında, hemen filikaların altında bir yer bulmuştuk ki karşımızda şehrin siluetini gördük. Aslında ben tâbir-i câizse kara çocuğu olduğumdan öyle denizcilik deyimlerini falan bilmezdim. Ama gemiyle yaptığımız bu uzun yolculuk sayesinde bu kelimelere de âşina olmaya başlamıştım. Şehir hâlâ çok uzaktaydı. Siluet halinde belirdiğinde bende ilk önce bir Amerikan şehri intibaı uyandırdı. Doğrusu yola çıkmadan önce yanıma aldığım kitaplardan 1820’lerden bugünlere kadar Antarktika’nın tarihi ile ilgili epey bilgi almıştım. Tabii Antarktika için asıl dönüm noktası değerli mineral yataklarının, ardından da büyük doğalgaz rezervlerinin bulunmasıydı. Bütün bunları haberlerden dinleyip, seyretmiştik. Ama o zamanlar Antarktika’nın böyle bir yerleşim yeri haline geleceğini tahmin edememiştik. Bilindiği gibi Antarktika 180 milyon yıl önce Gondwanaland süperkıtasının bir parçasıydı. İşte bütün bu mineral yatakları ve doğalgaz rezervleri Güney Amerika ve Güney Afrika’daki fosillerin âdeta kopmuş birer parçasıydı. Şile’nin Punta Aeres liman şehrinden kalkan gemimiz, yaklaşık 1000 km’lik uzun yolculuğun sonuna gelmek üzereydi. Onca yorgunluğa rağmen heyecandan yerimizde duramıyorduk. Milletlerarası düzenlenen Ekoloji Kongresi bu yıl Antarktika’nın yeni şehri Berkner’deydi. Ben de kongreye bir bildiri ile katılıyordum. Eşim de bana refakat ediyordu. Gerçi kongre işin bahanesiydi. Aslında hem uzun zamandır görmediğimiz Ali Can Uzuntürk arkadaşımızı görecek hem de yeni bir kıtaya, yepyeni bir şehre ayak basacaktık. Can Bey son iki yıldır tamamen eritilmiş Felchner şelfbuzunun ortasındaki Berkner adalarında önce sistem mühendisi olarak çalışmış, Güney yarıküresinde Amerika, Afrika ve Hindistan’nın bir kısmından oluşmuş, yaklaşık 180 milyon yıl önce birbirinden kopup bugünkü haline gelmiş olan süper kıta. Merhaba – Yaz 2005 /17 ardından da kısa bir sürede yükselerek şirketin genel müdürü olmuştu. Türkiye’deki emekliliğinin arkasından böyle bir vazifeye getirilmesi hepimizi gururlandırmıştı. Görevi çok önemliydi. Çünkü Berkner adalarının ısıtılmasından o sorumluydu. Adalarda yaşayan 1 milyonun üzerindeki insan ısı sistemine herhangi bir şey olması durumunda donma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Aslında herşeyin otomatik olduğu tüm sistemlerin dışarıdan kontrol edildiği biliniyordu ama yine de omuza alınmış büyük bir sorumluluk söz konusuydu. Varmak üzere olduğumuz Berkner adaları 14 milyon km2’lik Antarktika’nın sadece çok küçük bir parçası. Antarktika kış aylarına nazaran yaz aylarında küçülen yüzey alanıyla altı kıtadan beşincisi. Avustralya’nın iki katı olan bu uzak kıta, kış aylarında yüzölçümünü buzlanmadan dolayı ikiye katlıyor. Berkner’in küçük adalarının arasından geçerken biraz evvel yüzümüzü ısıran soğuğun yerini tatlı, ılık bir meltem almıştı. Can Bey bizi limanda karşıladı ve evine doğru hareket ettik. Özellikle tabiatı korumak için Berkner’de taşımacılık sadece otobüslerle yapılıyor. Neredeyse ne ararsanız bulabileceğiniz bu uzak kıtada, otobüsten başka hiçbir taşıma aracının bulunmaması bana çok garip geldi. Sadece güvenliği sağlayan Milletler Topluluğu’na ait askerlerin jipe benzer araçlar kullandıklarını sonradan öğrenecektik. Kimi mâcera aramak için gelmiş kimi de çalıştıkları şirket tarafından araştırma yapmak üzere gönderilmiş binlerce insan ve aileleri, bu yeni millet topluluğunda yerlerini almış ve otobüsün açık camından görebildiğim kadarıyla mutlu yaşıyorlardı. Aslında uzaktan edindiğim Amerikan şehri intibaı yanlış değildi. İlk anda birkaç gökdeleni ve etrafında yer alan yüksek binalarıyla tipik bir “downtown” görünümündeki bu şehir, envâi çeşit milletin etkisiyle bambaşka bir kimlik kazanmıştı. Yazın gittiğimiz sayfiye yerlerinde karşılaşabileceğimiz kaldırım üstü kahvehâneleri, şortları veya t-shirtleri ile yarı çıplak insanlar, çok değişik yemek kokuları hafızama ilk kaydolanlar. Can Bey ve eşi güzel bir tepe üzerinde Berkner’in diğer adalarını ve okyanusu gören bir evde yaşıyorlardı. O akşam, yerleştikten sonra yenen yemeğin akabinde şehir turuna çıktık. Ilık havanın etkisiyle insanlar kahvehânelere hücum etmişti. Can Bey’den öğrendiğimize göre bu aslında her zaman böyleydi. Bu uzak kıtada yapılacak fazla birşey olmadığından insanlar kendilerini sosyal kaynaşmanın geliştiği bu kafelere atıyorlardı. Sadece 18 / Merhaba – Yaz 2005 kafeler mi, restoranlar da aynı şekilde dışarı taşmış kalabalığa hizmet eden diğer yerlerden.. Şehrin göbeğinde 60 m’lik, haşmetle yükselen binanın içindeki büyük “Akvaryum” o gece gördüğümüz en güzel yerdi. Çeşit çeşit balık ve diğer deniz canlıları burada turistlerin ve özellikle de çocukların ilgisine sunuluyordu. En çok ilgiyi toplayan sevimli yunuslardı. Akvaryum’daki çocuk cıvıltıları hakikaten görülmeye değerdi. Bir zamanlar çocukların gelmesinin yasak olduğu bu kıta şimdi ne kadar çok çocuk barındırıyordu. 2015’lere kadar sadece araştırmacıların ve kâşiflerin gittiği soğuk, boş Antarktika şimdi çocukların kahkahalarıyla çınlıyordu âdeta. Ertesi gün küçük şehri, Can Bey ve eşi işe gitmek zorunda oldukları için kendimiz gezdik. Elimize tutuşturulan elektronik yön bulucuyla ve benim gelişmiş yön bulma duygumla kaybolmayacağımız kesindi. İstanbul’un keşmekeşinden sonra bu sakin ve temiz yer bana sayfiye yerlerini hatırlatıyordu. Şehir merkezine gitmek için bindiğimiz otobüsün şoförü bize ne kadar yol gideceğimizi, nerede olduğumuzu sakin sakin anlattı. Yolculardan hiçbiri: “Haydi kardeşim, işimiz gücümüz var, yürüsene!” dememişti. Bu rahatlık, sakinlik çok hoşuma gitti diyebilirim. Gerçi küçük Avrupa şehirleri de böyledir ama burada anlatamadığım bir farklılık vardı. Şoförde de hissettiğimiz kırık İngilizce aksanı, aslında hemen hemen herkesde fark ediliyordu. Çok değişik kültürlerden gelen bunca insan 2017’de milletlerarası imzalanan antlaşmayla ortak dil olarak seçilen İngilizce’yi konuşuyordu. Ama konuşulan İngilizce, yıllardır burada yaşayan insanların, toplumların kendi özelliklerini, kültürlerini dile yansıtmasından olacak ki, farklılıklar arzediyordu. Bu ne İngiliz İngilizcesi’ne, ne Amerikan, hatta ne de Avustralya İngilizcesi’ne benziyordu. Bu dil aslında farklı milletlerin kendi dil özellikleriyle lezzetlendirdikleri bir İngilizce olup çıkmıştı. 1983 yılında Rus kâşif Vostok tarafından “ulaşılması imkânsız kutup” olarak adlandırılan Antarktika kış aylarında -89.2ºC ile dünyanın en soğuk ve en rüzgârlı kıtası. Ama çok zengin doğalgaz rezervleri işte bu Berkner adalarını dört mevsim 23ºC sıcaklıkta tutabiliyordu. Can Bey’den öğrendiğimize göre elektrik enerjisi ise “katabatik rüzgârları” adı verilen hızı saatte 320 km’ye ulaşan rüzgârlar sayesinde karşılanıyordu. Bütün Berkner takım adalarının ısıtılması ise borular içinde gezinen sularla sağlanıyordu. Suların büyük bir kısmı Felchner şelfbuzunun eritilmesi sonucu ileri teknoloji kullanılarak elde edilmişti. Eğer %99’u buzla kaplı olan tüm kıtanın buzları Merhaba – Yaz 2005 /19 eritilse okyanus seviyesi 60-65 m yükselecekti ki bu da diğer kıtalar üzerinde büyük bir tehlike oluştururdu. Bu kıtayla ilgili bir diğer ilginç husus ise dünyadaki içilebilir nitelikteki suların %70’inin Antarktika’da buz olarak bulunmasıydı. İşte bu buz kütlesine doğru ertesi gün yola çıkacak ve orada 1 gece geçirecektik. Bence seyahatimizin en mâceralı bölümü daha yeni başlıyordu. Ertesi gün sırtımıza, üzerimize giyeceğimiz kat kat kıyafetlerimiz, botlarımız, iki yanı kapalı güneş gözlüklerimiz, bereler, eldivenler ve aklınıza gelebilecek bizi sıcak tutacak her türlü eşyayı yüklemiş bir halde harekete geçtik. Berkner takım adaları arkamızda, ana karaya ayak basmadan önce ufak teknede üstümüzü değiştirdik. Can Bey bizi sıkı sıkı birbirimizden asla ayrılmamamız hususunda ve ‘white-out’ (tüm-beyazlık) adını verdikleri bir tehlike hakkında uyarıyordu. Bu tüm-beyazlığın ne olduğunu sorduğumda rüzgârın yağmış olan karı bir taraftan alıp diğer tarafa atması olarak açıkladı. İlk başta bunda korkacak ne var diye içimden geçirdim ama Can Bey devam etti: “İnsan önünde bembeyaz bir duvardan başka hiçbir şey görmüyor, bu da geçici olarak bilinç ve yön duygusu kaybına neden oluyor.” Ana karada bizi bir Brezilyalı genç karşılayarak her birimiz için ayarlanan şarjlı kar motorlarımızı verdi. Uzun yıllar önce alınan bir kararla kızakları çekmekte kullanılan Eskimo köpeklerinin kıtaya getirilmesi doğal dengeyi korumak maksadıyla yasaklanmış. Kısa bir motor kullanma eğitiminden sonra yola koyulduk. Plana göre önce sahilden penguenlerin çokça bulunduğu Halley koyuna gidecek oradan da bir saatlik bir seyahatten sonra geceleyeceğimiz yere varacaktık. Halley koyunun adını bence ‘Penguen Koyu’ olarak değiştirmek gerekir. Bu kadar çok penguen bir arada. İnanın gördüklerimizi anlatmak mümkün değil. Bir anda beyaz olan her şey yerini siyah-beyaz bir görüntüye bırakmıştı. Koyu lacivert ve bugün pek az dalgalı olan denize dalıp çıkanlar, alt alta, üst üste yürüyen, yatan, kayan yüzlerce penguen... Can Bey bize kıtada yaşayan 6 değişik tür fok balığının, ayrıca 12 tür de kuşun olduğunu söyledi. İşte o anda aklıma geldi, Berkner adalarında hiç hayvan görmemiştim. Can Bey gülerek: “Doğru, buraya evcil hayvan getirmek hâlâ yasak. Dolayısıyla sokakta, evde kedi, köpek aklınıza ne geliyorsa görmek mümkün değil” dedi. Akşama doğru eski bir araştırma merkezi olan şimdi bizim gibi turistleri ağırlamakta kullanılan misafirhanedeki odamıza yerleştik. Doğrusu üşümeyi pek sevmeyen ben sonunda sıcak bir ortama kavuştuğumuz için 20 / Merhaba – Yaz 2005 sevinçliydim. Ama beni, “buraya oturmaya gelmedik” diyerek tekrar o dondurucu soğuğa çıkmaya ikna ettiler. Mevsimlerden yaz olduğu için dışarıdaki hava sıcaklığı sadece -30ºC imiş! Evlerimizdeki derin dondurucuların -20ºC’de çalıştığını hatırlatmak isterim. Dışarıda gökteki ay bütün haşmetiyle yıldızların arasında parlıyordu. Ben ayı hiç bu kadar parlak görmediğimi düşündüm. Birden içim ürperdi, insan burada Allah’a ne kadar yakın hisseder kendini. O kadar yalnız, o kadar çaresizsiniz ki... Sonunda Berkner’e dönmüştük. Dönüş hazırlıklarını yaparken “daha burayla ilgili öğrenilecek çok şey var” diye geçirdim içimden. Bu şehir kozmopolit yapısına rağmen temizliğiyle, küçük, mutlu kafeleriyle ve ilginç gerçekleriyle hafızamdan silinmeyecekti. Bilmem sizde de olur mu? Seyahatlerimizin sonlarına doğru içime bir hüzün düşer. Adalardan ayrılırken de içimizde Can Bey’den ve Berkner’den ayrılmaktan dolayı bir hüzün vardı. Kendi kendime buraya tekrar gelmek sözü vererek, gözlerim yaşlı el salladım bu teknoloji harikası şehre... Merhaba – Yaz 2005 /21 ADAM YUTAN TAŞ Semânur ALTUĞ FAYDA * Bir varmış bir yokmuş, Allah’ın günü, insanoğlunun derdi çokmuş. Sabah kalktım kuşlukta, selam verdim çil horoza. Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim. Vardım girdim bir ormana, baktım ki ağaç yok. Dedim bu ne biçim ormandır, dediler senin ağaç dediğin tahta mıdır? Davrandım lâ havle çektim, acıktım dere kenarına indim. Attım oltamı suya, balıklar kaçıştı sağa sola... Düşe düşe bahtıma, geldi çattı bir kurbağa. Dedi sakın yeme beni, bana derler masalcı peri. Peki dedim, anlat bakalım, dinleyelim, açlığımızı unutalım. Başladı şu masalı anlatmaya: Evvel zaman içinde, uzak diyarların birinde iyi kalpli bir şehzâde yaşarmış. Ülkedeki herkes bu güzel huylu delikanlıyı çok severmiş. Çünkü etrafta dolaşırken nerede üzgün bir yüz görse, hemen yanına gidip kulak kesilir, derdine dermân olmayı vazifesi bilirmiş. Yine böyle bir gezinti sırasında yaşlı bir adamcağıza rastlamış. Adamın yere düşecekmiş gibi sendelediğini görünce, hemen yanına gidip koluna girmiş: - Selâmünaleyküm dayı, hayırdır, hasta mısın? - Aleykümselâm evlat, iyiyim çok şükür. Buralara epeydir gelmemiştim. Şimdi etrafa bakınca kardeşimi hatırladım, ondan kötü oldum. Geçer birazdan. - Kardeşine ne oldu? Öldü mü? Adamın gözleri dolmuş: - Bir bilsem oğul, bir bilsem. Gençtik o zamanlar, buralarda at koşturur, sık sık gelip giderdik. Bir gün bir koca kayanın önünde dinlenirken ben kardeşimi bırakıp abdest bozmaya gittim. Gürültüye koşup geldiğimde taşın kımıldadığını gördüm, kardeşimden de iz bile yoktu. Herhalde o taş yuttu dedim. Sormadığım kimse kalmadı. Hiç kimse “adam yutan taş”ın sırrını bilemedi. O günden sonra da kendisinden haber alamadım. Öldü mü kaldı mı, ne oldu bilmiyorum. * e-posta: [email protected] 22 / Merhaba – Yaz 2005 Şehzâde hem üzülmüş, hem de merak etmiş. O zamana kadar adam yutan taşla ilgili hiçbir şey duymamışmış. Adamdan kendisini o taşın yanına götürmesini rica etmiş ve beraberce oraya gitmişler. Koskocaman, yerinden kımıldayabileceğine kimsenin inanmayacağı cinsten bir kayaymış bu taş... Etrafı da çok sessizmiş. Sadece biraz öteden berrak bir derenin şırıltısı duyuluyor, kayanın yanındaki çınar ağacı, rüzgârda sakin sakin sallanıyormuş. - Bu taş olduğuna emin misin dayı, hiç kımıldayabilecekmiş gibi durmuyor, demiş şehzâde. - Evet oğlum, eminim. Şu çınarın altında biraz kestirdik, sonra gitmek için kalktık. İşte kardeşim de sır olmadan evvel tam bu noktada durmuş beni bekliyordu. Yok yok, kardeşimi kesin bu kaya yuttu. İkisi birlikte kayanın etrafını dolaşmışlar, üstüne çıkmışlar, yanından ittirmişler, kenarını kazmışlar, yapmadıklarını bırakmamışlar, fakat nâfile... Kayada en ufak bir hareket olmamış. Çaresiz ayrılıp evlerine dönmüşler. Ama, o günden sonra şehzâde çok değişmiş. O neşeli, ilgili, sevgi dolu genç gitmiş; yerine düşünceli, dalgın, içine kapanık bir başkası gelmiş. Garip bir merak oğlanın içini kemiriyor, kayanın içinde ne olduğunu düşünmekten geceleri gözüne uyku girmiyormuş. Evlatlarının halini gören annesi ile babası, bir gün çocuğu sıkıştırıp olanı biteni anlattırmışlar. Padişah hemen ertesi gün bir ferman okutmuş: “Duyduk duymadık demeyin! Adam Yutan Kaya’nın sırrını bilene ağırlığınca altın verilecektir.” Bunu duyan kimsesiz bir kadıncağız hemen saraya koşmuş. Şehzâdeyi bulup; - A evlâdım, huyu güzel kendi güzel çocuğum. Vaktiyle benim oğlumu da o kaya yuttu. Bir bilen çıkarsa bana da haber eder misin? demiş. Şehzâde bunu duyunca adamın doğru söylediğine iyice inanmış. Kadına bir kese altın verip gönlünü hoşladıktan sonra: “Ben sarayda oturup keyif çatarak bu bilmeceyi çözemeyeceğim. Emek vermeden ne öğrenilmiş ki ben böyle kimsenin bilmediği bir şeyi öğreneyim?” diye düşünmüş ve soluğu kayanın dibinde alarak günlerini çevreyi gözetleyerek geçirmeye başlamış. Bekçiliğinin üçüncü gününde, ağaçların arasında bir gürültü olmuş ve yanına çok güzel bir at çıkagelmiş. Sarayında birbirinden cins atları bulunan bir padişahın oğlu olmasına rağmen, delikanlı o zamana kadar bu denli güzel bir hayvan görmemişmiş. Atın yeleleri çok uzunmuş ve üzerinde hiçbir koşum yokmuş. Bunun sahipsiz, vahşî bir kısrak olduğunu anlayarak yavaş yavaş, ürkütmeden yaklaşmış. Hayvan oğlanın elini yalamış ve arkadaş olmuşlar. Bir ay kadar sonra şehzâde kayayı beklemekten sıkılmış. Atını da alıp sarayına dönmüş. Arkadaşını Merhaba – Yaz 2005 /23 en sevdiği seyisine teslim ederken üzerine kendisinden başka kimsenin binmemesini, sabahları bizzat çıkarıp dolaştıracağını tembihlemeyi de unutmamış. Ertesi gün erkenden atının yanına indiğinde hayvanın terli olduğunu fark etmiş ve hemen seyisi çağırıp kısrağı niye gezdirdiğini sormuş. Seyis: - Aman şehzâdem, sizin sözünüzden çıkmak ne haddime... Bu sabah bu ahırın kapısını bile açmadım, demiş. Bu çocuğa çok güvendiği için delikanlının canı sıkılmış. Onun yalan söylediğini düşünmek istemediğinden, başka bir açıklama aramış ama bulamamış. “Belki de ahıra vuran güneş ışığından dolayı terlemiştir” diye düşünüp o gece başka bir ahıra koydurmuş. Fakat ertesi günü yine aynı şeyler olmuş. Nihâyet üçüncü günde seyise: - Bu işin içinde bir iş var. Bu akşam şu hayvanı bir gözleyeyim bakalım neler oluyor? demiş. “Seyis yalan söylüyorsa vazgeçer, başka bir şey varsa da öğrenirim. Hem meraktan kurtulurum, hem de çocuğun ayıbını yüzüne vurmamış olurum” diye düşünüyormuş. O gece ahıra saklanıp hayvanı beklemeye başlamış. Bütün hizmetkârlar uyuyup el ayak çekilince, kısrak yavaş yavaş hareketlenmiş. Ama o da ne? Atın önüne çıkan kapılar kendiliğinden açılıveriyormuş. Delikanlı gözlerine inanamamış. Fark ettirmeden hayvanın peşine düşmüş. At önde, o arkasında meşhur kayanın dibine kadar gelmişler. Kısrak hemen gidip çınar ağacına yaslanmış, sonra da taşın önünde yedi kere gidip gelmiş. Bir gürültüyle taş yerinden oynamasın mı? Neyse ki şehzâde şaşkınlığını yenip taş yerine dönmeden kendini içeri atabilmiş. Kayanın ardında, daha önce hiç görmediği parlak çiçekler, altın renkli kuşlar, mücevherlerle kaplı böceklerle dolu bambaşka bir dünya varmış. Oğlan büyülenmiş gibi etrafına bakınırken, iki yanında iki muhafız belirmiş. Onu tuttukları gibi ilerdeki görkemli saraya götürmüşler ve padişahın huzuruna çıkarmışlar. Padişah: - Buraya nasıl geldiğini bilmiyorum delikanlı, fakat ülkemize ayak basma cesaretini gösteren insanoğulları soracağım soruyu doğru cevaplamak zorundadır. Bilemezsen seni zindana atmam gerekecek, demiş. Şehzâde: - Huzurunuzda boynum kıldan incedir sultanım, sualinizi bekliyorum, diye cevap vermiş. - Pekâlâ, söyle bakalım: Kâinat mı büyüktür, insan mı? Oğlan biraz duraklamış. Koskoca padişah, herhalde karış hesabı sormuyordur diye içinden geçirmiş. 24 / Merhaba – Yaz 2005 - Bana düşünmek için kırk gün mühlet verir misiniz sultanım? demiş. Padişah keyiflenerek sormuş: - Buraya gelen hemcinslerinin içinde düşünmek isteyen bir sen çıktın, soru zor mu geldi? - Düşünmeden karar vermek âdetim değildir efendim. Padişah daha da keyiflenerek: - Âferin delikanlı, sen çok akıllı ve cesur bir çocukmuşsun. Sana istediğin kadar mühlet, demiş. Kırk gün tamam olunca şehzâdeyi huzura çıkarmışlar. O, bu sürede uzun uzun düşünüp taşındığı için tereddütsüz: - Sultanım, kâinata sığmayanı kalbine sığdırabilen insan, daha büyüktür, demiş. Padişah: - Doğru cevap verdin yiğidim! Bundan sonra sen de benim evlâdımsın. Dile benden ne dilersen! diye heyecanla bağırmış. Ama şehzâdenin malda mülkte gözü yokmuş: - Sağlığınızdan başka bir şey istemem sultanım. Yalnız, ben de bir padişah oğluyum. Takdir edersiniz ki halkımı mutlu etmek vazifemdir. Daha önce buraya gelen insanları evlerine yollarsanız, onları bekleyen akrabalarına borcumu ödemiş olurum, demiş. - Peki yavrum. Yalnız senden bir isteğim olacak. Benim arada sırada gizlice sizin dünyanıza kaçan yaramaz bir kızım var. Orada dolaşırken seni görmüş ve âşık olmuş. Onu sana versem alır mısın? - Benim için şereftir sultanım. Kısmetimdir der, başımın üzerinde gezdiririm. Padişah hemen kızını çağırtmış. Delikanlı heyecan içinde beklerken bir de ne görsün? Sevgili atını getirmiyorlar mı? Sevinçten kendini tutamayıp hayvanın boynuna atılmış. Tam o sırada peri padişahının kızı da üzerinden kısrak elbisesini atıp göz kamaştıran bir dünya güzeline dönüşmüş. Peri padişahı kırk gün kırk gece düğün yaparak onları evlendirmiş ve taşın yuttuğu diğer insanlarla beraber memleketlerine yollamış. Kaybolduğunu zannettikleri biricik evlatlarının yasını tutan padişah ile karısı, şehzâdeyi karşılarında görünce çok sevinmişler. Oğulları ile gelinlerini bağırlarına basmışlar. Bir düğün de burada yapılmış, herkes yemiş içmiş eğlenmiş. Ömürlerinin sonuna kadar adaletle davranıp mutluluk içinde yaşamışlar. O taş da başka kimseyi yutmamış. Ben o gün bu gündür bu derenin içindeyim, oradan biliyorum. Merhaba – Yaz 2005 /25 KISA KISA 15 Ocak 2005 tarihinde Kubbealtı Akademisi Kültür ve San´at Vakfı’nda “Sahaflık” konulu konferans verildi. Konuşmacı Turan Türkmenoğlu idi. 5 Şubat 2005 tarihinde Kubbealtı Akademisi Kültür ve San´at Vakfı’nda verilen “Türk Kültüründe Kahve” konulu konferansta Beşir Ayvazoğlu konuştu. Hilal Uğurlu tarafından kahveyle ilgili küçük bir sergi düzenlendi. 19 Şubat 2005 tarihinde Kubbealtı Akademisi Kültür ve San´at Vakfı’nda “Kerkük Meselesi” konulu konferans verildi. Konuşmacı Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Üyelerinden, Kerküklü bir Türkmen olan Prof. Dr. Suphi Saatçi idi. 19 Mart 2005 tarihinde Kubbealtı Akademisi Kültür ve San´at Vakfı’nda “Türk Mûsıkîsi” konulu konferansta Nevzat Atlığ konuşmacı idi. 2 Nisan 2005 tarihinde Kubbealtı Akademisi Kültür ve San´at Vakfı’nda “Vâkıfları Anma Günü” tertip edildi. Sâmiha Ayverdi doğumunun 100. yılında yâd edildi. Konuşmacı Prof. Dr. Ruhi Fığlalı idi. 20 Nisan 2005 tarihinde Hz. Muhammed (S.A.V.)in doğumunun 1434. senesi vesilesiyle Cenan Eğitim ve Kültür Vakfı ile Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi tarafından Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda anma gecesi düzenlendi. 22 Nisan 2005 tarihinde Zübeyde Hanım Kültür Merkezi’nde “Fâtih Kültür ve San´at Platformu” çerçevesinde Dursun Gürlek “Dünden Bugüne Fâtih” konulu konferans verdi. 26 / Merhaba – Yaz 2005 23 Nisan 2005’te Kubbealtı Akademisi Kültür ve San´at Vakfı’nda Muhterem Yüceyılmaz “Son Nefesten Önce” adlı kitabının tanıtımını yaptı. 30 Nisan 2005’te Orkun Vakfı Genel Merkezi’nde İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fevzi Samuk “Türkiye Nereye Koşuyor?” konulu konferans verdi. 6-16 Mayıs “12. İstanbul Türk Müziği Günleri” kapsamında T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla 8 Mayıs 2005 tarihinde, Atatürk Kültür Merkezi’nde, Şef Yusuf Ömürlü önderliğinde “Kubbealtı Akademisi Kültür ve San´at Vakfı Türk Müziği Konseri” düzenlendi. Solistler Noktanur Kefkep ve Emre Ömürlü idi. 27 Mayıs - 1 Haziran 2005 tarihleri arasında Eman Tur’un katkılarıyla Kubbealtı Vakfı, İstanbul Fetih Cemiyeti ve Bosna Enstitüsü “Bosna ve Fâtih Programı” tertip etti. Programda Saraybosna’da çeşitli seminerler ve konserler verildi. Travnik / Kaçuni, Poçitel / Blagay / Mostar’a geziler düzenlendi. Merhaba – Yaz 2005 /27 AB GENÇLİK PROJELERİ Gülniyaz TAHRALI Türkiye’nin AB üyeliği siyasî bir konu olarak gündemde yer almaya devam ederken, aday ülkelerle üye ülke kuruluşlarını bir araya getiren AB program ve projeleri, artık meslekî hayatlarımız ya da içinde aktif olarak çalıştığımız Sivil Toplum Kuruluşları için de öncelikli bir konu haline geldi. Başvuran kişi veya kurumların niteliklerine ve amaçlarına göre farklı kategorilerde işleyen AB programları, sağladığı fonlarla Türkiye’de de çok sayıda projenin ve organizasyonun yapılmasına imkân veriyor. AB destekli programlar içerisinde yer alan “Gençlik Programı”1 üye ve aday ülkelerdeki gençlik örgütlerini ve STK’lar içinde çalışan gençlik gruplarını hedef alıyor ve program kapsamında yer alan ülke gençlerini belli konular ve projeler etrafında bir araya getirmeyi amaçlıyor. Bu projeler konularına ve hedeflerine göre gençlik değişimleri, gönüllü hizmetleri, gençlik girişimleri ve seminerler gibi farklı süreleri ve yöntemleri kapsayan faaliyetler şeklinde düzenlenebiliyor. Bu anlamda Kubbealtı Gençleri ilk tecrübesini 15-18 Temmuz 2004 tarihinde düzenlediği “Gençlik, Aile ve Modernleşme” başlıklı seminerle yaşamış, böylece toplumsal önemi şüphe götürmez bir konuyu Avrupa gençleriyle birlikte tartışma imkânı bulmuş ve AB gençlik projelerine başarılı bir adım atmıştı.2 Ayrıca bu seminerle, hem programın işleyişi hakkında bilgi edinilmiş, hem uluslararası bir organizasyona ev sahipliği yapma tecrübesi kazanılmış, hem de ileriki projeler için yeni ortaklar kazanılmış oldu. Kubbealtı Akademisi Kültür ve San´at Vakfı’nın Gençlik Programı dahilindeki ikinci tecrübesi ise yazın düzenlenen projenin ortaklarından Polonya’nın davetiyle -bu kez katılımcı olarak- gerçekleşti. 28 Mart-2 Nisan tarihleri arasında Polonya’nın Krakow şehrinde EFIS’in düzenlediği “Birlikte 1 Ayrıntılı bilgi için bkz. www.youth.gov.tr, diğer AB eğitim programları için bkz.www.ua.gov.tr 2 Bu seminerde yer alan tartışma konularıyla ilgili olarak Cemil Tahralı’nın Merhaba’nın 30.sayısındaki “Ailede Huzur…İşte Mutluluk Budur” yazısına bakabilirsiniz. 28 / Merhaba – Yaz 2005 Daha İyi Bir Geleceğe” başlıklı “irtibat semineri”ne3 Kubbealtı’nı temsilen ben ve kuzenim Cemil Tahralı birlikte gittik. (Diğer katılımcı ülkeler: Portekiz, İtalya, Estonya, Belçika, Polonya, Romanya, Hollanda, Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Malta, İsveç) Seminerin amacı, -türünün de irtibat semineri olması dolayısıylakatılımcı kuruluşlar arasında gelecekte de devam edecek nitelikte bir irtibat sağlamak ve akıllarda var olan proje fikirlerini bu ortamda birlikte tartışarak somut projeler haline getirmekti. Bu bakımdan seminer dahilindeki faaliyetlerin temelini oluşturan şey, proje taslağı oluşturma ve partner bulmaya yönelik simulasyonlardı. Her katılımcının ortaya koyduğu proje fikirlerinin geliştirilmesi, bu fikirlerin Gençlik Projesi formatında yazılması, partnerlere tek tek teklif götürerek ve tartışarak fikir alışverişinde bulunulması ve projelere son hallerinin verilmesi şeklinde düzenlenen bu etkinliklerle, gerçeğe oldukça yakın bir ortam yakalandı. Bu açıdan simulasyonların gerçekten başarılı olduğu söylenebilir. Genel mânâda da seminer oldukça samimi bir havada geçti. Zaten bu tip organizasyonlarda öncelikle amaçlanan, konunun doğal bir ortamda ve katılımcıları aktif hale getiren bir şekilde işlenmesi, uzun ve tek kişide odaklanan konuşmalardan kaçınılması ve kaynaşmaya yönelik basit ama eğlenceli “oyun”larla neşeli bir atmosferin oluşturulması. İşte bu atmosfer içinde biz de kafamızdaki proje fikirlerini ortaya koyduk ve diğer katılımcılardan büyük destek aldık. Karşılıklı tartışmalar sırasında ortaya çıkan ve projelerimizde yer verebileceğimiz yeni fikirlerden de yararlanarak, bunları yine bir gençlik projesi içerisinde hayata geçirmenin adımlarını attık. Seminerin doğal bir sonucu ise katılımcı kuruluşlar içerisinden yeni partnerler bulmak oldu. Orada bulunan her katılımcıya, Necat Samuk ve Cemil Tahralı’nın birlikte hazırladığı, Kubbealtı Akademisi Kültür ve San´at Vakfı ve Kubbealtı Gençleri’nin faaliyetlerini içeren “Kubbealtı Tanıtım CD”sini dağıttık ve “irtibat” kurmak isteyenlere kapımızı açmış olduk. Etkinlikler içerisinde yer alan ve her katılımcının kendi ülkesiyle ilgili karakteristik özellikleri sergilemesini sağlayan “Kültürel Gece”de de Türkiye’yi en iyi şekilde 3 Bu seminerler, Gençlik Projeleri için potansiyel ortakları bir araya getiriyor. Gençlik Programı içinde yer alan diğer faaliyetlere “destek” ve bir başlangıç aşaması oluşturması nedeniyle “Eylem 5 Destek Faaliyetleri” kategorisinde yer alıyor. Merhaba – Yaz 2005 /29 temsil etmeye çalıştık. Bütün bunların yanında, henüz bir senelik AB üyesi olan Polonya’yı gezip görme fırsatını bulduk. Sonuç olarak, hem kişisel açıdan hem de temsil ettiğimiz kurum açısından oldukça yararlı bir tecrübe yaşamış olduk. Katıldığımız seminer bize ilk projemizdeki eksilerimizi ve artılarımızı çok daha net bir biçimde göstermiş oldu. Ayrıca AB Gençlik Programı kapsamındaki proje ve seminerlerin eğlendirici ve bu tip projelere devam konusunda cesaret verici olduğunu gördük. Fakat diğer taraftan, uzun dönemli ve profesyonel projeler geliştirme konusunda Gençlik Programı’nın daha çok bir başlangıç niteliği taşıdığını söyleyebiliriz. Çünkü aslında gençlik projelerinin amacı, yüksek düzeyde profesyonellik gerektirmeyen bir katılımla, Avrupa’nın farklı ülkelerinden gençlerin birlikte bir şeyler yaparak birbirlerine ısınmasını sağlamak. Bu da AB’nin “Avrupa toplumu” yaratma hayalinin bir parçası. Farklı millî köklerden gelen gençlerin birbirleriyle kaynaşabilme, iş yapabilme potansiyelini bir anlamda ölçmeye, bir yandan da geliştirmeye çalışan bu program, yapılan projelerin içeriği ne olursa olsun öncelikli olarak bir “eğlence” ve “kaynaştırma” unsuru taşıyor. Bu da geniş kapsamlı ve etkili projeler için bir alıştırma niteliğinde. Bu bakımdan gençlik projelerini topluma uzun dönemli olarak katkı sağlayacak - AB programları kapsamında ya da bağımsız – diğer projelere geçişte bir araç, bir basamak, şahsî ve kurumsal anlamda güven kazandırıcı bir geçiş yolu olarak görmek daha doğru olur. Bu yolun aşılması, bazı şeylerin gözde büyütüldüğü kadar zor olmadığını görmek için oldukça önemli. Avrupa toplumunun bir parçası olmaya niyetli olalım veya olmayalım, gençlere sunulan bu imkânları değerlendirmek gerekli. Asıl önemli olan da yaşadığımız bu tecrübeleri, kendi ülkemize yararlı olabilecek yeni ve etkili faaliyetlere dönüştürebilmek…. 30 / Merhaba – Yaz 2005 GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE KELİMELER Dr. Nevnihal BAYAR * TÜRKÇEMİZ NEREYE GİDİYOR YA DA KİMLERE EMANET Kısa bir aradan sonra yeniden merhaba! Bundan iki sayı önceki yazımda “Geçmişten Günümüze Kelimeler” adlı köşede, sizlere özellikle 1930’lu yıllardan sonra türetilen yeni kelimeler hakkında çeşitli bilgiler vereceğimi duyurmuş ve kısa bir giriş yapmıştım. Bu sayıda da belirttiğim kelimeler üzerinde durmaya devam edeceğim. Kelimelere geçmeden önce sizlerle paylaşmak istediğim birkaç şey var. 30 Nisan 2005 tarihli Milliyet gazetesini okurken bir haber, daha doğrusu bu haberde kullanılan bir kelime dikkatimi çekti. Gazete bir eğitim seferberliği başlatıyormuş ve Başbakanımız da bu projeye destek veriyormuş. İyi güzel. Ancak bu faaliyet için kurulan heyetin adı “Milliyet Eğitim Çalıştayı”. Çalıştay kelimesini görünce şok oldum. Ne demekti bu çalıştay? Çalışmak kökü belli de – tay eki de neyin nesi? Belli ki “çalışma grubu, çalışma topluluğu, çalışma kurulu” veya “çalışma heyeti” anlamında bir kelime. Türk Dil Kurumu’nun en son tarihli Türkçe Sözlüğüne baktım, bu kelime yok. Demek ki Türkçe’de daha önce de kullanılmamış veya hâlen kullanılmıyor. O zaman zaten dilimizde “çalışma grubu, çalışma heyeti, çalışma topluluğu, çalışma kurulu” gibi ifadeler varken “çalıştay”ı türetmenin, dilimize sokmaya çalışmanın anlamı ne? –tay, Türkçe’de danıştay, sayıştay, yargıtay ve kurultay olmak üzere sadece dört kelimede yaşayan, çok az kullanılmış ölü eklerden biri. Ayrıca pek çok dilbilimcinin de söylediği gibi Türkçe bile değil. Moğolca’dan bize geçmiş ama işlek olarak kullanılmamış bir ek. Öyleyse böyle bir ekten gereksiz yere, hiç yoktan yeni bir kelime türetmenin daha doğrusu uydurmanın mânâsı var mıdır? Güzel Türkçemizin mutlaka yeni kelimelere ihtiyacı vardır veya olacaktır. Ancak türetilen bu yeni kelimeler mutlaka bir ihtiyacı karşılamalıdır. Aynı zamanda yapı ve anlam bakımından da doğru olmalıdır. Kelime türetmeye çalışan ya da bu işe heves edenlerin dil şuuru bulunan, bu konuda bilgili insanlar olması gerekir. Her önüne * e-posta: [email protected] Merhaba – Yaz 2005 /31 gelen kişi veya kurum kendine göre kelime türetmeye kalkarsa yazık bu Türkçe’ye... Üzerinde durmak istediğim diğer bir konu da bazı kelimelerin yazılışlarıyla ilgili. Türkçe yazıldığı gibi okunan bir dildir. Her sesin kendi karşılığı vardır. Dolayısıyla sizin yazdığınız bir şeyi başkası farklı bir şekilde okuyamaz. “Anne, okul, can, dede” vb. yazdığınızda bu kelimeler gene aynı şekilde okunur. Niye sözü bu kadar uzattın, diyebilirsiniz. Ancak vereceğim örnekler için bu kısa bilgi gerekliydi. Efendim! Gene bazı gazete, dergi ve sokak levhalarında gördüğüm, dikkatimi çeken, beni hayretlere düşüren birkaç kelimeyi sizlere sıralamak istiyorum. Lütfen yüksek sesle okuyunuz. “Eskidji, machka, mayhosh, kanatchı, saatchi”. Okuyabildiyseniz bravo! Şahsen ben ilk görüşte okuyamamıştım. Üzerinde düşündükçe, ne olabilir dedikçe işi çözmeye başladım. Serde dilcilik de var ya! Bu kelimeler kesinlikle Latince kökenli olmalıydı. Çünkü Türkçe’de bu şekilde bir imlâ kuralı yoktu. Kelimeler yazıldığı gibi okunurdu. Sessiz harflerin yanyana gelmesi belli kurallar dahilinde olabilirdi. Demek ki benim tezim doğruydu. Kesinlikle bunlar yabancı dilden kelimelerdi. Çünkü genellikle Latince kökenli diller yazıldığı gibi okunmazlardı. Bunları ancak yabancı kelime kabul edip, yabancı dil kurallarına göre okuyabiliyordum. O zaman “eskici, maçka, mayhoş, kanatçı, saatçi” kelimeleri belirginleşti, bir anlam kazandı. İşin şakası bir yana... İnanın ne diyeceğimi bilemiyorum. Kendi dilinden utanan, kurduğu iş yerine veya açtığı lokantaya, mağazaya Türkçe isim vermekten kaçınan, bunu gericilik kabul eden insanlar var ve bunların sayısı hiç de az değil. Umarım aklı başında aileler, öğretmenler ve kurumlar işin ciddiyetini kavrayıp, yeni nesilleri, dilinden utanmayan, kompleksiz, millî dil ve tarih şuuru bulunan insanlar olarak yetiştirirler... *** Gelelim bu sayıdaki yeni kelimelerimize: Bağımlı (<bağ+ı+m+lı): “Tâbi” kelimesine karşılık olarak ilk defa Türk Dil Kurumu’nun 1955 yılında çıkardığı Türkçe Sözlük’te teklif edilmiştir. Bu tarihten itibaren kabul görmüş, kısa bir süre içinde de dilimizde tutunmuştur. Bugün de yaygın olarak kullanılan bir kelimedir. Bağımlı’nın yanında “bağımlılık, bağımlı kelime, bağımlı olmak, bağımlı hâle gelmek, madde bağımlılığı” gibi kelime, terim ve birleşik şekiller de dilimize yerleşmiştir. 32 / Merhaba – Yaz 2005 Bununla birlikte, “bağımlı” kelimesi yapı bakımından yanlış türetilen bir kelimedir. Çünkü Türkçe’de isim köküne (bağ) gelerek tekrar isim yapan +m eki yoktur. Buna rağmen kelime teklif edildiği tarihten itibaren yaygın olarak kullanılmıştır. Bağımlı kelimesi ilk türetildiğinde pek çok tartışmaya konu olmuştur. Faruk K. Timurtaş, Necmettin Hacıeminoğlu ve Doğan Aksan gibi dilcilerimiz kelimenin yanlış bir türetme olduğunu söylemişler, Nurullah Ataç ve Ali Püsküllüoğlu gibi dilde özleşme taraftarı dilcilerimiz de “bağımlı”nın öztürkçe ve doğru bir kelime olduğunu savunmuşlardır. Sonuç olarak dilimizden Arapça ve Farsça kelimeleri atma çalışmalarının yapıldığı dönemde türetilen bu kelime, Türkçe’deki yerini almıştır. Beşgen (<beş+gen): “Muhammes” kelimesine karşılık olarak ilk defa, Atatürk’e ait olduğu söylenen Geometri adlı kitapta, 1937 yılında teklif edilmiştir. Hattâ beşgen kelimesini Atatürk’ün türettiğini söyleyen kaynaklar da vardır. Daha sonra Türk Dil Kurumu’nun ilk Terimler Sözlüğü’nde (1941) kullanılmış ve 1945 yılında da gene kuruma ait ilk Türkçe Sözlük’te yer almıştır. Bu tarihten itibaren yaygın olarak kullanılmaya başlanmış ve kabul görmüştür. Beşgen’in haricinde aynı ekle türetilen “altıgen, üçgen, dörtgen, yedigen, sekizgen, dokuzgen” kelimeleri de hemen tutunmuştur. Bütün bu kelimeler hâlen yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak beşgen, yapı bakımından yanlış türetilmiş bir kelimedir. Çünkü Türkçe’de isimden isim yapan bir +gen eki yoktur. Ek, Yunanca gônia “köşe” kelimesinden alınmış olmalıdır. Ekin Türkçe asıllı olmadığı ses uyumuna tâbi olmayışından da bellidir. Faruk K. Timurtaş, Necmettin Hacıeminoğlu, Tahsin Banguoğlu ve Nihad S. Banarlı bu kelimenin yanlış olduğunu ve ekinin de Türkçe değil Yunanca olduğunu söylemişlerdir. Nurullah Ataç, Ö. Asım Aksoy ve Ali Püsküllüoğlu ise kelimenin doğru ve öztürkçe olduğunu savunmuşlardır. Bütün bu tartışmalara rağmen, beşgen yapı bakımından yanlış da olsa bugün Türkçe’de sık kullanılan, kabul edilmiş, tutunmuş bir geometri terimidir. Merhaba – Yaz 2005 /33 SANAL ÂLEM A. Feyyaz ERKAN * http://www.turkcv.net İş arayanların ya da istedikleri nitelikte elemanları işe almak isteyen şirketlerin bir araya geldiği bir site tukcv. Hangi tarafta olursanız olun, gün geçtikçe zenginleşen kayıtlarına bir göz atmak ve belki de aradığınızı bulmak için ziyaret etmeniz gereken sitelerden. http://www.germanwings.com http://www.lastminute.com Yaz tatili yaklaşıyor ve belki siz de yurt dışında bir tatil düşünüyorsunuz. Bu noktada Orta Avrupa seyahatleriniz için uygun fiyat seçeneklerini sorgulamak ve gideceğiniz yerdeki konaklama, kiralık araç gibi ihtiyaçlarınız konusunda bilgi almak için germanwings sitesini ziyaret etmenizi öneririz. Lastminute ise aynı imkanları Büyük Britanya yolculuklarınız için sunuyor. Unutulmaması gereken bir nokta; bu sitelerin biletinizi ne kadar erken alırsanız o kadar uygun fiyatlar sunuyor olmaları. http://www.bilimfeneri.gen.tr Temel bilim dalları ile ilgileniyor ve bu konuları tartışmaktan hoşlanıyorsanız bilimfeneri sık kullanılanlara eklemeniz gereken sitelerden. Sitede; soğuk füzyondan sayılar teorisine, evrim teorisinden alternatif enerji kaynaklarına birçok alanda mevcut tartışmalara katılabilir ya da merak ettiklerinizi diğer kullanıcılara danışabilirsiniz. http://www.istanbul.net.tr İstanbul ile ilgili öğrenmek istediğiniz birçok bilgiye bu adresten ulaşmanız mümkün. Kültürel etkinlik takvimi, her türlü ulaşım bilgisi, sokak sokak İstanbul haritası ve daha birçokları site bünyesinde mevcut. Ayrıca * e-posta: [email protected] 34 / Merhaba – Yaz 2005 ziyaretçileri için sunduğu tatil fırsatları ile bu İstanbul rehberi, sık ziyaret edilmesi gereken sitelerden. http://www.seslisozluk.com Seslisözlük, İngilizce – Türkçe, Türkçe – İngilizce bir sözlük sitesi. Ancak onu diğerlerinden ayıran özelliği girdiğiniz tanımla ilgili bilgiyi iki dilde de veriyor oluşu. Ayrıca kelime tellaffuzlarını sunma özelliği de çok işe yarayabilecek farklılıklarından. http://www.sanalpsikolog.com Günümüzün zor ve yorucu hayat şartları insanların kendileriyle ilgilenme sürelerini oldukça sınırladı. Psikolojik problemler ve bazı konularda ne yapmak gerektiğine karar verememek ise bunun doğal birer sonucu. Sanalpsikolog, internet üzerinden bu boşluğu doldurma amacındaki sitelerden. Adreste, hazır konu başlıklarından durumunuza en uygun bilgileri alabilir ya da sorularınızı sitedeki uzmanlara yöneltebilirsiniz. http//www.oyunalani.com http://www.tr.net/oyun Boş vakitlerinizi internette oyun oynayarak değerlendirmekten hoşlanıyorsanız bu adresler tam size göre. Oyunalanı’nda küçük boyutlu flash oyunlar sizi bekliyor. Tr.net sitesinin oyun bölümünde ise tavla, kağıt oyunları ve satrancı sanal alemdeki gerçek rakiplerinizle oynayabilirsiniz. Merhaba – Yaz 2005 /35 NEŞRİYAT Vedat ÖZSÜLLÜ * KUBBEALTI LUGATI (Misalli Büyük Türkçe Sözlük) Farklı dönemlerdeki yazılı ve sözlü dil örneklerini 2 cilt halinde yaklaşık 3.500 sayfa, 52.000 madde başı, 8.000 ara madde, bunlardan türetilmiş 80.000'i aşkın deyim ile 400 müellifin 600'e yakın eserinin taranmasıyla elde edilen 500.000 misalli bu temel başvuru eseri, Türkçemize bir sivil toplum kuruluşunun yaptığı önemli bir hizmet olması bakımından dikkate değerdir. Kubbealtı Lugatı’nın ilk bilimsel danışma toplantılarına 1971 yılında ilim ve fikir adamları ile Türk dili üzerinde çalışmış akademisyenlerden oluşan 12 kişilik bir heyetle başlanmıştır.Bu heyet, Sâmiha Ayverdi, Dr. Ekrem Hakkı Ayverdi, Nihad Sâmi Banarlı, Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu, Prof. Dr. Ömer Lütfü Barkan, Prof. Dr. Kaya Bilgegil, Prof. Dr. Abdülkâdir İnan, Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş, Faruk Nafiz Çamlıbel, Orhan Seyfi Orhon, Fevziye Abdullah Tansel ve İlhan Ayverdi'den oluşmaktaydı. Buna ilâveten metin taraması yapmak üzere görevlendirilenler olduğu gibi, bir kısım elemanlara lugat fişlemesi de yaptırılmıştır. 1976 yılından itibaren lugatı yazma işini Kubbealtı Akademisi Kültür ve San´at Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı İlhan Ayverdi üzerine almış ve Prof. Dr. Ahmet Topaloğlu yönetimindeki 6 kişilik ilmî teknik heyet işin yürütülmesini sağlamıştır. Ayrıca gerekli durumlarda çok sayıda özel alan danışmanlarına da müracaat edilmiştir. Hazırlığı 1971, yazılması ise 1976 yılında başlayan Kubbealtı Lugatı 33 sene süren ciddî ve zahmetli bir çalışmanın sonunda 2004 yılında tamamlanmıştır. İlk yayın tarihi : 2005 * e-posta: [email protected] 36 / Merhaba – Yaz 2005 MÜLÂKATLAR Sâmiha Ayverdi Eserde yazarın 1940'lı yıllarda, evinde kendisini ziyâret eden, aralarında Mehmed Ali Aynî, Sâlih Zeki, Necip Fazıl, Safiye Erol ve Burhan Toprak gibi şahsiyetlerin de bulunduğu kimselerle yaptığı görüşmelerden zaptetmiş olduğu ve "tevhid" inancına sımsıkı bağlı hayat telakkisini ve çeşitli konulardaki görüşlerini aksettiren karşılıklı konuşmaları bulacaksınız. İlk yayın tarihi: 2005 MÂVERÂDAN GELEN SES Hicran Göze Yaşadığı müddetçe özel hayatını ve şahsiyetini geri planda tutmayı tercih eden mütefekkir yazar Sâmiha Ayverdi'nin doğumunun 100. yılı münâsebetiyle, eserleri ve hakkında yazılanların ışığında hayatının anlatıldığı bir biyografi denemesi. İlk Yayın Tarihi : 2005 HÂTIRALAR Ord.Prof.Dr. Ali Fuad Başgil Kıymetli bir hukuk âlimi olduğu kadar Türk milletiyle bütünleşmeyi de başararak onun değerlerine sahip çıkan Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil'in hayatının son yirmi yılını anlattığı hatıraları aynı zamanda tarihî bir döneme de ışık tutmaktadır. İlk yayın tarihi: 1989 3. baskı: 2005 DİLBESTE Fırat Kızıltuğ Bu kitapta, özellikle yakın zamanlardaki bestekârlarımıza âit eserlerin nağme yapıları, güftelerin şairlerinin hayat hikâyeleri, bazı biyografik bilgiler, hikâye atmosferinde kaleme alınmıştır. Okuyucu farkında olmadan, bestelerin yapıldığı zamana ve mekâna dalıp gitmekte ve bir mûsıkî eserinin adım adım meydana gelişine şahit olmaktadır. İlk yayın tarihi: 2005 Merhaba – Yaz 2005 /37 BESTEKÂR, TANBÛRÎ, HATTAT, HÂFIZ KEMAL BATANAY Prof. Dr. Muhittin Serin Hatıra, belge, kayıt ve fotoğrafla titiz bir araştırma sonucu hazırlanmış, Kemal Batanay’ın hayatı, şahsiyeti, eserleri ve renkli hat örneklerinin yer aldığı bu çalışma Türk kültür ve sanat hayatına sunulmaktadır. İlk Yayın Tarihi : 2003 KARAKTER EĞİTİMİ Danışman: Prof.Dr. Mustafa Fayda; Hazırlayanlar: Dr. Fahrünnisa Bilecik - Semânur Fayda - Yunus Emre Şen - Ali Şir Olgaç - Ulyâ Karpuzcu Mehmetcan Topuz - Kübrâ Yetiş Bu çalışma; çocuklarımızın ve gençlerimizin madde bağımlılığı, çeşitli kültler ve bilhassa satanizm gibi tehlikelere açık ve şiddete eğilimli bir nesil olarak yetişmelerinin asıl sebebini manevî bir zırhtan mahrum olarak yetişmelerinden ileri geldiğini gösteren, karakter eğitiminde mânevî eğitimin zarûret ve âciliyetini vurgulayan ve yapılması gereken hususlarda teklifler sunan bir grup genç arkadaşın hamiyetli ve gayretli ürünüdür. İlk yayın tarihi: 2005 DEVLET VE DEVLET TERBİYESİ Nihad Sâmi Banarlı Bu eserde Banarlı Hoca’nın çeşitli konulardaki fikir yazıları ve edebî sohbetleri yer almakla beraber, ağırlığı “devlet anlayışı”nın ifade edildiği makaleler teşkil etmektedir. İlk Yayın Tarihi: 1985 2.Baskı: 2005 Kitaplar hakkındaki bilgi, “Kubbealtı Akademisi Kültür ve San’at Vakfı 2004” kataloğundan alınmıştır. 38 / Merhaba – Yaz 2005
Benzer belgeler
Merhaba Sonbahar 2005 - Kubbealtı Akademisi Kültür Ve Sanat Vakfı
güzel ve faydalı projenin desteklenmesi ve çorbada bizim de tuzumuzun
bulunması gerektiğine inanarak, proje bünyesinde gönüllü olarak çalışacak
sekiz genç arkadaştan oluşan “Dost Mimarlar Grubu”nu ...