Bilal Ekşi - UTED Dergi
Transkript
Bilal Ekşi - UTED Dergi
258 AYLIK HAVACILIK DERGİSİ 2146-6394 MAYIS 2013 YIL:22 www.uted.com.tr SHGM Genel Müdürü Bilal Ekşi ile söyleşi ELEKTROMANYETİK DALGALARIN UÇAK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ Don Kişot OPERASYONEL TADİLAT MODİFİKASYON METOTLARI DÜNYAYI DAHA DEĞERLİ KILMAK Saygıdeğer meslektaşlarım ve değerli okurlar, Ardımızda bıraktığımız nisan ayının gündemi, nükseden HAVA-İŞ ve THY uyuşmazlığı oldu. Bu toplu sözleşme uyuşmazlığı, adet olduğu üzere bekleniyordu. Ama öncekilerden farklı olarak bu sözleşme, iş akdi feshedilen 305 çalışanın işe iadelerini olmazsa olmaz şart olarak içeriyor. Sektörün içindeki bir meslek birliği olarak, hem hakkını arayan çalışanımız, iş arkadaşlarımız, meslektaşlarımız hem de beraber büyütüp ekmeğini yediğimiz şirketimiz için hayırlı olmasını, bir an önce herkesin mutlu olacağı şekilde bitmesini ve çalışanın açık zihinle işe devam etmesini canıgönülden diliyoruz. 1968 Nisan ayı içinde söz etmeye değer güzellikler, günümüzün mutluluğu ve geleceğimizin umudu çocuklarımız... 23 Nisan’da derneğimizin İstanbul Akvaryum’a düzenlediği bir etkinlikle bu bayramı üyelerimizle birlikte kutladık. Mutlu olmalarını sağladık ise ne mutlu bize. Umarım ki çocuklarımıza, bizim bulduğumuz ve yaşadığımız dünyadan daha güzel bir dünya bırakabiliriz. Böylece insanlığın en eski ve en güzel duygularından birini yaşamış oluruz. UÇAK Rİ YENLE TEKNİS EĞİ DERN Mayıs ayı ise bayramlarla dolu. Çalışarak; elinin, gözünün, aklının emeği ile dünyayı bir nebze daha değerli kılan tüm emekçilerin 1 Mayıs İşçi Bayramı kutlu olsun. Umarım dünyayı değerli kıldığımız ölçüde, henüz bulamadığımız "saygı"yı bulabileceğimiz günlerin ilki olur. Atatürk'ün Samsun'a ayak bastığı gün olan ve Kurtuluş Savaşı'mızı müjdeleyen 19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı tüm milletimize, 12 Mayıs'ta kutlayacağımız Anneler Günü ise tüm uygarlığa ve annelerimize kutlu olsun. Dergimizin bu sayısında SHGM Genel Müdürü Bilal Ekşi ile sektörümüz ve mesleğimiz için önemli bir röportaj gerçekleştirdik. Keyifle okumanız dileğiyle... Sağlık ve mutlulukla kalın. Saygılarımla. Ümit Sayıl Uçak Teknisyenleri Derneği Başkanı [email protected] 3 UTED İstanbul Cad. Üstoğlu Apt. No: 24, Kat: 5 Daire: 8 Bakırköy/İstanbul Tel: 0212 542 13 00/543 29 74 Faks: 0212 542 13 71 www.uted.com.tr www.uteddergi.com www.uted.org [email protected] 28 12 42 İmtiyaz Sahibi Uçak Teknisyenleri Derneği Adına Ümit Sayıl 1968 Genel Yayın Yönetmeni ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Sefa İnan / [email protected] UÇAK Rİ YENLE N TEK İS EĞİ DERN Basın-Yayın Sekreterliği İsmet Şahin / [email protected] Elif Arslan /[email protected] Yazı Kurulu Kıvanç Bayezit, Zafer Ulavur, Ahmet Akpınar, İsmet Şahin, Elif Arslan, Celal Batur, Dr. Handan Diker Katkıda Bulunanlar Şebnem Bayezit, M. Rüzgar Yılmaz, Arif Sankaya, Hasan Büber, Gülay İyibakanlar 50 22 ik 32 Tekn al 34 Orijin ik 38 Tekn acılık 42 Hav acılık 44 Hav e 46 Portr YAPIM Umar İletişim Hizmetleri Ltd. Şti. Harman Sok. No: 31/1 34153 Florya - İstanbul Tel: 0212 573 15 65 [email protected] www.umariletisim.com BASKI Elma Basım Yayın ve İletişim Hizmetleri San. Tic. Ltd. Şti. Halkalı Cad. No:164 B-4 Blok Sefaköy - Küçükçekmece İstanbul Tel: 0 212 697 30 30 Yayın Türü: Aylık, süreli, yaygın 18 UTED’E ABONE OLABİLİRSİNİZ Dergimize abone olmak için yıllık abone ücretini banka hesabımıza yatırdıktan sonra dekontu bize fakslamanız yeterli. Uted dergisi her ay adresinize gönderilecektir. Lütfen ayrıntılı bilgi için derneğimizle irtibata geçiniz. UTED dergİsİnİn geçmİş sayılarına web sİtemİzden ulaşabİlİrsİnİz. 4 erler 06 Hab da 10 Ajan ortaj 12 Röp i 18 Gez acılık 22 Hav ra akika A D ş e B 26 ür 28 Kült e 49 Çevr a 50 Doğ 52 Tarih i 54 Hob ası n Düny u y O 6 5 s talamu o ip H 8 5 in uklar İç 60 Çoc lık 62 Sağ me 64 Gur aca 66 Bulm 64 5 Haberler 1968 UÇAK Rİ YENLE TEKNİS EĞİ DERN UTED’liler 23 Nisan’da İstanbul Akvaryum’daydı TED, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda üyelerine çok özel bir sürpriz hazırladı. UTED’in internet sitesinde yayınlanan duyurunun ardından UTED Genel Merkezi’ni arayıp rezervasyon yaptıran ilk 100 UTED üyesi, çocuklarıyla birlikte 23 Nisan’da İstanbul Akvaryum’a gitmeye hak kazandı. Atatürk Havalimanı’ndaki yeni kule faaliyete girdi UTED’den akıllı telefonlar için teknik sözlük TED üyelerinin isteği doğrultusunda hazırlanan “UTED Teknik Terimler Sözlüğü”, iTunes Store ve Google play’e eklendi. Tüm UTED üyeleri ve havacılıkla ilgilenen herkes sözlük uygulamasını ücretsiz olarak Android işletim sistemini kullanan akıllı telefonlara ve iPhone’lara indirebilecek. tatürk Havalimanı’nda yaklaşık 30 yıldır hizmet veren hava trafik kontrol kulesinin yerini alacak olan ve yapımı 2 yıl önce tamamlanan yeni kule faaliyete geçti. Eski kulede sadece yaklaşma ve yol kontrol birimleri hizmet verecek. “Hava Trafik Modernizasyonu Projesi (SMART)” çerçevesinde başlanan kontrol kulesi inşaatının tamamlanmasının ardından yeni kuleye geçiş tamamlandı.Yeni kulede uçakların iniş-kalkışlarına izin veren kule hizmetlerinin yanı sıra uçakların yerdeki hareketlerini kontrol eden hava trafik kontrolörleri görev yapacak. Yeni kuledeki diğer sistemlerin tamamlanmasıyla birlikte, Atatürk Havalimanı’nda 30 yıldan beri hizmet veren eski hava trafik kontrol kulesinin yerine 4 uçaklık park alanı yapılacak. “2013, Doğu ve Güneydoğu’da havacılık yılı olacak” laştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım,Türkiye’nin son 10 yılda havacılık alanında çok önemli başarılar elde ettiğini vurgulayarak, 2003 yılında 2,2 milyar dolar olan sektör cirosunun bugün 15 milyar doları aştığını söyledi. Anadolu Ajansı’na konuşan Yıldırım, inşası devam eden Bingöl, Şırnak ve Hakkari havalimanlarının bu yıl hizmete gireceğini belirterek, “2013, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimiz için havacılık yılı olacak” dedi. Kars, Adıyaman, Ağrı ve Mardin havalimanlarında da yeni terminal binaları inşa edileceğini söyleyen Yıldırım, halihazırda yurtdışı seferlerinin düzenlenemediği Diyarbakır Havalimanı’na da yeni bir terminal binası ve pat sahaları yapılacağını hatırlattı. Beş milyon yolcu kapasiteli yeni terminal binası hizmete girdikten sonra Diyarbakır Havalimanı’nda günde 10 binin üstünde yolcu hareketi olacağına dikkat çeken Yıldırım, bölge ekonomisine ve turizmine büyük katkı sağlayacak havalimanının, 2015 yılında uluslararası uçuşlara başlayacağını söyledi. Atatürk Havalimanı, Güney Avrupa’nın en iyi havalimanı stanbul Atatürk Havalimanı, İngiltere merkezli araştırma grubu Skytrax tarafından düzenlenen “Dünyanın En İyi Havalimanları Ödülleri 2013”te, Güney Avrupa’nın “En İyi Havalimanı” seçildi. İsviçre’nin Cenevre kentinde düzenlenen ve havacılık sektörünün önemli isimlerinin katıldığı törende Atatürk Havalimanı’nın ödülü, Skytrax CEO’su Edward Plaisted tarafından TAV Havalimanları Strateji ve İş Geliştirme Direktörü Serkan Kaptan’a takdim edildi. Skytrax Dünyanın En İyi Havalimanları Ödülleri, dünya genelindeki 395 havalimanında doldurulan 12,1 milyon anket sonucunda belirlendi. 6 THY, Boeing’den 95 uçak alacak ürk Hava Yolları (THY), 2016-2021 yılları arasında toplam 95 uçak alımı için Boeing ile anlaştı. Geçtiğimiz ay Avrupalı uçak üreticisi Airbus’tan 117 uçak alacağını açıklayan THY, Boeing’le yaptığı anlaşma ile ilgili şu açıklamayı yaptı: “Ortaklığımız Yönetim Kurulu, dar gövde uçak ihtiyacının temini kapsamında 2016 yılında 20 adet, 2018 yılında 20 adet, 2019 yılında 15 adet, 2020 yılında 30 adet ve 2021 yılında 10 adet olmak üzere, 70 adedi kesin ve 25 adedi opsiyonlu olan ve 20 adedi B737-800, 65 adedi B737-8 MAX ve 10 adedi B737-9 MAX olmak üzere toplamda 95 adet uçağın Boeing firmasından satın alınmasına karar vermiştir”. Boeing, THY’nin kesin sipariş verdiği 70 uçağın liste fiyatının 6,9 milyar dolar olduğunu açıkladı. THY, MNG Teknik’i satın aldı ürk Hava Yolları (THY), MNG Teknik’i satın aldığını açıkladı. THY’nin Kamuyu Aydınlatma Platformu’na yaptığı açıklamada, “Ortaklığımız Yönetim Kurulu’nca, önümüzdeki dönem filo planlaması çerçevesinde artan bakım ve onarım ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik olarak MNG Teknik Uçak Bakım Hizmetleri A.Ş. firması ile ortaklık veya satın alma alternatiflerine ilişkin görüşmelere ve durum tespiti çalışmalarına başlanmasına karar verildiği bildirilmişti. Yapılan görüşmeler sonucunda MNG Teknik Uçak Bakım Hizmetleri A.Ş.nin ortaklığımızca satın alınmasına karar verilmiş olup, Rekabet Kurulu’nun onayını müteakip, taraflar arasında Hisse Devir Sözleşmesi imzalanacaktır” denildi. Altmış bin metrekare kapalı alana sahip MNG Teknik A.Ş., aynı anda 16 dar gövdeli uçağa veya 4 geniş ve 8 dar gövdeli uçağa hizmet verebiliyor. 7 Haberler Boeing 737 ve 757’lere denetim eçtiğimiz günlerde Amerikan Federal Havacılık İdaresi’nin (FAA) 787 Dreamliner’ın yeni bataryalarını test etmesi için izin vermesiyle rahat bir nefes alan Boeing, kurumdan 737 modeli ile ilgili aldığı uçuşa elverişlilik direktifi nedeniyle bir dizi denetim yapmak zorunda kalacak. FAA, Boeing’in 737-600, 737-700, 737-700C, 737-800, 737900 ve 737-900ER serilerinin kuyruk kısımlarının denetimden geçmesini istedi. Yalnızca 56 bin uçuş döngüsünü tamamlamış olan uçaklar için geçerli olan direktif sadece ABD’de 1050 uçağı etkileyecek ve denetimin toplam maliyeti 10 milyon doları bulacak. FAA yayınladığı başka bir direktifle Boeing’in 757 serisinden 600 adet uçağın da yakıt tanklarının test edilmesini istedi. Havacılık sektörü Londra’da bir araya geliyor vrupa’nın ticari havacılık ve bakım sektöründeki en büyük etkinliklerinden biri olan “ap&m europe 2013”, 7-9 Mayıs tarihlerinde Londra’da gerçekleştirilecek. Bu yıl onuncusu düzenlenecek olan etkinlik çeşitli konferanslar, seminerler ve atölye çalışmalarına evsahipliği yapacak. Havayolu şirketleri, uçak bakım, teknik satınalma, tedarik zinciri yönetimi ve ilgili destek faaliyetleri ile ilgili pek çok konunun ele alınacağı ve sayısız standın yer alacağı etkinlik, 10.000 metrekarelik bir alanda gerçekleştirilecek. Emirates-Qantas ortaklığı başladı mirates ve Qantas, tarihi ortaklıklarının resmi başlangıcını, 31 Mart sabahı Sydney Limanı üzerinde 500 metre yükseklikte bir Qantas A380 ve bir Emirates A380 uçağıyla gösteri uçuşu yaparak kutladı. Aynı gün iki havayolu şirketinin ilk ortak seferleri Sydney ve Melbourne’den hareketle Dubai uluslararası merkezi üzerinden aktarmalı olarak Londra’ya yapıldı. 27 Mart’ta Avustralya Rekabet ve Tüketici Komisyonu (ACCC) tarafından onaylanan ortaklık kapsamında Emirates ve Qantas, müşterilerine daha geniş bir uçuş ağına erişimin yanı sıra sık uçan yolculara özel avantajlar ve birinci sınıf seyahat deneyimleri sunuyor. İki şirket Avustralya ile Dubai arasında haftada 98 uçuş gerçekleştirecek. 8 “2050’ye kadar uçuşlardaki türbülans artacak” ngiltere’nin Reading ve East Anglia üniversitelerindeki çevrebilimcilerin yaptığı bir araştırmaya göre, önümüzdeki yıllarda iklim değişikliğinin etkisi arttıkça rüzgarların şiddeti de artacak ve 2050 yılına kadar hava ulaşımında türbülans çok daha sık rastlanan bir durum haline gelecek. Buna göre, havayolu şirketlerinin türbülansa yol açan hava boşluklarından kaçınmak için rota değiştirmeleri daha fazla yakıt harcamalarına, bu da bilet fiyatlarının artmasına yol açacak. Araştırmaya göre 2050 yılına kadar iklim değişikliği ile bilet fiyatları arasında doğrudan bir bağlantı oluşacak. Boeing 787 yakında gökyüzünde Boeing’in yeni teslimat merkezi açıldı merikan Federal Havacılık İdaresi’nin (FAA) 19 Nisan’da Boeing 787 Dreamliner’ın batarya sistemindeki tasarım değişikliklerine onay vermesinin ardından Japon havayolu şirketi All Nippon’un satın aldığı 5 uçağın bataryalarının değişimine başlandı. Boeing’in “kapsamlı ve kalıcı” bir çözüm olarak nitelendirdiği değişikliklerin uygulanmasının ardından 787’nin ABD, Japonya ve diğer ülkelerde yeniden hizmete girmesi bekleniyor. Uçması yasaklanan 787’lerin tamir edilmesi için dünyanın birçok yerindeki ekiplerini mobilize eden Boeing, yeni üretilen 787’leri de yeni batarya sistemine göre modifiye ederek bu yılın sonunda teslim etmeyi planlıyor. Öte yandan Boeing’in lityum-iyon bataryalarla yaşadığı sorunlar nedeniyle B planı olarak A350 XWB modelinde güvenilirliği kanıtlanmış olan nikel-kadmiyum bataryaları devreye alacağını açıklayan Airbus’ın bu gelişme üzerine ne yapacağı da merak konusu. oeing’in 747-8, 767, 777 ve 787 modelleri için Washington’da kurduğu yeni Everett Teslimat Merkezi hizmete açıldı. Açılış törenine Boeing çalışanları ve müşterilerinin yanı sıra havacılık sektörünün önemli isimleri de katıldı.On altı bin metrekarelik tesis eskisinden üç kat daha büyük ve operasyonel verimliliği artırmayı hedefliyor. Üç katlı binada yirmi konferans odası, bir müşteri salonu, dört toplantı odası ve otuz beş ofis yer alıyor. Açılış töreninde konuşan Everett Teslimat Merkezi Başkan yardımcısı Tom Maxwell, “Geçen yıl 183 uçak teslim ettik. Yeni tesisimiz teslimat sayısını artırmamızı sağlayacak” dedi. Havalimanları CAA standartlarını sağlamak için çalışıyor GE Havacılık, yıl boyu sürecek jet motoru testlerine başlıyor elişmekte olan ülkelerde turizm sektörünün büyümesine paralel olarak artan uçuş sayıları havalimanlarındaki güvenlik önlemlerinin de artırılması gerekliliğini beraberinde getiriyor. Havalimanlarının Birleşik Krallık Sivil Havacılık Otoritesi (CAA)’nin koyduğu standartlara uyması için çıkarılan yeni yasalar kapsamında bir havalimanının altyapısında yapılacak herhangi bir değişikliğin CAA tarafından önceden onaylanması gerekiyor. Bu yapılmadığı taktirde havalimanı cezalar ve uçuş sınırlamalarıyla karşı karşıya kalabiliyor. Gelişmekte olan ülkelerdeki pek çok havalimanı CAA’nın koyduğu standartlara uyabilmek için kalkınma bankalarından borç alarak yenileme çalışmalarına girişiyor. Systems Interface gibi şirketler havalimanlarının hava trafiği yönetimi sistemlerini uygun maliyetlerle yükseltmelerini sağlıyor. E Havacılık, Kanada’nın Winnipeg kentindeki Test, Araştırma ve Geliştirme Merkezi’ni yıl boyunca jet motorlarının test edilmesine elverişli olacak şekilde genişletmeye karar verdiğini duyurdu. Şirket, jet motorlarının soğuk hava ve buz testlerinin yapılması için kurulan tesise geçen yıl dijital sıcaklık ölçme, türbülans kontrolü ve rüzgar tünelinde farklı türde testler yapılmasına izin veren beton bir temel gibi eklemeler yapmak için 2,5 milyon dolar harcamıştı. Tesiste yıl boyunca test yapılabilmesi GE’nin geliştirdiği yeni motor programları için hayati öneme sahip olacak. Önümüzdeki yıllarda tesiste, Boeing 737 MAX ve Airbus A320neo’da kullanılmak üzere seçilen CFM Leap motorunun testleri yapılacak. 9 vİzyona gİrecekler Iron Man 3 (3 Mayıs) Tony Stark milyarder bir iş adamı, kahraman ve bir mucittir. Pek çok düşmanı vardır ama bu seferki çok daha güçlüdür. Stark düşmanıyla girdiği zorlu mücadelede, yakınlarını korumak için sadece zeka ve cesaretini değil, içgüdülerini de kullanmak zorundadır. Filmin başrolünde Robert Downey Jr., Samuel L. Jackson ve Gwyneth Paltrow gibi önemli isimler var. Büyük Düğün (10 Mayıs) Dünyanın kuklası İstanbul’da İngiltere, Hollanda ve Meksika’dan gelen dünyanın en seçkin kukla gösteri grupları 16. Uluslararası Kukla Festivali kapsamında İstanbullulara unutulmaz gösteriler sunacak. Kuklalar, 11 Mayıs’ta Forum İstanbul, 12 Mayıs’ta ise Marmara Forum ziyaretçileriyle buluşacak. Festival kapsamında Hollanda’dan Meksika’ya, İngiltere’den Yunanistan’a kadar 15 farklı ülkeden gelen kukla sanatçıları, toplam 30 farklı gösteriyle büyük-küçük tüm izleyenlere muhteşem saatler yaşatacak. “Heaven on Earth” Tüm müzikseverler tarafından yıl boyunca sabırsızlıkla beklenen ve Lounge FM’in katkılarıyla gerçekleştirilen Chill-Out Festival İstanbul, 19 Mayıs Pazar günü Kemer Golf&Country Club’da, öğlen 12.00’den gecenin ilerleyen saatlerine kadar; doğanın içinde, açıkhavada, dünya çapında isim yapmış birbirinden ünlü sanatçı ve grupların konserleriyle katılımcılara unutulmayacak bir deneyim yaşatacak. Festivalin bu yılki başlığı ise “Heaven on Earth”. Flamenkonun ustası CRR’de Gitarist John McLaughlin, Larry Coryell ve Al Di Meola gibi caz dünyasının ünlü isimleriyle birlikte konserler vermiş olan ve stüdyo kayıtları bulunan flamenkonun efsane gitaristi Paco de Lucia, 30 Mayıs Perşembe akşamı saat 20.00’de, CRR Konser Salonu’nda müzikseverlere unutulmaz anlar yaşatacak. “Bir Delinin Hatıra Defteri” Candan Erçetin yeni albümüyle BGM’de Dillerden düşmeyen şarkılarıyla 7’den 70’e tüm Türkiye’nin en sevdiği sanatçılardan biri olan Candan Erçetin, yeni albümünün ilk konseri ile 12 Mayıs saat 16.00’da, Bostancı Gösteri Merkezi’nde. 10 Metin Zakoğlu’ndan Gogol’un “Bir Delinin Hatıra Defteri” adlı klasik oyununa bambaşka bir yorum. Zakoğlu seyirciyi de oyuna kattığı bu sıradışı yorumuyla, kim oyuncu kim seyirci soruları ile bir şizofrenin iç dünyasına yolculuk yapmanızı sağlayacak. Zakoğlu’nun seyirci-oyuncu ilişkisini, denizle kumsal ilişkisi gibi kurguladığı oyun 11 Mayıs Cumartesi saat 18.00’de, Metin Zakoğlu Cafe Theatre’da izlenebilir. Uzun zaman önce boşanmış bir çift olan Don (Robert De Niro) ve Ellie (Diane Keaton), oğullarının düğününde henüz bu boşanmadan haberi olmayan aile bireyleriyle yüzleşmenin stresini yaşamaktadır. Bu durumu açıklama stresine girmemek için hala evliymiş gibi davranmaya karar verirler. Muhteşem Gatsby (17 Mayıs) Yazar olma basamaklarını tırmanan Nick Carraway 1920’lerde eğlence hayatının gözdesi konumuna yükselen New York’a gelir. Kendi Amerikan rüyasının peşindeyken tesadüfen, milyoner Jay Gatsby ile yolları kesişir. Carraway’in alkolün su gibi aktığı göz kamaştırıcı partilerle tanışması fazla zaman almaz. Öte yandan bu büyülü Amerikan rüyasının çöküşü de yaklaşmaktadır. Hızlı Ve Öfkeli 6 (24 Mayıs) Dom (Vin Diesel) ve Brian’a (Paul Walker) Rio’da yaptıkları hırsızlık işinden 100 milyon dolar kalmıştır. Bu soygundan sonra kahramanlarımız dünyaya dağılıp izlerini kaybettirirler. Ancak kaçak oldukları için eve dönememeleri, yarım bir hayat sürmelerine neden olmaktadır. Hangover 3: Felekten Bir Gece (31 Mayıs) Bu sefer düğün yok. Bekarlığa veda partisi yok.Ters gidebilecek ne olabilir ki? Ancak bir Amerikan atasözünün dediği gibi; kurt sürüsü yollara düştüğünde tüm bahisler kapanır. Onlar her şeyin yolunda gittiğini düşünürken muhteşem üçlüyü bu sefer oldukça sıradışı bir macera bekliyor. 11 RÖPORTAJ : i ş k E l a l Bi ü r ü d ü M l SHGM Gene e y e t i l a k i r e l e m t e l ş i u l ” i l e m “Havayo r e v m e n ö a l z a f n her şeyde Uçak teknisyenliğinin lisanslandırılması gereken en önemli meslek dallarından biri olduğunu kaydeden Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü (SHGM) Genel Müdürü Bilal Ekşi, bakım faaliyetlerindeki kalitenin ve nitelikli insan kaynağının artırılmasını hedeflediklerini söylüyor. Ekşi; Teknisyen Yetiştirme Programı’ndan lisans konusuna, Sivil Havacılık Ceza Yönetmeliği’nden İngilizce yeterliliğe pek çok konuda önemli bilgiler verdi. SHGM Genel Müdürü olarak uçak bakım teknisyenliği mesleğini ve sivil havacılıktaki yerini tanımlar mısınız? Bilindiği üzere hava aracı bakım ve onarım sektörü; işgücü (mühendis, teknisyen), tesis, malzeme, teçhizat ve metotta uluslararası geçerliliğe sahip olması gereken ve havacılık endüstrisinin gelişimine uyum sağlamada insan kaynağının stratejik önem taşıdığı bir sektördür. Uluslararası havacılık örgütlerinin belirlemiş olduğu standart ve kurallara göre yapılandırılması gereken havacılık sektöründe, uçuş emniyeti 12 ve havacılık güvenliği açısından hayati öneme sahip konuların başında bakım gelmektedir. Bu çerçevede uçak bakım teknisyenliği, bu faaliyetlerin yürütülmesinden sorumlu personel olması nedeniyle sivil havacılık için olmazsa olmaz derecede önemli bir meslek konumundadır. Bu sebeple lisanslandırılması gereken en önemli meslek dallarından biri olup, uçakların bakımının yapılması ve ardından uçuşa verilmesi noktasında anahtar konumdadır. Uçak bakım teknisyenlerimizin yaptığı işin niteliği, uçuş emniyetinin en önemli halkalarından biridir. Sizce Türk uçak bakım sektörü dünya şirketlerine göre hangi durumda? Sektörün sorunlarından ve bunları çözmek üzere hazırladığınız planlardan bahseder misiniz? Geleceğe ilişkin hedefleriniz nelerdir? Sivil havacılıkta yaşanan gelişmeler ve havayolu işletmelerimizdeki büyümeye paralel olarak Türk uçak bakım sektöründe de son 10 yılda önemli aşama kaydedildi. Türkiye’de MRO 13 RÖPORTAJ uçak teknisyenlerimizin ve bakım personelinin, hızla gelişen havacılık sektörü içinde istihdam edilmesinde önümüzdeki yıllar itibariyle herhangi bir sorun olmayacağı aşikardır. İhtimal dahilinde değil ancak istihdam talebinin düşük kalması durumunda uçak teknisyenlerimiz, kendilerini iyi yetiştirmeleri kaydı ile dünya genelindeki ihtiyaç çerçevesinde, yurtdışında da iş bulabileceklerdir. SHGM, uçak bakım teknisyenliği lisansı için EASA’yı örnek alıyor. Ancak henüz Part-66 lisansı verme yetkisine sahip değil. Gelecek için neler söyleyebilirsiniz? Dünya çapında, tüm uçak bakım şirketlerinde kabul görecek bir lisans verebilecek misiniz? Böyle bir geçiş söz konusu olduğunda geçmişte örnekleri bulunan, lisansa sınırlandırma getirme gibi hak kaybına neden olacak uygulamalar önlenebilecek mi? Bilindiği üzere bu konuda AB ile görüşmelerimiz devam etmektedir. Lisanslarımızın tanınmaması, teknik eksikliğimizden kaynaklanmamaktadır. Bir AB ajansı olan EASA bünyesindeki uygulamalarda, sadece üye ülkelerin ihtiyaçları göz önüne alınmakta ve teknik konular dışında başka konular gündeme gelebilmektedir. faaliyetlerinde bulunan işletmelerin yaşadığı hızlı gelişim ve devam eden kapsamlı yatırımlar sonucunda, ülkemiz hava araçlarının yanı sıra yabancı ülke hava araçları da, komponent dahil olmak üzere bakım konusunda Türkiye’yi tercih etmekte ve ülkemizi tercih eden hava aracı sayısı her geçen gün daha da artmaktadır. Orijinal parça üreticileri ile sağlanan işbirlikleri de MRO alanındaki gelişmeye önemli katkı sağlamaktadır. Bölgesel açıdan bakarsak Türkiye’nin bulunduğu coğrafyadaki ihtiyaç, her geçen gün daha da artmaktadır. Bu kapsamda havayolu işletmelerinin insan kaynağına yatırım yapması, kaliteye her şeyden daha fazla önem vermesi, sadece emek yoğun bakım faaliyetlerine değil aynı zamanda Part 21 kapsamındaki faaliyetlere de yönelmesi gerekmektedir. Genel Müdürlük olarak da gerek mevzuat gerekse denetleme faaliyetlerinde bu noktaya ağırlık vermekteyiz. Özellikle bakım faaliyetlerindeki kalitenin artırılması ve nitelikli insan kaynağı ile yürütülmesi amacıyla İngilizce dil yeterliliğinin geliştirilmesi ve Havacılık Emniyet Sistemi’nin (SMS) oluşturulması konusu büyük önem arz ediyor. Ayrıca Part 21 ile paralel olarak yerel mevzuatımızı da hızla harekete geçiriyoruz. Sektördekilerle birlikte oluşturduğumuz MRO grubu ile sektörün problemlerine ve bunların çözümüne beraber karar veriyoruz. Diğer taraftan Türkiye Sanayi Stratejisi Belgesi’nde bakım sektörü yer almadığı yani bir sanayi olarak var olmadığı için yaşanan eksiklikler, uçak bakım sektörünü ciddi oranda etkilemektedir. Ülkemizde havacılık sanayinin yeni olması ve son birkaç yıldır yeni adımlar atılmaya başlanmış olması ümit verici gelişmelerdir. Bu çerçevedeki yapılandırma ve mevzuat çalışmalarının ilgili kurumlar tarafından hayata geçirilmesinin ardından ilgili sorunların aşılarak uçak bakım sektörünün daha da gelişeceği düşünülmektedir. 14 Sektörün, son dönemlerde duyduğu uçak teknisyeni ihtiyacını Teknisyen Yetiştirme Programı (TYP) adıyla açtığı kurslarla karşılamasına ve bu süreçte açılan çok sayıdaki teknik okula nasıl bakıyorsunuz? Bu okullar, sektör doyma noktasına gelince bugünün öğrencilerinin ve sektörün geleceğini nasıl etkileyecek; öngörülerinizi bizimle paylaşır mısınız? Açılan okullarda verilen eğitim, milli ve uluslararası mevzuata uygun olduğu müddetçe herhangi bir sorun görmüyorum. Önemli olan personelin, standartlara uygun eğitim alarak yetiştirilmesidir. Bu alandaki ihtiyacımız önümüzdeki dönemde de devam edeceğe benziyor. Mevcut büyüme oranları göz önüne alındığında, daha uzun yıllar doyum noktasına gelinmesi de beklenmemektedir. Endüstriyel analizler ve üretici kuruluşların raporlarında; küresel sivil hava ulaştırma araçlarına ilişkin (uçak, motor ve komponent) bakım, onarım ve yenileme (MRO) pazarının iş hacminin 50 milyar doları geçtiği, gelecek on yılda 70 milyar dolara ulaşacağı ve 2030 yılı itibariyle, dünyada 650 bin yeni teknisyen ihtiyacı olacağı belirtilmektedir. Dolayısıyla önümüzdeki 20 yıl içinde dünyanın ihtiyaç duyacağı uçak teknisyeni sayısı dikkate alındığına, havacılık sektöründeki kalifiye personel ihtiyacının sadece ülkemizin değil diğer ülkelerin de en öncelikli meselesi olduğu açıkça görülmektedir. SHGM olarak bu konuda çok önemli bir adım atarak sivil havacılığın çeşitli branşlarındaki eğitimlerin, tüm üniversitelerimizi kapsayacak şekilde yaygınlaştırılması amacıyla bir çalışma başlattık. Eğitim içeriklerinin kalitesinin artırılarak belirli bir standardın sağlanabilmesi için YÖK’le bir işbirliği protokolü imzaladık. Protokol kapsamında bakım personeli yetiştirilmesi de yer almaktadır. Dolayısıyla Sivil Havacılık Ceza Yönetmeliği yayınlandı. Yönetmelik incelendiğinde çalışanların işverene göre çok ağır cezalara maruz bırakıldığı görülüyor. Sizce bu cezaların getireceği düzenleme, oluşturacağı baskının ve tedirginliğin yanı sıra fayda da sağlayacak mı? Bu uygulamada amaç tamamen caydırıcılık olup, şahıslara verilen cezalar en düşük seviyededir. Konuya daha fazla önem verilmesi noktasından yola çıktık. Fayda sağlamasını bekliyoruz. Sivil havacılık sektöründe çalışan personel hangi seviyede olursa olsun kurallara uymak ve gerekeni yapmak zorundadır. Cezalar hatalara değil ihlallere verilmektedir. Mesleğimiz için zorunlu olan İngilizce yeterliliği ve İngilizce yönetmeliği konusundaki görüşleriniz nelerdir? Diğer EASA ülkeleri için tekrarlı dil yeterliliği sınavı isteniyor mu? Dil yeterliliği konusu tamamen ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır. Denetimlerimizde, onaylayıcı personel tarafından yürütülen çalışmaların, imalatçı şirketin dokümanlarının tam olarak anlaşılamaması nedeniyle emniyetsizliğe neden olduğu görülmüştür. Dil yeterliliği konusundaki bu uygulama, bu gibi durumların engellenmesi amacıyla başlatılmıştır. Başlangıçta eleştiri almış olsak da bu uygulamayla İngilizce öğrenme yolunda önemli adımlar atılmakta ve başarı seviyesi dolayısıyla teknik uygulama konusunda önemli ilerlemeler kaydedilmektedir. Bu uygulamanın EASA ülkelerinde olup olmaması, aldığımız kararda etkili olmamıştır. Kararımız tamamen denetimlerde tespit ettiğimiz sorunların ve muhakkak düzeltilmesi gerektiğini düşündüğümüz zayıf noktamızın giderilmesine yöneliktir. Bu zayıf nokta emniyeti de tehdit etmektedir. 15 RÖPORTAJ Emniyetin sağlanması tüm paydaşların temel amacı olduğundan, bu uygulamayı hayata geçirmiş bulunuyoruz. SHGM, mevcut bakım kuruluşlarının mesai saatleri ve vardiya sistemleri hakkında ne düşünüyor? Uçak teknisyenlerinin çalışma şartlarının düzeltilmesi adına yapmayı planladığı bir şey var mı? Genel Müdürlük olarak bilindiği üzere, havacılık sektörü ile eşgüdüm içinde hareket ederek, sorunlarımıza karşılıklı görüş alışverişi yoluyla çözüm üretmeye çalışan bir yaklaşıma sahibiz. Sektörümüzdeki tüm kuruluşlarla toplantılar düzenleyerek gerek talep ve beklentilerin giderilmesi gerekse yeni atılacak adımlar noktasında birlikte hareket ediyoruz. Ancak mesai saatleri ve vardiya konusunda, mevcut İş Kanunu’na ait düzenlemeler esas alınmaktadır; bu kurallar bağlayıcı niteliktedir. Öncelikle çalışanlar bu sorunların giderilmesini ve yeni bir düzenleme yapılmasını talep etmek durumundadır. Genel Müdürlük olarak bu konuda teknisyen derneklerimizin ve MRO grubumuzun önerilerini almaya hazır olduğumuzu da belirtmek isterim. THY Eğitim ve MNG Eğitim gibi şirketlerin elinden, lisans sınavı yapma yetkisinin alınmasının nedeni nedir? Bu yetki ne zaman geri verilecek? Uçak bakım teknisyenliği lisans sınavlarına giren adayların en büyük sorunlarından biri, soruların tamamının bulunduğu, SHGM onaylı kaynak bir ders kitabının olmaması. Ortada referans teşkil edecek bir kitap olmadan sınav yetkisi vermek 16 ne kadar doğru; bu konuyla ilgili bir çalışmanız var mı? Eğitim konusunda THY Teknik veya MNG Teknik işletmelerinin elinden yetki alınması gibi bir durum sözkonusu değildir. Sadece yapılan denetimlerde bu kuruluşların, verdikleri temel eğitimin ardından yetkileri olmamasına rağmen sınav düzenlediği tespit edilmiştir. Bunun yetki kapsamında olmadığı kendilerine bildirilince, her iki eğitim kuruluşu da sınav yapmayı durdurmuştur. Kamuoyunda yetkileri alınmış gibi bir algı oluşmuştur ancak esasen bu doğru değildir. THY Eğitim, kurumumuza, yetki almak için başvuru yapmak üzere hazırlıklara başladığı bilgisini vermiştir. Sınav sisteminin merkezi bir soru bankası üzerinden yürütülmesi yönünde çalışmalar yapılmaktadır. Türkiye’de çeşitli isimler altında verilen EASA kursları ve lisansı sonrası SHGM baypas edilmiyor mu? Kontrol ve denetleme, dolayısıyla otoriteden taviz verilmiyor mu? Bu durumda SHY 66 lisansı almanın ne gibi bir avantajı var? Bu konuyu SHGM’nin baypas edilmesi olarak görmüyoruz çünkü verdiğimiz herhangi bir eğitim veya yetki bulunmamaktadır. EASA Part 145 kapsamında bakım merkezlerinde görev alınması ve EASA ülkesi tescilindeki uçaklara bakım yaparak, uçağı hizmete verebilmek için gerekli olan bu uygulama, tamamen kursu düzenleyen eğitim merkezinin bağlı bulunduğu Sivil Havacılık Teşkilatı’na aittir. Bu uygulamanın, yukarıda bahsedilen emniyet anlaşmasının gerçekleşmesi ile sona ereceği düşünülmekte olup, bu süreçte geçici bir uygulama olarak EASA sorumluluğunda kullanılabilmektedir. 17 GEZİ Yazı: Dr. Handan DİKER Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi [email protected] MUSTAFA KEMAL’İN SELANİK’İNDEN 18 unanların sıkça kullandığı bir söz var; “kalimera”. Hem söylenişi kulağa hoş gelen hem de anlamı güzel olan bir söz; “merhaba” demek. O kadar sık kullanıyorlar ki bir süre sonra siz de bu söze aşina oluyorsunuz. Sizin Türk olduğunuzu anladıklarında ise bunu hemen Türkçeyle birleştirip şöyle diyorlar: “Kalimerhaba!” Bu kez yolum Yunanistan’a düştü. Hani bazı yerler vardır ya, yakın olduğu için nasıl olsa istediğim zaman giderim der ama gidişinizi sürekli ertelersiniz. İşte Yunanistan da benim için hep öyle olmuştur. Ertelediğim için bir türlü gidemediğim bu güzel, bu bizden ülkeye nihayet gitme fırsatı buldum. İzmir’in adeta kopyası, Mustafa Kemal’in doğduğu şehir, Beyaz Kule vs. derken, methini duyduğum bu yerleri görmek üzere yola çıktım. Ama bu kez tercihim karayolu oldu. İstanbul-Selanik arası, karayolu ile 10 saat sürüyor. Keyifli, dümdüz, bitmesini hiç istemediğim bir yol oldu. Yol boyunca beni en çok etkileyen şey İpsala sınır kapısından geçip Yunanistan’a girmekti. İpsala gümrüğü Edirne’ye bağlı ve Kapıkule’den sonraki ikinci sınır kapımız. Hep resimlerde gördüğünüz, E-25 karayolu ve Yunanistan ile Türkiye’yi birbirine bağlayan muhteşem İpsala Köprüsü de burada yer alıyor. Köprünün altından ise Meriç Nehri akıyor. Bu köprü ve burada dalgalanan Türk ve Yunan bayraklarının oluşturduğu muhteşem görüntü beni o kadar etkiledi ki, daha sınırdan girer girmez Yunanistan’ı çok sevdim. Burası çok sayıda tırın giriş-çıkış yaptığı oldukça hareketli bir sınır kapısı. Karayolu çok düzgün, araba kullanmak çok keyifli; yollar oldukça güzel, zaman zaman Ege Denizi’ne paralel gittiğiniz oluyor. Kısacası Ege Denizi ile buluşuyorsunuz. Sonuçta 10 saatin nasıl geçtiğini anlamadan Selanik’e varıyorsunuz. Selanik’e ilişkin ilk izlenimim şöyle: Başlangıçta daha çok Lefkoşa’ya benzettiğim ancak İzmir’e de çok benzeyen bir şehir burası; kısacası benim gözümle Lefkoşa ve İzmir karışımı, sevimli, sıcacık, cana yakın, sizi hemen kucaklayan bir şehir. İşte size Selanik. Yunanistan’ın ikinci büyük kenti olan şehir, Osmanlı ve Bizans’ı içinde barındırıyor. 1246 yılında Bizans egemenliğine giren şehir 1430’da Sultan 2. Murat tarafından fethedilince Osmanlı Devleti’nin yönetimine girmiş. Buraya ilk başta Anadolu’dan gelen Türkmenler yerleştirilmiş. Ancak daha sonraları Osmanlı Devleti, 1492 yılından itibaren İspanya’dan kovulan Sefarad Yahudilerine kapılarını açınca Selanik bu kez de Yahudilerin yerleştiği bir kent durumuna gelmiş. 500 yıla yakın bir süre de Osmanlı kenti olarak kalmış. Selanik’i bu kadar cana yakın bulup sevmemin, Mustafa Kemal’in burada doğmuş olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Aslında Selanik’e gelmemin en önemli nedeni, ulu önderin doğduğu evi görmek. Kentin merkezinde yer alan,Yunanlıların verdiği isimle “Atatürk Evi”, çok şık ve mütevazı bir ev. Bunu daha ilk bakışta hissediyorsunuz. Hiçbir abartısı olmayan, sade bir ev. Adres kaydı Apostolu Pavlu Caddesi, 75 numara olarak geçen, kitaplarda resmini gördüğünüz 3 katlı pembe ev karşımda duruyor işte. Yanında Türk Konsolosluğu olduğu için çok sayıda Türkün bulunduğu bir yer burası. Evin üzerinde mermer bir plaka yer alıyor. Bu plakanın Cumhuriyetin 10. yıldönümü şere19 GEZİ fine (29 Ekim 1933),Türk-Yunan dostluğu adına Selanik Belediyesi tarafından konulduğu belirtiliyor. Plakada şu yazıyor: “Türk Milletinin büyük müceddidi ve Balkan ittihadının müzahiri Gazi Mustafa Kemal burada dünyaya gelmiştir.” Evin zemin katında kiler ve mutfak bulunuyor. Giriş katında ilk gözüme çarpan şey ise geniş sofa oldu. Burada Mustafa Kemal’in kişisel eşyaları yer alıyor. Misafir odası ve sandık odası sofaya açılıyor. Burada ayrıca ufacık ama çok şık bir mutfak da bulunuyor. İkinci katta Atatürk’ün doğduğu oda ve kişisel eşyalarının yer aldığı vitrinler var. Size belki ilginç gelecek ama beni en çok evin bahçesi etkiledi. Güllerle bezenmiş olan bahçe o kadar bakımlı ve güzel ki anlatamam. Mustafa Kemal’in evini gezmek için o kadar çok turist geliyor ki ziyaretçileri, 5 ya da 7 kişilik gruplar halinde içeri alıyorlar. Evin etrafında kafeler ve bir tane de hediyelik eşya satan dükkan bulunuyor. Çok etkilendiğimi söylemek isterim. Kitaplarda resmine bakarak büyüdüğüm için çok tanıdık gelen bu evi yakından görmek ve gezmek, beni anlatması tarifsiz duygular içinde bıraktı. Çünkü burası Atatürk’ün eviydi. Hatırası altında bir kez daha ulu önderimizi saygı ve rahmetle anıyorum. lenmektedir. Selanik’in kordon boyunda yer alan bu etkileyici kule, Osmanlılar tarafından kale, garnizon ve hapishane olarak kullanılmıştır. Ancak Balkan Savaşları’nın sonunda Selanik, bu kez Yunanlıların eline geçince kule sembolik bir vaftiz uygulaması olarak beyaza boyanmış ve “Beyaz Kule” adını almıştır. Kule, şehrin en güzel yerinde yani kordon boyunda yer alıyor ve müze olarak kullanılıyor. Kulenin önünde sıra sıra faytonlar yer alıyor, isterseniz bunlara binip bir Selanik turu atabiliyorsunuz. 1997 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilen Selanik aynı zamanda ünlü “Aristoteles Üniversitesi”ne evsahipliği yapıyor. Şehrin kalabalık bir genç nüfusa sahip olmasının başlıca nedeni bu üniversitenin varlığı. Kentin kalbi, en önemli yeri neresidir diye sorarsanız “Aristoteles Meydanı” derim. Nikis Bulvarı’nın üzerinde bulunan meydan 1918’de Fransız mimar Ernest Hebrard tarafından dizayn edilmiş. Meydanı çevreleyen büyük ve görkemli binaların çoğu bugün 4 ya da 5 yıldızlı lüks oteller olarak kullanılıyor. Burası aynı zamanda siyasi toplantı ve miting alanı. Çok sayıda kafe ve barın da bulunduğu meydan oldukça turistik bir yer. Meydanda Aristoteles’in de kocaman bir heykeli yer alıyor. Bir benzetme yapmak gerekirse Selanik, Osmanlı Devleti’nin yönetimi altında önemli olaylara tanık olmuş ama hala dimdik ayakta durmaya çalışan yaşlı ve yorgun bir kent. Örneğin Jön Türk hareketinin başlangıç noktası Selanik olmuştur. Ardından Balkan Savaşları’nın çıkmasıyla 9 Kasım 1912 yılında da Osmanlı Devleti’nin elinden çıkmıştır. Selanik’in turistik ve tarihi yapılarından biri de Beyaz Kule. Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaptırılan kulenin mimarının Mimar Sinan olduğu söy- Selanik adı, Büyük İskender’in üvey kardeşi olanThessalonica’dan geliyormuş. Sonraları Selanik denir olmuş. Kimi şehirler güzel ya da çirkinidir. Ben böyle adlandırırım. Selanik bence çok güzel bir şehir. Şehri güzel kılan nedir derseniz, belki de yanıtım şu olur: Güzel bir iklim, tatlı tatlı esen bir rüzgâr, etkileyici bir tarih ve yabancılık çekmeden yiyebileceğiniz Ege mutfağına ait lezzetler. Selanik’i mutlaka görün; benim gibi nasılsa giderim diye ertelemeyin çünkü çok beğeneceksiniz. 20 21 havacılık Havacılıktaki nİhaİ zafer: “Boşluk”un fethİ İnsanoğlunun merakı sınır tanımıyor. Tahta çubuklara çakılmış kumaştan kanatlarla kendini boşluğa bırakan o ilk kahramanların naif çabası, bugün uzaya yükselen bir asansör inşa etmeye varmış durumda... Uzaya yolculuk ise sandığımızdan daha yakın bir tarihte gerçekleşecek demek içinse çok geç kaldık çünkü başladı bile! avacılık, kendini ütopik kanatlarla yüksek tepelerden bırakan o ilk kahraman öncülerden bugüne, Mars’ın gizemlerini keşfe yönelik “gezegen-aşırı” çabalara dek, en ilkelinden en ilerisine, aslında bir “boşluğun fethi” gayretiydi. Atmosferik boşluk, aslında daha İkinci Dünya Savaşı yıllarında “evcilleştirilmiş”, takip eden yıllarda Soğuk Savaş’ın -çok tehlikeli ama bir o kadar da itici- gücüyle kara ve sudan sonra insanın yaşayabildiği bir tür üçüncü boyut haline gelmişti. Sonsuz uzay, gezegenler ve yıldızlar 100 bin yıldır olduğu gibi, başını göğe her çevirdiğinde insanı kendine çağırıyordu. “Boşluk”un fethi gökkubbeyle başlamıştı ama insanlığın bunun22 la yetinmeyeceği, onun da ötesine geçeceği aşikardı. İnsanoğlu aşkın bir fethe doğru adım adım ilerliyordu… Soğuk Savaş’ın devasa askeri bütçelerinden beslenen sivil ve askeri havacılık çalışmaları, 1950’li yıllardan itibaren “uzay araştırmaları”yla birleşti. Sovyetler Birliği ve ABD’nin öncülüğünde, modern insanın bütün bilgi birikimi, zihinsel enerjisi ve maddi olanakları uzayın, uzay boşluğunun fethine harcanır oldu. Siyasi ve askeri nedenlerle ve “öteki”ni daha iyi izlemek/denetlemek ve “gerektiğinde vurmak” için de olsa, SSCB ve ABD, uzay biliminin ufkunu tahmin edilemeyecek ölçüde genişlettiler… Bugün ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA)’nin genel merkezine her gün binlerce fotoğraf ve video görüntüsü gönderen, kendi haznesindeki analiz aparatlarıyla zemin etütleri, minerolojik inceleme ve kimyasal ortam tespitleri yapan kaşif cihazın atası sayılabilecek ilk prototipin, Kızıl Gezegen’e 1972’de gönderildiğini biliyor muydunuz? Sovyetler Birliği’nin Mars yüzeyinde ve atmosferinde inceleme yapmak üzere gönderdiği iki cihazdan biri, iki seneyi aşkın süren bir yolculuğun ardından 12 Aralık 1972’de, Kızıl Gezegen’in yüzeyine başarıyla indi ve dünyadaki üsle 8 saniye iletişimde kalmayı başardı. Bu 8 saniye, Mars hakkında değilse bile Mars’a nasıl gidilebileceği hakkında engin bir tecrübe ve bilgi birikimi kazandırmıştı insanlığa. Bağlantı kesildiğinde, binbir emekle hazırlanan cihaz, sonsuza dek hiçliğe gömülmüş gibi görünüyordu. Ama ABD’nin 2012 yazında Mars yüzeyine inen keşif robotu, Sovyet atasının parçalarını buldu ve fotoğrafladı. Sovyetlerin yumuşak iniş roketlerine ait kalıntıların fotoğrafları, milyonlarca kilometre uzaklıktaki bir başka gezegende birbirine denk gelen iki ülke arasındaki bu amansız yarışın geldiği, bilim açısından umut verici noktayı gösteriyordu aslında. Yörüngede 9 gün SSCB ve ABD’nin, yerküredeki “real-politik” ekseninde endişe verici bir silahlanma ve gerginliği tırmandırma yarışına dönüşen bu rekabeti, bütün insanlığa faydalı olacak bilimsel-teknolojik gelişmelerin yaşanmasına da tekabül ediyordu. “Üçüncü” ya da “öteki” ülkelerin payına düşense çoğunlukla bu rekabeti uzaktan izlemek, zaman zaman onun bir “ara oyuncusu” olmak ve genellikle de o gelişimin sağladığı yüksek ufukları seyre dalmaktı! Bizim “Turist Ömer Uzayda” adlı, ismiyle müsemma kült filmimiz de bu seyir işinin bir ürünü niteliğinde görülmeli. Belki 23 havacılık Dennis Tito Anousheh Ansari MIR Uzay Üssü uzay araştırmaları ve sonsuz boşluğun derinliklerindeki gizemler hakkında yeterli ve etkili bir çabamız yoktu ama sonsuz uzayın bir “mesire yeri” gibi de algılanacağına dair “avangard” görüş de bizden çıkmıştı işte… İnsanoğlunun uzay boşluğuyla “çok bilinmeyenli” bir denklem olarak başlayan zorlu öyküsü, günümüzde bu sonsuz boşluğu bir “tatil destinasyonu”na çevirecek kadar mesafe kat etmiş durumda... Uzay turizmi çok uzun yıllardır sadece bilimkurgu meraklılarının değil, yatırımcıların da hayaliydi. Yani artık “Bodrum tatiline harcayacağın parayla Avrupa’ya gidersin” önermesinin, “Avrupa’ya gideceğin parayla uzayı turlarsın”a evrilmesine az kaldı. 2001’de Rusya’nın başlattığı uzay turizmi hızla gelişiyor. Pek çok ülke uzay turizmini mümkün kılabilmek için harıl harıl çalışıyor. Japonlar “uzay asansörü” yapmanın peşinde! Eski NASA yöneticileri de uzay turizmi işine el attı ve bir şirket kurdu. Diğer bazı ülkelerdeyse “şöyle bir bakıp çıkmak” olarak tabir edilecek kısa yolculuklar için hazırlıklar neredeyse tamamlanmış durumda. Gelecek elbette gelecek ama gelin biz uzay turizminin geçmişine bir göz atalım... Uzaya turistik seyahatler ilk olarak 1980’li yıllarda gündeme geldi; Rusya bu alanda başarı sağlayan ilk ülke oldu. Birçok kişi Amerikalı zenginlerden Dennis Tito’nun uzay yolculuğunu hatırlayacaktır. Tito “çocukluk hayalim” dediği uzay yolculuğunu 24 60 yaşında gerçekleştirdi. Rusların “Soyuz” adlı uzay aracı ile 28 Nisan 2001’de yola çıkan Tito, yörüngede 9 gün geçirdikten sonra 7 Mayıs’ta dünyaya döndü. Gezegenine yeniden ayak bastıktan sonra Tito şunları söyleyecekti: “Dünyanın etrafında 28 dönüş yaptım. Her yeni dönüşte bulutların oluşturduğu farklı görüntüleri, farklı ışıkları gördüm. Altında dönen gezegen hakkında çok fazla yeni şey öğreniyorsun. Tabii onu Ay yüzeyinden izlenebildiği kadar iyi göremezsin, ama yine de Dünya’nın ne kadar eşsiz ve paha biçilmez olduğunu anlıyorsun. Mesela atmosfer aslında gezegen üzerindeki ince bir çizgi, görünce insanın ona gerçekten zarar verebileceğini anlıyorsun.” Uzaya bir-ki! Tito, ilk uzay yolcusuydu ancak son olmayacaktı. Hemen ardından bir yıl sonra Güney Afrika teknoloji sektörünün önde gelenlerinden Mark Shuttleworth uzaya gitti. Dünyanın çok ilgisini çeken uzay turistlerinden bir diğeri de İran asıllı ABD vatandaşı Anousheh Ansari’ydi. Ansari “uzaya giden ilk kadın turist” olarak tarihe geçti. Ansari’nin 2006 yılında yaptığı 10 günlük geziden dönüşte yaptığı yorum şöyleydi: “Uzay yanık kurabiye gibi kokuyor…” Uzay turizmi epeyce pahalıydı. Rusya’nın yolcu başına 20-30 milyon dolara yakın ücret aldığı belirtiliyordu. Örneğin ilk turist Tito, 20 milyon dolar ödemişti. Buna karşın rezervasyon listesi neredeyse hiç boş kalmadı. Rusya’daki MIR Uzay Üssü’nün “uzay turu” paketleri arasında 200 bin dolara “atmosfer dışına şöyle bir gidip dönmek” de var! 20 bin dolara ise herhangi bir yere gitmeden sadece “eğitim” veriliyor yani bir tür “teorik uzay yolculuğu” yaşatılıyor. Türkiye’de ise o yıl yani 2001’de bir turizm şirketi, turistleri MIR Uzay Üssü’ne götüren bir tur düzenledi ve epey ilgi çekti. Bu asansör uzaya çıkıyor! Uzaya seyahat konusunda ise geldiğimiz son durum şu: Tokyo merkezli Obayashi firması, 2050 yılında hazır olacak uzay asansörü için harıl harıl çalışıyor. Plan şöyle: Yüzeyden 96 bin kilometre yukarı gönderilecek kablo, bir denge ağırlığa bağlanacak. Diğer ucu ise yüzeyde kurulacak uzay istasyonuna bağlı olacak. Asansör 30 kişilik olacak ve saatte 200 km hızla hareket edecek. Dünya yüzeyinden 36 bin kilometre yüksekte kurulacak istasyona gidip gelmek 1 haftayı bulacak. NASA’nın eski yöneticileri ise geçen yıl “Ay’a turist göndermek için bir şirket kurduklarını” duyurdu. Golden Spike adlı şirket, ilk Ay seferini 2020 yılından önce düzenlemeyi amaçlıyor. Şirketin başkanlığını yapan eski NASA yöneticilerinden Alan Stern, halihazırda var olan roketlerle kapsülleri satın alacaklarını ve Ay turistleri için yeni uzay kıyafetleri dizayn edeceklerini söylüyor. 25 beş dakİka ara kültürel hafızamızın tarih kokan bahçesi Her adımında tarih kokan, türlü çiçekler ve asırlık ağaçlarla bezeli bir yer Gülhane Parkı. Padişahlar, fermanlar ve reformlar gördü; çocukken parklarında oynayanlar gençliklerinde aşıklarıyla adımladılar yollarını. Bu şehirde yaşayıp da Gülhane’de hatırası olmayan var mıdır acaba? araköy’den Eminönü’ne geçen tramvayımız yoluna devam ediyor. Sirkeci İstasyonu’ndan sonraki durak Gülhane... Pek çoğumuzun ilk Gülhane anısı, tarihini ve belli başlı maddelerini ezbere bilmemiz beklenen Tanzimat Fermanı, yani Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile ilgilidir belki de. 1839 yılında, dönemin Osmanlı Padişahı II. Mahmut tarafından planlanan ama onun ölümü nedeniyle oğlu Abdülmecit tarafından ilan edilen ferman, Türk tarihinin ilk demokratikleşme paketiydi ve Dışişleri Bakanı Mustafa Reşit Paşa tarafından, o dönem Topkapı Sarayı’nın bahçesi olarak kullanılan Gülhane Parkı’nda okunduğu için Gülhane Hatt-ı Hümayunu adıyla da anıldı. İçindeki binlerce çeşit çiçek, özellikle de gül ve lale ile kıymetli ağaçlar bulunan, Topkapı Sarayı’nın has bahçelerinden biri olan Gülhane Parkı daha sonra saraydan ayrıldı ve 1912 yılında halka açıldı. Kağıthane’deki Sadabad’la birlikte, dönemin önemli mesire yerlerinden biri olan Gülhane Parkı, özellikle resmi tatil günü olan cuma günleri piknik yapan 26 ailelerle dolardı. Cumhuriyetin ilanından sonra da önemli olaylara tanıklık eden park,Türkiye’deki ilk Atatürk anıtına da evsahipliği yapıyor. 1926 yılında parka dikilen heykel, Avustralyalı heykeltıraş Kripel’in imzasını taşıyor. Gülhane’nin tanık olduğu bir başka önemli olay ise 1928 yılında gerçekleşiyor ve Mustafa Kemal yeni Türk harflerini halka, 24 Kasım 1928’de, Gülhane Parkı’nda düzenlenen bir törenle tanıtıyor. İlerleyen yıllarda içinde gazinolar, kafeteryalar, çeşitli dinlenme ve eğlenme mekanları açılan Gülhane Parkı, özellikle 80’li yıllarda Gülhane Şenlikleri adıyla düzenlenen halk konserleriyle ün yaptı. İçinde yer alan hayvanat bahçesinin bakımsızlıktan döküldüğü bu yıllarda, park da fazlasıyla ihmal edildi ve eski günlerinden oldukça uzak bir görünüme büründü. 2003 yılında, içinde bulunan tarihi eserler korunarak yapılan kapsamlı bir restorasyonla yeniden hayata dönen Gülhane Parkı, bugün tarihi İstanbul’un tarihi yarımadasını arşınlamakta olan yerli ve yabancı gezginler için oksijen dolu bir mola yeri olarak yoğun ilgi görüyor. kültür olculuk nedir? Daha doğrusu, yolculuk (ya da seyahat) deyince aklımıza ilk gelen nedir? Her şey bir yana, yolculuğun bir “araç”; tatil ya da başka bir nedenle varılmak istenen yere, yani asıl hedefe ulaşmak için bir “taşıyıcı” olduğunu söylersek yanılmış olmayız herhalde. Bu yüzden bizi ne kadar gitmek istediğimiz bir yere götürürse götürsün yolculuk, tatilin başlayabilmesi için, sonlanmasını temenni ettiğimiz bir aşamadır; öyle değil mi? Ama öyle yolculuk biçimleri ve araçları var ki, bunlar başlı başına bir “tatil”, başlı başına bir “deneyim” oluştururlar. Bir yere varmak için yapılan bir yolculuktan çok, içinde bulunulmak istenen bir aktivite, bir alternatiftir o yolculuklar. Yaşadıkları korkunç trajediler bir yana, Titanik transatlantiğinin ve Hindenburg Zeplini’nin böyle bir yanı vardı örneğin. Titanik’e binenler, Grönland buzullarına 28 Kahverengi deri kuşetler, kabartma desenli kadife kanepeler, ince dantelli abajurlar, hoş bir sürpriz olarak yatak üstlerine bırakılan harika İsviçre çikolataları, dünyanın en güzel şarapları... İşte OrientExpress yani Şark Ekspresi... çarparak batacak bir geminin içinde olduklarını bilmiyorlardı elbette; ya da Hindenburg’takiler, bir patlamayla yok olacaklarını...Ama bugün bizim bildiğimiz anlamdaki ünlerine kavuşmadan önce de bu araçlar birer fenomendi. Dünyanın en büyük transatlantiği ve zeplini... Onların içinde olmak, onlarla yolculuk etmek bir ayrıcalıktı.Titanik Grönland’a değil de Grenada’ya doğru da gitse belki aynı yolcular, aynı hevesle doluşacaklardı içine. İşte orada, gidilecek yer değil de, götüren “şey” önemliydi. Böyle fenomen olmuş kaç yolculuk aracı vardır? Titanik, Hindenburg, Orient-Express... Tabii ya Orient-Express! Bizim Şark Ekspresi! Romanla gelen şöhret 1883’ten 1977’ye kadar, Paris-İstanbul arasında sefer yapan Şark Ekspresi, dünyanın en tanınmış, en popüler yolcu treniydi. Ünlü İngiliz yazar Agatha Christie’nin 1934’te yayınlanan “Şark Ekspresi’nde Cinayet” adlı romanı da bu trenin ününe ün kattı. Defalarca sinemaya uyarlanan romanda, tipili bir kış gecesinde, gece yarısından sonra yoluna devam edemeyen ekspres ıssız bir yerde durmak zorunda kalır. Seçkin yolcularıyla tamamen dolu olan lüks trende, sabah saatlerinde Amerikalı bir yolcunun eksikliği fark edilir. Bahtsız Amerikalı defalarca bıçaklanarak öldürülmüştür ama ilginç bir 29 kültür şekilde kompartımanının kapısı içeriden kilitli kalmıştır. Aynı trende yolculuk etmekte olan, Christie’nin efsane dedektifi Hercule Poirot olayı incelemeye başlar ve yaşlı dedektif, çok zekice bir planla işlenmiş cinayeti, yine çok zekice saptamalarla çözer. Okuyucuyu, son ana kadar sürükleyici bir gerilimin içinde tutarak ve olağanüstü bir finalle şaşırtarak romanı tamamlayan Agatha Christie’nin, neredeyse trenin kendisi kadar büyük bir sükse yarattığını söylemek abartı olmaz. İstanbul’un büyüsü 1883 yılında Fransız şirketi “Compagnie Internationale des Wagons-Lits” tarafından başlatılan seferlerin ilkine, Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı’dan da diplomatlar katıldı. Hatta bu geziye katılan The Times gazetesi muhabiri Edmond About, Sultan II. Abdülhamit’le görüşmek için bir süre İstanbul’da kaldı. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başı, Osmanlı’nın içe dönük yaşamdan büyük oranda kurtulup, Batı’yla daha yakın kültürel ilişkiler içine girdiği bir dönemdi. Batılılar da hakkında sadece efsaneler duydukları, çoğunlukla ürkütücü hikayeler, egzotik masallar dinledikleri bu ülkeyi ve onun gözbebeği İstanbul’u merak ediyorlardı elbette. Wagons-Lits şirketi son derece başarılı bir ticari girişimle bu meraktan büyük bir yolcu potansiyeli yarat30 mıştı. Şehre gelince çeşitli otellerde kalan yolcular, 1895 yılından itibaren, şirketin satın aldığı Pera Palace Hotel’de kalmaya başladılar. Artık büyülü İstanbul’u görmek için Şark Ekspresi’ne binmek ve Pera Palace’ta konaklamak Avrupa sosyetesi için gözde bir tatil seçeneği olmuştu. Ta ki 1. Dünya Savaşı’na kadar. Savaş, trenin ilk durağı ile son durağının bulunduğu ülkeleri karşı karşıya getirmişti. Fransa ve Osmanlı, karşı cephelerde savaşıyorlardı ve Şark Ekspresi yeniden yola koyulmak için savaşın bitmesini beklemek durumundaydı. Fakat savaşın bitişinde de çok önemli bir rol oynayarak döneme damgasını vurdu, Şark Ekspresi. İngiltere ve Fransa ile Almanya arasındaki, 1. Dünya Savaşı’nın sona erdiğini gösteren ateşkes anlaşması, onun 2419 numaralı vagonunda imzalandı. Fransızlar, zaferlerine tanıklık etmiş bu vagonu müzeye kaldırdılar. 1919 yılında seferler yeniden başladı; ama bir farkla: Şark Ekspresi artık savaşın mağluplarının, yani Almanya ve Avusturya’nın topraklarından geçmeyecekti. Yine Paris’ten kalkacak; Lozan, Milano, Venedik, Belgrad ve Sofya üzerinden İstanbul’a ulaşacaktı. Ne yazık ki bu güzergahın önünü de savaş kesti. 1939’da başlayan 2. Dünya Savaşı’nda Fransa’yı işgal eden Almanlar, bir önceki savaşın kötü anılarını hatırladılar ve teslim anlaşmasını imzaladıkları tarihi vagonda bu kez Fransızların teslim olmasını istediler. 2419 numaralı vagon, Hitler’in emriyle müzeden çıkarıldı ve bu kez Fransa’nın teslim oluşuna tanıklık etti. Hitler, vagonun Almanya’ya götürülerek korunmasını istedi. Savaş biterken,Almanya’nın teslim olmasından kısa bir süre önce bir SS birliği vagonu imha etti. Savaştan sonra trenin güzergahında yine sorunlar yaşandı. Hat üzerindeki ülkelerin bir kısmında sosyalist iktidarlar kurulmuş ve Soğuk Savaş, Avrupa’yı pençesine almıştı. Bu gergin politik ortam ve coğrafyada Şark Ekspresi önemini kaybetmeye başladı ve 27 Mayıs 1977’de son seferine çıktı. Trenin bazı vagonları Fas Kraliyet Sarayı Müzesi tarafından satın alındı. 1983’te, çok sayıda ünlünün katıldığı bir 100. yıl seferi gerçekleştirildi. Ekspres yola devam ediyor 1977’de klasik Şark Ekspresi son seferine çıktıktan sonra, bu ismin ününden yararlanmak isteyen pek çok girişim oldu. Uzak Asya’nın içlerine kadar uzanan “Orient-Express” güzergahları bile ortaya çıktı. Ama hiçbirisi, 20. yüzyıl başındaki klasik trenin başarısına ulaşamadı. Gökyüzünde seyahat çağında Şark Ekspresi bir erişim, ulaşım aracı olmaktan çıktı ve bizzat kendi tarihinin oluşturduğu otantik, nostaljik bir değer kazandı. 1998 yılında bu amaçla yeniden başlayan seferler bugün de sürüyor. Şark Ekspresi’ni çeken lokomotif eskisi gibi sıcak buhar bulutları arasında öfkeli bir kara boğa gibi puflayarak koşmuyor ama onun kahverengi deri kuşetleri, kabartma desenli kadife kanepeleri ve cam kenarlarındaki dantelli abajurları yerli yerinde duruyor. Parfüm kokuları, kompartımanlardan salonlara doğru karmaşık ve güçlü notalar oluşturuyor. Bar vagonda yine, akşamları şıklık yarışındaki hanımlar ve beyler arzıendam ediyor. Smokinli ve beyaz eldivenli garsonlar, kristal kadehlere, şarap denen iksirin en lezzetlilerinden dolduruyor. Kısacası, Şark Ekspresi yolculuğuna devam ediyor... 31 TEKNİK dayanan tamirler, tekrarlı kontrol ve parça değişiklerini içerir. TYE yayınlanması ile ilgili esaslar aşağıdaki gibi özetlenebilir: • Uçak yapı ve sistemleri ile ilgili bir işlem için uçak TYE’si, • Komponent ile ilgili işlemler için işlem göreceği yere bakılmaksızın (uçak üzerinde veya atölyede) komponent TYE’si, • Uçak yapı ve sistemleri ile ilgili tekrarlı kontroller için bakım kartı, kontrol sonucuna göre uygulama periyodu değişiyorsa tekrarlı TYE, • Komponentlere uygulanacak tekrarlı kontroller için, işlem göreceği yere bakılmaksızın (uçak veya atölye) tekrarlı komponent TYE’si hazırlanır. niyeti ilgilendiren konularda, bire bir teknik içerik kontrolü zorunludur. TYE, parça değişimini içeriyorsa elde şu bilgilerin bulunması gerekir: • Tamamen değiştirilebilir; yeni parça eski parça yerine, eski parça da yeni parça yerine kullanılabilir. • Tek yönlü değiştirilebilir; yeni parça eski parça yerine kullanılabilir, eski parça yeni parça yerine kullanılamaz. • Değiştirilemez; birbirinin yerine kullanılamaz. OPERASYONEL TADİLAT MODİFİKASYON METOTLARI Yazı: Mehmet ERTEK Mühendis M odifikasyon*; uçak, motor veya komponentleri belirli bir standarda ulaştırmak veya güvenirliğini artırmak için yapılan değişikliklerdir. Bir uçağa modifikasyon uygulamayı gerektiren genel nedenler şunlardır: • Sivil havacılık otoriteleri tarafından konulan direktifler (ADAirworthiness Directive) • Alert (uyarı) ve mandatory (zorunlu) servis bültenleri (SLService Letter, SIL-Service Information Letter) ile ETOPS modifikasyonu, tamir ve kontrolleri • Üretici firma tarafından önerilen ve uçuş emniyetini etkilediği belirlenen kontroller, modifikasyonlar, tamir ve diğer hususlar • Şirket yönetimi ve diğer ünitelerden gelen talepler 32 • Kullanılmakta olan bir parça veya malzemenin üretimden kalkması veya temininin imkansızlaşması • Uçak, motor, komponent ve ilgili teçhizatların aynı standartta olmamasından veya uyuşmazlığından kaynaklanan problemler • Yolcu talep ve konforuna yönelik kabin içi değişiklikler • Ekonomik nedenler • Filoya zaman farkı ile aynı tipte uçak, motor veya komponent girmesinin getirdiği modifikasyon ihtiyaçları * Modifikasyon işlemi için TYE (teknik yetki emri) yayınlanır. TYE; uçak, motor, komponent, simülator ve ilgili teçhizat üzerinde yapılacak her türlü modifikasyon ile servis bültenine Eğer TYE’nin uygulanması uçak üzerinde bir istasyon, ağırlık, moment ve elektrik yükünün veya uçağın sigorta değerinin değişimine neden oluyorsa, bu değişimlerin belirlenip kayıt altına alınması ve ilgili birimlere bildirilmesi gerekir. Bir TYE, uygulanabilmesi için bazı bilgiler içerebilir. Bunlar: • Açılması gereken panellerin listesi • Sökülmesi gereken donanım listesi (elektrik, yakıt, hidrolik veya başka bir parça) • Uçak elektriğinin kesilmesi • Uçağın jack’e alınması • Yakıt tanklarının boşaltılması • Motorun çalıştırılması • Uçaklara ilişkin malzemelerin temin yolları • Ana depoda, hat istasyonlarında veya fly-away kit içinde bulunan parçalara uygulanacak işlemler • Uçaktan komponent söküm/takım bilgisi (metin, şekil, resim vb.) • Test uçuşu TYE ile yapılacak işlem, uçuş prosedürlerini veya dokümanlarını etkiliyorsa, kokpit veya kabinde fiziksel olarak bir değişiklik getiriyorsa, uçak, motor veya komponentlerinde önemli sistem değişikliği gerektiriyorsa ve teknik eğitim içeriğinde de değişiklik yapılmasını zorunlu kılıyorsa, bu durum ilgili birimlere bildirilmelidir. TYE, format ve teknik içerik yönünden kontrol edilir. Özellikle AD uygulamalarında ve em- Uçak üzerinde yapılacak bir TYE’nin başında iş tarifi yoksa, iş tarifi içeren başka bir TYE çıkarılıp ikisi birbiri ile ilişkilendirilebilir. Uçak üzerinde yapılmayacak bir TYE ise sökülen parçanın gayri faal kartına, ilgili TYE bilgisi (kodu, adı vb.) yazılmalıdır. İş tarifinde istenen işlemler yapıldıkça TYE’nin, işlemi yapan veya kontrol eden onaylayıcı personel tarafından imzalanması ve mühürlenmesi gerekir. Bir işlem veya adımın herhangi bir nedenle uygulanabilir olmaması durumunda, onaylayıcı personel tarafından işleme gerekçesi belirtilerek uygulanamaz olduğu (N/A) yazılır. TYE’nin tamamı bittiğinde, onaylayıcı personel tarafından TYE’yi kapatma imzası ve mührü atılır. TYE ile ilgili tüm kayıtların saklanması esası bulunmaktadır. Esen kalın... 33 orİJİNAL Deli, dahi, çılgın ve gözüpek La Mancha’lı yaratıcı asilzade Don Kişot Cervantes’in efsane karakteri Don Kişot neredeyse kutsal kitaplar gibi 400 yılı aşkın süredir insanı ve onun düşünsel dünyasını derinden etkiliyor. Öyle görünüyor ki 1000 sayfalık bu “birey destanı”, uygarlık hazinemizin en nadide mücevherlerinden biri olarak daha yüzyıllar boyu parlamaya devam edecek. azı kitaplar, görünürdeki türdeşleri gibi “salt bir kitap” değildir. Kimi vakit içeriklerinin gücü, kimi vakit denk geldikleri tarihsel gerçeklik, kimi vakit başlı başına tesadüflerin cilvesi ve kimi vakit de bunların hepsi birden bir metni, bir eseri alır ve döneminin çok ötesine taşır; etki gücünü devasa boyutlara çıkarır ve onu bir başyapıt haline getirir. Platon’un “Devlet”i böyledir örneğin... “Erdem” beklentisi ile toplumsal yaşamı organize eden, devlet aygıtına ilişkin “bilgelik” tavsiyeleri içeren ve yazıldığı tarih itibariyle insanlığın bugün geldiği devletleşme düzeyinin çok “gerisinde” kalmış olan bu eser, yazıldıktan yaklaşık 2500 yıl sonra bugün dahi önemini ve dahası, anlamını korur. Bazı insanların, çocukluklarıyla özdeşleşmiş bazı oyuncakları atamayıp imgesel bir yükle bezeyerek saklaması gibi “insanlık” da kendi erken döneminin ikonlarına sahip çıkıyor; geçmişinin mücevherlerine bugünkü “pazar değeri” yerine manevi değeriyle kıymet biçiyor. Marx’ın “Kapital”i de öyledir... 20. yüzyılın bir ucundan ötekine bir işaret fişeği gibi geçen ve değdiği her şeyde iz bırakan Marksizmin bu başucu kitabı, “yıkılmasını” öğütlediği, hatta er geç yıkılacağını müjdelediği kapitalist düzenin yönetici sınıfları ve savunucuları tarafından bile büyük bir itibarla karşılanmıştır. Görüşü ne olursa olsun siyasetle ilgilenen hemen herkesin kitaplığının baş köşesinde yer almıştır. İşte bu kült kitapların belki de en iyisi sayılabilecek “Don Kişot” da, La Mancha’lı hayali bir şövalyenin kimi zaman gerçeğin sınırlarını zorlayan maceralarını anlatır. İspanyol yazar Miguel de Cervantes Saavedra’nın, ilk bölümleri 1605 yılında yayınlanmaya başlanan ve o tarihten günümüze kadar geçen 408 yıl boyunca en çok okunan ve eleştirilen, hakkında en çok konuşulan, en çok “ahkam kesilen” ve belki de en çok “taklit edilen” bu romanı; kendisinden sonraki tüm romanların da “babası” ve çağdaş anlamıyla romanın ilk örneğidir. Tam adı “La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Kişot” olan bu olağanüstü başyapıt, günümüzde sinemadan tiyatroya ve drama sanatlarına, bu alanlarda ortaya konmuş ne kadar iş varsa hepsini etkilemiştir. Bugün yazılmış tek bir kısa öykü bile yoktur ki, çılgın bir şövalyenin maceralarını anlatan bu eşsiz yapıttan etkilenmemiş olsun… Tiyatrocuların tekrar etmekten çok hoşlandıkları,“Hepimiz Gogol’ün paltosundan çıktık” eğretilemesi, burada çok daha güçlü bir gerçeği vurgulamaktadır:Yaklaşık 410 yıldır bir drama kurgusu içinde yazılan her şey bir şekilde, sıradışı şövalye Don Kişot’un atının terkisinden çıkmıştır! Cervantes, artık gençlik çağını geride bırakmış ve edebi şöhret hayalini neredeyse toprağa vermiş bir yaştayken yayınlanmaya başladı, Don Kişot… Dolayısıyla bu kitap, sıradışı kahramanı gibi yazarının da “görünmeyen değirmenlere” karşı savaşıydı. Hayali kahramanı kaybetse de Cervantes verdiği savaşı kazanacaktı ama bunu öngörememiş olacak ki şu mütevazı sözlerle başlamıştı, başyapıtına: “Aylak okur: Bu kitabın, zihnin, düşünülebilecek en güzel, en zarif, en akıllıca ürünü olmasını isterdim; buna yeminsiz inanabilirsin. Ancak tabiat kanununa karşı çıkamadım; tabiatta her şey, benzerini doğurur. Benim kısır, gelişmemiş zekam da, her türlü rahatsızlığın hakim olduğu, her türlü hazin sesin duyulduğu bir hapishanede doğmuşçasına kuru, kırışık, maymun iştahlı ve çok çeşitli, kimsenin aklına gelmeyecek düşüncelere boğulmuş bir evlattan başka ne doğurabilir?.. Ama Don Kişot’un babası gibi görünsem de üvey babası olan ben, adetlere uyup, başkalarının yaptığı gibi neredeyse gözlerimde yaşlarla, oğlumda göreceğin kusurları affetmen veya görmezden gelmen için sana yalvarmayacağım sevgili okur.” Cervantes’in de dediği gibi: “Tabiatta her şey benzerini doğuruyor!” Ve La Mancha’lı hayali şövalye de yaratıcısının sinir uçlarından doğmakla kalmıyor, zihninin ve çağından özümsediği değişimin izlerini taşıyor. Büyük yazarının, yukarıda alıntıladığımız alçakgönüllü satırlarla takdim ettiği bu roman, sınırsız bir hayal ve mizah gücüyle, gerçeküstü savaşlar yap- 34 35 orİJİNAL mak için ovalarda dolaşan gülünç bir şövalye ve onun, “gerçeğe daima daha yakın” ve bu yüzden de daima “daha düz ve sıradan” olan silahtarı Sanço Panza’nın yaşadığı akıl almaz olayları anlatıyor. Edebiyatın bütün biçim ve yeteneklerinin ustalıkla kullanıldığı bu bir tek romandan, 400 yıldır, insanlığın türlü halleri için oldukça şık elbiseler dikiliyor! Ve bu elbiselerin hepsi, şaşırtıcı şekilde giydirildiği döneme tam oturuyor. Nasıl mı? Şöyle… Don Kişot, sevgili atı Rosinante, hem silah arkadaşı ve yardımcısı hem de seyisi olan Sanço Panza ve Panza’nın emektar eşeği Rucio’nun başrolde olduğu roman, 1605’te yayınlanmaya başladığında tüm Avrupa, Rönesans kültürünün hegemonyası altındaydı. Türler ve biçimler arasındaki akıcı geçişleri ve yüksek söz gücü sayesinde bu roman, Rönesans’ın sanatçı üslubuna oldukça denk düşmüş ve yayınlandıktan kısa bir süre sonra çağının önemli bir eseri haline gelmişti. Aynı yüzyılın sonlarından başlayarak 18. yüzyıl boyunca yeni bir hakimiyet kuracak olan akıl ve bilim çağı Aydınlanma da bu eserde kendinden izler bulacaktı. Don Kişot, kendisini felakete sürükleyen ibretlik öyküsüyle akla bir güzelleme, akıldışı yaşam ve davranışlara bir “tersiye”ydi! Dünyayı insanın iradi çabasıyla değiştirmeye ahdetmiş olarak aklın sınırlarını zorlayan duy- 36 gularla sahneye çıkan 19. yüzyıl romantikleri de La Mancha’lı şövalyede kendilerini buldular. Onlara göre, Don Kişot’un değirmenlere karşı savaşla simgelediği gerçeküstücülük, “romantik hakikat”in ta kendisiydi. Gerçeği elde etmek için imkansızı talep etmek gerekiyordu zira. “Mutlak akıl” tarafından dışlanmış idealizmin ve yaratıcı düşüncenin bir temsilcisiydi onlara göre çılgın şövalye… 20. yüzyılın “modern” insanı ve onun artık yepyeni bir biçime bürünmüş bireysel yaşamının da sığınabileceği bir çatısı vardı, bu büyük yapıtın. Modern çağın “yalnız insan”ının anlam arayışına odaklanan varoluşçular onda, toplumsal yapının baskılarına karşı bireyin özerkliğini temsil eden bir “direniş” noktası gördüler.Yerleşik önyargılara ve çoğunluğun baskısına karşı, “abes” bile olsa bireysel bir itirazdı zira Don Kişot’un macerası. Don Kişot, benzerlerine neredeyse ancak kutsal kitaplarda rastlanan bir etkiyle 400 yılı aşkın süredir insanı ve onun fikri-sanatsal etkinliklerini etkilemeye devam ediyor. 1000 sayfalık bu “birey destanı”nın, kendisiyle samimi bir ilişki kuran herkese bir ufuk vermesi, edebiyatın olağanüstü gücünün de bir kanıtı. Yüzyıllardır her yeni okumayla adeta yeniden yazılan bir metinle karşı karşıyayız. İyi bir sanat eserinin özelliklerinden biri de bu değil mi? Bu müthiş romanı okuyun, daha genç yaştakiler için hazırlanmış makul özetlerini çocuklarınıza okutun ve taklidi olarak edebiyat evrenine salınmış binlerce eserin içinde hala nasıl bir Kuzey Yıldızı gibi parladığına tanık olun. 37 Haberler TEKNİK ELEKTROMANYETİK DALGALARIN UÇAK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ Elektromanyetik uyumluluk (ElectroMagnetıc Compatıbılıty-EMC) Bir cihaz, • Kendi içinde girişime yol açmıyorsa (öz uyumluluk-self compatibility) • Diğer cihazlara girişimde bulunmuyorsa • Diğer cihazlardan kaynaklanan girişime bağışıksa, “elektromanyetik uyumlu”luğa sahip demektir. EMC, cihaz veya sistemlerin karşılıklı olarak yaydıkları elektromanyetik etkiye dayanma özelliğidir. Elektrikli veya elektronik cihazlar, çalışırken ürettikleri ve çevreye yaydıkları elektromanyetik gürültü veya darbelerle, diğer elektrikli veya elektronik cihazların fonksiyonlarını veya performanslarını etkilememelidir. Bununla birlikte herhangi bir elektrikli cihaz, çalışırken, ortamdan gelebilecek elektromanyetik etkilere karşı bağışıklık sistemine sahip olmalıdır. EMC; bir cihaz veya sistemin, kendi elektromanyetik ortamında, kabul edilebilir değerlerin dışında kalan elektromanyetik parazitlere yol açmadan ve bunlardan etkilenmeden, işlevini uygun biçimde yerine getirebilme yeteneğidir. Sistemler veya cihazlar daima elektromanyetik parazitlere maruz kalmaktadır. Elektrikli cihazlar, elektromanyetik parazit üretecidir denilebilir. Elektromanyetik parazitler akım veya gerilimdeki ani değişimler olarak kabul edilir. Topraklanmadıkları takdirde ciddi sorunlara yol açabilmektedirler. Son yıllarda ortaya çıkan bazı eğilimler sayesinde EMC özellikle uçaklarda her zamankinden daha önemli hale gelmiştir. Elektromanyetik girişim (ElectroMagnetIc Interference-EMI) Elektromanyetik girişim; elektrik ve elektronik cihazların performansının bozulmasına, istenmeyen tepkiler vermesine veya hatalı işlemesine yol açan radyo frekanslarında, doğal veya insan kaynaklı her türlü bozucu etki, işaret ve emisyondur. • RADHAZ: Elektromanyetik ışımanın insan, mühimmat ve yakıt üzerinde oluşturduğu tehlikeler (Electromagnetic RADiation HAZards) • TEMPEST: Elektromanyetik emisyonun bilgi içeriğinin düşman tarafından kullanılması (elektromanyetik dinleme ve güvenlik sistemleri) • EMI/EMC: Elektromanyetik girişim/uyumluluk (ElectroMagnetic Interference/Compatibility) Yıldırım ve yıldırımın elektromanyetik etkisi Yıldırım, atmosfer ile yeryüzü arasında artan elektrik potansiyelini eşitleyen bir elektrik boşalımıdır. Yüksek akımlı geçici bir etkidir. Doğal EMI kaynaklarının en önemlisidir. Yıldırımın uçak üzerindeki etkisi doğrudan ve dolaylı olmak üzere iki şekilde gerçekleşir. 1) Doğrudan yıldırım etkisi, yıldırımın oluşturduğu akım kanalına doğrudan maruz kalma sonucu, uçak sistemlerinin yapısında veya elektrik ve elektronik teçhizatında meydana gelen fiziki zararlar şeklinde ortaya çıkar. Yazı:Yard. Doç. Dr. Gülay İyibakanlar Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi Havacılık Elektrik ve Elektroniği Bölümü E lektromanyetik dalgalar elektronik cihazların çalışmasını olumsuz etkileyen faktörlerdendir. Özellikle dijital cihazların üzerinde etkili olmaktadırlar. Bilindiği gibi uçaklar, elektronik sistemlere sahip hava araçlarıdır. Dışarıdan bir elektromanyetik dalga veya uçak içerisindeki elektronik aksamların birbirlerine uyguladığı manyetik dalgalar, bu sistemlerin çalışmasını olumsuz yönde etkiler. Özellikle cihazdan cihaza ya da dışarıdan uçağa gerçekleşen EM (elektromanyetik) sızıntının kaynağının bulunması, nedenlerinin anlaşılması ve kontrol altında tutulması gerekir. Elektromanyetik yükler, topraklanmadıkları takdirde ciddi so38 runlara yol açabilirler. Düşük yükler, uçakta ve uçağın herhangi bir devresinde elektronik sistemi bozabilirler. Bu yükler çok düşük olmalarına rağmen, elektronik ürün ve cihazlar üzerinde ciddi etkileri olabilir. Özellikle de seste parazit, görüntüde dalgalanma ve renkte bozukluk yaratabilirler. Bu düşük yüklerin hasar verici özelliği o denli yüksektir ki, bu yüklerin etkilerini önlemek için kimi yerde harici cihazlar kullanılmakta, bu cihazların yerleştirilemeyeceği tüm diğer yerler için EMC (electromagnetic compatibility-elektromanyetik uyumluluk) ürünleri gerekmektedir. EMC’deki amaç, elektromanyetik parazit tarafından yaratılan istenmeyen etkilere çözüm bulmak ve hem sürekli hem de gelip giden enterferansları bertaraf etmektir. Uçağın elektromanyetik ortam etkileri Uçakta elektromanyetik ortam etkileri • Yıldırım • HIRF:Yüksek şiddetli radyasyon alanı • EMP: Elektromanyetik darbe (ElectroMagnetic Pulse) • ESD: Elektrostatik deşarj (ElectroStatic Discharge) Yıldırım etkisinin akım-zaman gösterimi Doğrudan etkiler genelde, yıldırımın akım yolunda bulunan unsurların elektriksel davranışları ile ilgilidir. Akımı taşıyabilecek bir iletken herhangi bir fiziksel zarara uğramazken 39 TEKNİK yüksek dirençli iletken veya yalıtkan malzemelerin, yıldırımın izlediği yola bağlı olarak fiziksel zarara uğraması muhtemeldir. Doğrudan etki testinde iki unsur değerlendirilir: • Yalıtkan unsurlar üzerindeki iletkenlerin, yıldırım akımını iletimi (Doğrulama:Yüksek gerilim testleri) • İletken yapıların, yıldırım akımını kaldırabilme kapasiteleri (Doğrulama:Yüksek akım testleri) 2) Dolaylı yıldırım etkileri ise yıldırım akımının uçak gövdesi üzerinden akarken güçlü manyetik alanlar oluşturması ve ortaya çıkan manyetik akımın uçak gövdesindeki kablolar üzerinde gerilim indüklemesi sonucu geçici etkiler olarak ortaya çıkar [9]. Dolaylı etkilerin testinde manyetik kuplaj esas olduğundan, akımın zamana bağlı hızlı yükselme kaydettiği komponentler önem taşır. Dolaylı etki testi, uçağın tümü üzerinde gerçekleştirilir. Uçağın gövdesinden akım geçişi sağlanır ve bu sırada uçağın elektrik-elektronik teçhizatında performans bozulmaları izlenir. Uçak gövdesinden geçen akımın dönüş yolu ise, uçağı bir kafes gibi saran çoklu iletkenlerdir. Yapılan araştırmalar yıldırım çarpmalarının genellikle yüksek irtifada, çok düşük sıcaklıklarda ve bulut tavanları gibi bölgelerde meydana geldiğini ortaya koymuştur. Pilotların büyük çoğunluğu bu tip bölgelerde uçmaktan kaçınırlar. Meydana gelen çarpmaların çoğu orta irtifalarda freezing level’ın (donma noktası) 10 derece içerisindeki sıcaklıklarda, tırmanıştan düz uçuşa geçiş safhasında görülmüştür. Yıldırım çarptığında, geçici elektromanyetik etki ortadan kalkana kadar yalnızca birkaç saniye geçer. 200.000 amperin de üzerinde bir akım, gövde üzerindeki elektromanyetik alanların da yardımıyla, iletken olmayan boşluklardan; örneğin pencerelerden uçağın iç kısımlarına doğru yayılır ve elektronik aviyonik sistemlerde ani voltaj değişimlerine sebep olur. Günümüzde uçak gövdeleri Faraday kafesi biçiminde tasarlanır ve birçok parçası Akımın uçak gövdesi üzerinden akması karbon fiber takviyeli plastikten (CFRP-Carbon Fibre Reinforced Plastic) imal edilmiştir. Bu materyal, uygulanan çeşitli tekniklerle, elektriği ileten bir malzemeye dönüştürülmüştür. Yıldırım darbelerinin bir noktada toplanarak hasara yol açması yerine, bu büyük miktardaki elektrik akımının uçağın tüm gövdesi üzerinde yayılarak etkisini yitirmesi amaçlanarak yapılan çalışmalar başarılı sonuçlar vermiştir. Bu tip tasarımlar sayesinde uçak gövdeleri, herhangi bir ciddi riskle karşılaşmadan, yüksek miktarda elektrik akımı taşır duruma gelmiştir. HIRF-Yüksek şiddetli radyasyon alanı Uluslararası havacılık otoriteleri, 10 kHz’den 40 GHz’e kadar olan radyo frekans dalgalarının uçağın aviyonik sistemlerinde meydana getireceği etkileri, “yüksek şiddetli radyasyon alanı (HIRF)” olarak tanımlamaktadır. Dünyada; radar ve uydu vericileri, mikrodalga haberleşme sistemleri, yüksek güçlü radyo ve televizyon vericileri gibi havaya elektromanyetik dalga (radyo frekans) yayan 500.000’den fazla HIRF kaynağı mevcuttur. Bu kaynakların havaya yaydığı elektromanyetik dalgalara uçaklar da maruz kalır. HIRF, uçağın motor, uçuş kontrol Uçakta yıldırım testleri 40 ve navigasyon sistemlerini etkileyerek temel fonksiyonlarını yerine getirmesine engel olabilir. Örneğin bir kargo uçağı, iniş sırasında fren sisteminin çalışmaması sonucu pistten çıkmış, yapılan araştırmalar sonucu havaalanı yakınında yayın yapan bir vericinin frekansının, uçağın fren sistemine ait elektronik devreleri etkilediği tespit edilmiştir. Güvenli uçuş ve iniş için uçaklarda HIRF önlemleri alınmaktadır. Örneğin uçaklarda cep telefonu kullanmak yasaktır. Bunun nedeni cep telefonlarının anteninden yayılan elektromanyetik dalgaların, uçağın aviyonik sistemlerini etkileyerek uygun performansta çalışmasına engel olmasıdır. Ayrıca uçaklarda yolcular, tam güvenliğin sağlanması için inişte ve kalkışta dizüstü bilgisayar, CD çalar, kasetçalar gibi elektromanyetik alan üreten elektronik aletleri kullanmamaları konusunda da uyarılır. Uçaklarda kullanılan tüm sistemlerin ve materyallerin, elektromanyetik girişimi önlemeye yönelik olması (CE uygunluk) gerekmektedir. Ayrıca güvenli uçuş ve iniş için HIRF kontrolleri de yapılmaktadır. Havacılık kuralları gereği HIRF önlemlerini almak ve kontrollerini (risk analizleri) yapmak gerekmektedir. Elektrostatik deşarj (ESD-ElectroStatIc DIscharge) Farklı yüklere sahip iki madde birbirine yaklaştırıldığında ve yüksüz maddeler birbirine temas ettiğinde veya sürtüldüğünde, bir maddeden diğerine elektron akışı olur. Bu akıma “elektrostatik deşarj (ESD)” denir. Uçaklarda, kabinde oluşan statik elektrik uçuş güvenliğini tehdit etmektedir. Bazen 15.000 volta çıkan statik elektrik, yolculara büyük zarar verebilir. Ayrıca elektronik aletlerin bozulmasına sebep olabilir. Kokpitte bulunan ve çok hassas olan uçuş bilgisayarları, radarlar veya kabindeki kişisel ekranlar, statik elektrik nedeniyle çok sık arıza yapmaktadır. Yapılan araştırmalarda, çok uzun menzilli uçuşlarda, dijital yolcu kontrol ünitesinde, değişik uçak tiplerinde 5000-10.000 volt arası değerlerde statik elektrik görülmüştür. Uzun menzilli uçuşlarda yolcular üzerinde yaklaşık 15.000 volt statik yük birikebilir. Uçakların dış yüzeylerinde de bulutlardan ve hava zerreciklerinden dolayı statik elektrik yükü oluşur. Bu yükün deşarj edilmesi için uçaklarda deşarj püskülleri bulunur. Ayrıca yakıt ikmali sırasında da topraklama yapılarak ESD koruma önlemi alınır. Referanslar: 1. http://www.stctapes.com 2. Endüstriyel&Otomasyon (Ekim 2003) 3. http://www.ume.tubitak.gov.tr 4. http://www.onera.fr 41 havacılık Caution to the wind* Yazı: Arif Sankaya, Hasan Büber arih, 31 Ekim 2000. Singapur Havayolları’na ait SQ006 sefer sayılı Boeing 747-400, SingapurLos Angeles seferini yapmak üzere aktarma istasyonu olan Tayvan’daki Taipei Chiang Kai Shek Havalimanı’nda kalkış pistine doğru ilerliyor. Kaptan Pilot Foon Chee Kong komutasındaki uçakta, 20 farklı ülkeden 159 yolcu ve 20 mürettebat seyahat ediyor. Taipei’nin yerel saati ile 23.00’te, 9V-SPK kuyruk koduna sahip 747, Xiangsane kasırgasının etkili olduğu Chiang Kai Shek Havalimanı’nın B5 numaralı park pozisyonundan, NP taksi yolunu kullanarak pist başına gitmek üzere hareket ediyor. Kokpit ekibi kasırga nedeniyle oldukça endişeli ve telaşlı çünkü Taipei’de etkili olan çapraz rüzgarın hızı 30 knot ve şiddeti giderek artıyor. Kaptan pilot eğer bir an önce havalanmazlarsa uzun bir süre orada mahsur kalacaklarını biliyor. Taipei yerel saati ile 23.15’te kontrol kulesi, Singapur SQ006’ya, 05L pistinden kalkış izni veriyor ve kokpit ekibi 23.16’da 05R pistinden kalkış için 747’yi hızlandırıyor. Fakat bilmedikleri bir şey var. Kalkış için girdikleri pist, kulenin izin vermiş olduğu 05L pistine paralel olan 05R; bakım çalışması nedeniyle uçuş trafiğine kapalı ve pistin ortasında iş makineleri bulunuyor. Kaptan pilotun, 05L pisti için kalkış izni almış olmasına rağmen 215 m önce dönüş yaparak 05R pistine girdiğini, yoğun yağış ve kasırga nedeniyle ve uçakların havalimanındaki hareketlerini takip etmeye yarayan yer radarına sahip olmadığı için trafik kontrol de fark edemiyor. Her şeyin yolunda gittiğini düşünen yolcular uçakta, onlarca 42 insanın canına mal olacak bir hata yapan kokpit ekibi gibi az sonra başlarına gelecek olan felaketten habersiz 05R pistinde hızla ilerliyorlar. Bu arada kokpitte yardımcı pilot, Kaptan Pilot Foong Chee Kong’a V1’e yani kalkış için gerekli olan sürat olan 290 km/s’e ulaştıkları ikazını bildiriyor. Bu ikazdan 3,5 saniye sonra dev uçak şiddetle sarsılıyor ve pistin ortasındaki 2 ekskavatör, 2 zemin düzeltme silindiri, 1 küçük küreme kepçesi ve hava kompresörüne çarpıyor. Uçak, çarpışmanın şiddeti ile üç parçaya bölünerek kelimenin tam anlamıyla bir alev topuna dönüşüyor. Los Angeles seferi için yüksek miktarda yakıt alan 747-400’de, çarpışmanın şiddetiyle çıkan yangın nedeniyle 83 kişi feci şekilde can veriyor. 39’u ağır olmak üzere 71 kişi de çeşitli şekillerde yaralanıyor. 25 kişi ise kazadan yara almadan kurtuluyor. Çarpışma gerçekleştikten yaklaşık 2 dakika sonra havalimanında sirenler çalıyor; yardım ekipleri olay yerine 41 itfaiye aracı, 58 ambulans, 9 aydınlatma birimi ve 436 personel ile gelerek olaya müdahale ediyor ve 10 dakika gibi kısa bir sürede yangını kontrol altına alıyorlar. Yangın nedeniyle hayatını kaybeden yolcuların kimlikleri ancak, yakınlarından alınan DNA örnekleri vasıtası ile teşhis edilebiliyor. Kazanın ardından soruşturma süreci başlıyor. Çin Halk Cumhuriyeti Havacılık Güvenlik Konseyi (ASC) kazayı incelemek ve soruşturmak için kontrolü ele alıyor. ASC, yaptığı tüm araştırmalar ve tetkiklerden sonra resmi kaza raporunu 24 Nisan 2002’de yayınlıyor. Rapora göre, 21 Ocak 1997’de Singapur Havayolları’na katılan Boeing 747’nin ba- kım kayıtlarında en son kontrolün 16 Eylül 2000 tarihinde yapıldığı görülüyor; böylece uçakta kazaya sebep olacak herhangi bir teknik aksaklık olmadığı ortaya çıkıyor. Bu saptamanın ardından dikkatler, kokpit ve havalimanı trafik kontrol ekibine çevriliyor. İncelenen kokpit ses kayıtları gösteriyor ki, kuleden kaptan pilota gelen komut, net ve anlaşılır bir şekilde 05L pistini kullanarak kalkış yapması yönünde. Kaptan Pilot Foong Chee Kong, elinde 05R pistinin uçuşa kapalı olduğunu gösteren havalimanı çizelgesi bulunmasına ve kalkışın 05L pistinden olacağını onaylamasına rağmen yanlış piste yöneliyor. Bunu kısmen de olsa fark eden kokpit ekibi kaptanı uyarmıyor. Şüphesiz ki kokpitte kumanda, otorite sahibi kaptanda bulunuyor fakat benzer olaylarda da görüldüğü gibi Singapur vatandaşı olan kokpit ekibi için bu otorite daha farklı ve derin bir anlam taşıyor. Düşük görüş koşulları nedeniyle kontrol kulesinin sağlıklı takip edemediği Boeing 747-400 böylece büyük bir felakete sürükleniyor. Havalimanı işletmesini ve trafik kontrolü de soruşturmaya dahil eden havacılık güvenlik konseyi, bu kazada kokpit ekibi kadar havalimanı ile trafik kontrolün de hatalı olduğuna karar veriyor. Çin Halk Cumhuriyeti Havacılık Güvenlik Konseyi; pist ve taksi yollarını gösteren yeterli işaretleri ve yağışlı havalarda düzgün aydınlatmayı sağlayamayan havalimanı, uçakların konumunu yerde de takip edebilecek bir radar sistemine sahip olmayan trafik kontrol ve tehlikeyi fark etmiş olmasına rağmen önleyici herhangi bir faaliyette bulunmayan kokpit ekibi nedeniyle Singapur Havayolları’nın yüklü miktarda para cezasına çarptırılmasına ve kazada hayatını kaybeden yolcuların yakınlarına tazminat ödenmesine hükmetmiştir. Karar sonucunda verilen cezalar ve uygulanan yaptırımlar, her ne kadar sistemi geliştirip hataları en düşük seviyelere çekse de bu, kazada ölen 83 kişinin geri getirilemeyeceği gerçeğini değiştirmeyecektir. *İhtiyatı elden bırakmak 43 havacılık BEBEK YOLCU Yazı: Şebnem BAYEZİT Ticari ve Yer Hizmetleri Eğitmeni 9 senedir yurtdışında yaşayan Mustafa Kayabaş ve ailesi, son iki yıldır memleket ziyareti yapmamışlardı. Bu seneki yaz tatillerini geçirmek için memleketlerine gitmişler ve günler su gibi geçmişti. Mustafa Kayabaş için işe başlama tarihi yaklaşmış ve artık kıtalararası yolculuk yapmanın zamanı gelmişti. Anneanne, babaanne ile büyükbabaları ise bir hüzün sarmıştı. Hiç değilse torunlarla biraz daha zaman geçirmek için oğulları Mustafa’dan çocukların bir süre daha kendileriyle beraber kalmasını istediler. Peki Mustafa Kayabaş çocuklarından hangisini anneannesi ile bırakabilirdi? 16 yaşında ikizleri ve 20 aylık bir kızı vardı, Kayabaş’ın. Aile büyükleri torun sevgisi ile 3 çocuğu da kendileriyle bırakmasında ısrarcıydılar ancak… Havayolu şirketleri pek çok konuda farklı kurallara sahiptir ama bazı kurallar vardır ki hepsinde aynıdır. Örneğin bebek yolcunun bileti. Havacılıkta 0-2 yaş arasında olan yolcular bebek kabul edilirler. Bebek yolcunun bilet ücreti olarak bazı havayolu şirketlerinde sadece vergiler, bazılarında ise büyük yolcu için ödenmiş koltuk ücretinin belli bir oranı artı vergiler alınırken bir başka şirkette ise hiç ücret alınmamaktadır. Bebek yolcunun bilet ücreti havayoluna, ülke kurallarına ve nereden nereye seyahat ettiğine göre de değişir. Uçuş sırasında ise yasal ebeveynin kucağında seyahat etme hakkına sahiptirler. Aile daha fazla ücret ödeyerek bebeği için koltuk satın almak isterse bazı şartların sağlanması durumunda bu hizmeti veren havayolları da vardır. Bebek yolcunun kabindeki yeri Kucakta seyahat edecek bebek yolcuya uçakta verilen koltuk yeri yine havayolundan havayoluna ve uçak tipine göre deği44 şebilir. Bebek ile seyahat eden yolcu, uçaktaki bebek kemeri ve oksijen maskesi miktarına göre uçağa kabul edilir. Ancak bazı havayolları bebekli yolcuyu business ya da first kabinine kabul etmeyerek sadece ekonomi kabininde uçmasına izin verir. Bebek ile seyahat eden yolcuya uçuş ekibi tarafından ek kemer verilir. Böylece bebek yolcu ebeveyn yolcunun kucağında güvenli bir şekilde seyahat eder. Bebek yolcu ile seyahat etmesi gereken yolcu kimdir? Ebeveyn ya da bebek yolcu ile seyahat edecek yolcunun on sekiz yaşından büyük olması gerekmektedir. Annenin yaşının 18’in altında olması durumunda bu yolcuyu uçuşa kabul etmeyecek havayollarının sayısı oldukça fazladır. Bu durumda ya bu yolcularla seyahat eden 18 yaşından büyük üçüncü bir yolcu olmak zorundadır ya da havayolu şirketinden refakat kabin memuru hizmeti almaları gerekmektedir. Bu durumda bebek yolcunun ablası ya da ağabeyi ile seyahat etmesinin istenmesi durumunda ailenin 18 yaş kuralını göz ardı etmemesi gerekmektedir. Pek çok havayolu, bir bebeğin yasal ebeveynleri olmadan uçuş yapmasının talep edilmesine olumlu yanıt vermez. Yani havayolu şirketi, 0-2 yaş arası bir bebeğin yasal ebeveyni olmadan uçuş yapmasına izin vermez. Bir annenin iki bebeğinin olması durumunda ise havayolları ikinci bebek için başka bir ebeveyn yolcu olmadan seyahati reddedebilir ya da anneden, ikinci bebek için refakat kabin memuru hizmeti almasını isteyebilir. Tabii ki bu hizmet ek bir ücret ödenerek alınabilir. Yapılacak ödeme ile ilgili detaylar, havayoluna göre değişmektedir. İyi uçuşlar… 45 portre O, Kavuklu Hamdi’den İsmail Dümbüllü’ye uzanan meddahlık geleneğinin son temsilcilerindendi. Türkiye’nin en sevilen aktörlerinden ve kendi deyimiyle “tiyatronun eri” Erol Günaydın’ı geçtiğimiz yıl sonsuzluğa uğurladık ama o; gülüşü, bakışları ve alicenaplığıyla kalbimizdeki o kocaman yerini koruyor. 46 933 yılında Trabzon, Akçaabat’ta doğdu, tiyatro ve sinemanın usta ismi Erol Günaydın. Önce Nasreddin Hoca tiplemesi ve meddah gösterileriyle, ardından rol aldığı sayısız dizi ve filmle tanındı. 7’den 70’e herkes sevdi, bu el attığı her işi hakkıyla yapan adamı. Son yıllarında, felçli bir yaşlı adamı canlandırdığı “Çiçek Taksi” adlı dizide, rol gereği hiç kımıldamadığı halde gözleri ve mimikleriyle öyle bir oyunculuk sergiledi ki tüm Türkiye’nin bir kez daha takdirini kazandı; herkesi kendine bir kez daha hayran bıraktı. Yalnızca oyunculuğuyla değil hayattaki duruşu ve günlük yaşantısıyla da örnek bir sanatçıydı, Erol Günaydın. Teşvikiye’de, güzel bir apartmanın zemin katında oturuyordu. Dairesinin salonu, diğer apartmanların arasında sıkışıp kalmış sevimli bir bahçeye açılıyordu. Kedisi ve köpeği, erik ve manolya ağaçlarının süslediği bahçesiyle mütevazı ancak gerçekten mutlu bir hayat sürüyordu, Günaydın. Çiçeklerinden karo taşlarına kadar özenle baktığı bu bahçeyle gurur duyuyor, boş zamanlarının büyük bölümünü burada geçiriyordu. Yeniyetme şöhretlerin şaşaalı hayatının aksine pek çok güngörmüş sanatçı gibi o da “en”lerin, “çok”ların insanı değildi. Hayatı boyunca çalışıp didinip sahip olduğu bir evi vardı, bir de yıllar yılı nazını çektiği kadim dostu “Vosvos”u. Ne kadar mütevazı olduğunu, en çok neden keyif aldığı sorulduğunda, “Bahçeme kurduğum şen sofralarda, dostlarımla oturup saatler süren sohbetler etmek” demesinden anlayabilirdiniz. Mutluluğunun sırrı da burada aranabilirdi pekala. Bir zamanlar aksıra tıksıra taklidini yaptığı yaşlılar kadar yaş almış olmasına ve bu nedenle pek çok kez ameliyat geçirmiş, hatta yoğun bakımda kalmış olmasına karşın yalnızca ağzıyla değil gözleriyle gülmesinin nedeni de buydu belki. Akçaabat’tan Galatasay Lisesi’ndeki öğrencilik yıllarına, oradan Dormen Tiyatrosu’na ve beyazperdeye, en nihayetinde ise sevenlerinin kalbine uzanan o güzel yolculuğunu yani hayatını anlatırken kendisi de böyle söylüyordu bir röportajında: “Ben ne çok eğlenmişim ya. Ne güzel bir hayat geçirmişim.” Akçaabat’tan İstanbul’a Bu mutlu mesut bakış açısında Akçaabat’taki masalsı hayatının ve yörede “Kizirin delileri” olarak anılan hepsi de birbirinden neşeli aile fertlerinin de payı büyüktü. Kuzuları otlatıp yazın arkadaşlarıyla derede yüzdüğü o güzel zamanlardaki haletiruhiyesini, “Sanki birine aşıktım da içim içime sığmıyordu” sözleriyle dillendirmişti, usta oyuncu. Hayatı boyunca unutamadığı figürler vardı; birer fotoğraf gibi anı çekmecesinde özenle sakladığı insanlar ve hatıralar. Erol Günaydın’ı Erol Günaydın yapanlar... Mesela köydeki halaları. Altı halası vardı, Günaydın’ın. Hepsi de şıkır şıkır, fıkır fıkır; giyinip kuşanmayı, takıp takıştırmayı seven neşeli mi neşeli kadınlardı. Hele Saadet Hala’sı tam bir efsaneydi, Günaydın’ın gözünde. Yaşlandığında tüm köyün Saadet Amca demeye başladığı halası… Kahveye gidip erkeklerle birlikte oturduğu ve her daim küfürlü konuştuğu için almıştı “amca” lakabını… Babası nakliye işleriyle uğraşıyordu. Bir gün babasının “Hadi gidiyoruz” demesi üzerine maaile, tası tarağı toplayıp bir kamyonun arkasında İstanbul’a geldiklerinde, küçük Erol henüz 8 yaşındaydı. Beşiktaş’ta Alaybey Sokağı’na yerleşen Günaydın ailesi bu büyük şehre alışmaya, Erol ise okulda ve mahalleli çocuklar arasında epeyce yadırganan Karadeniz şivesini düzeltmeye çalışıyordu. Galatasaray Lisesi’ne yatılı olarak girdiğinde, diksiyon sorununu neredeyse çözmüştü. Diğer çocukların aksine yatılı okulu epey sevmişti, Erol. Aile baskısı üstünden kalkmıştı çünkü. Galatasaray’daki hocaları ve arkadaşlarıyla iyi anlaşmış, kendini, sahip olduğundan daha büyük bir ailenin parçası olarak görmeye başlamıştı. Okul bağları güçlenirken ailesiyle bağları zayıflayacaktı. Sınıf arkadaşları ise Çetin Emeç, Mümtaz Zeytinoğlu ve Tanju Bileda gibi gelecekte alanlarında, ülkenin en önemli şahsiyetleri olacak isimlerdi. Öğrenciler arasında Anadolu’dan gelen de vardı, üç kuşak İstanbullu olan da. Erol Günaydın, Galatasaray’ın en çok bu yönünü sevdiğini sık sık dile getirirdi. Galatasaray adeta bir ortaoyunu gibi, derdi; pek çok farklı ve nevi şahsına münhasır tip var. Arkadaşları arasında Laz da vardı, Doğulu da; Trakyalı da vardı Arnavut da... Sanılanın aksine pek çoğu memur çocuğuydu. Ailesi zengin olanlar azınlıktaydı. Tiyatro sevdası Günaydın’ın tiyatroya duyduğu merak daha o çağlarda kendini göstermeye başlamıştı. Öğretmenlerinin, özellikle de 47 portre ÇEVRE Sıcak, çok sıcak, daha da sıcak olacak! • Avrupa’daki kıyı kentleri sular altında kalacak. • İngiltere’de “Sibirya” soğukları yaşanacak. • Küresel ısınmanın kuruttuğu bölgelerde su kaynaklarına sahip ülkeler, ellerindeki doğal kaynakları korumak için nükleer silahlara başvuracaklar. • Tarım alanlarının ve su havzalarının korunması ve ele geçirilmesi amacıyla tüm dünyada çatışmalar çıkacak, bu yerel savaşlar terör örgütleri kanalıyla bölgesel savaşlara dönüşecek. coğrafyacı Şeşbeş Selahattin’in taklidini yapıyordu. Hocalarını biraz kızdırmış olabilirdi ama öğrenciler onun taklitlerine bayılıyorlardı.Tüm okul tanıyordu onu.Yalnızca kendi akranlarına değil üst sınıflara, liselilere de gösteriler yapıyordu. İş öyle bir hal almıştı ki bu işten para kazanır hale gelmişti; küçük çocuklardan kişi başı 25 kuruş büyüklerden daha da fazla alıyor, harçlığını çıkarıyordu. Özellikle liseliler arasında çok meşhurdu. Sahneye çıktığında büyük alkış alıyor, kazandığı paradan daha çok bu alkışlar sevindiriyordu onu. Galatasaray üzerine bir tekerleme dahi yazmıştı: “Bu hayat fani/ Çaka çaka bitirsek ne olur yani.” Önce arkadaşlarına, ünü biraz duyulunca da diğer sınıflara küçük gösteriler yapmaya başlayan Günaydın, sonunda kendini okulun tiyatro kulübünde buldu. Tiyatro onun için bir oyun, bir hobi olmaktan çıkmış, zamanının neredeyse tamamını alan bir uğraş haline gelmişti. Öyle ki sahne tutkusu derslerini dahi etkilemiş, notları düşmeye başlamıştı. Buna karşın hayatından bir hayli memnundu. Hocaları da onun bu yeteneğini görmüş ve bu alanda ilerlemesini onaylar hatta teşvik eder hale gelmişti. Hatta öyle ki okul bittikten sonra devlet bursuyla Fransa’ya dahi gitti ünlü oyuncu, tiyatro öğrenimi görmek üzere… Türkiye’den sonra Fransa sahnelerinin, kulislerinin tozunu yuttu. Orada kalmayı düşündü ama meslektaşı Ergun Köknar’ın teşvikiyle, eğitimini tamamladıktan sonra “devlete borcunu ödemek için” yurda 48 döndü. Döndüğü için Muhsin Ertuğrul bir güzel payladı onu, neden döndün diyerek. Fransa’da tiyatro kariyeri yapamadı belki ama oradan getirip tercüme ettiği oyunları burada sergileme fırsatı buldu. 1955’te Haldun Dormen’in Cep Tiyatrosu’nda çalışmaya başladı. Sahneye ise yine aynı yıl “Papaz Kaçtı” adlı oyunla çıktı. Bu profesyonel bir oyuncu olarak rol aldığı ilk oyundu. Ardından devlet tiyatrosuna geçti. Bir yıl kadar Ankara Devlet Tiyatrosu’nda çalıştıktan sonra Dormen Tiyatrosu’na döndü. Küçük Sahne’de, Ses Tiyatrosu’nda ve kendi deyişiyle Türkiye’de ne kadar tiyatro varsa hepsinde çeşitli roller üstlendi. 38 yılık eşi Güneş Hanım’la da Kenterlerle birlikte çıktığı İzmir turnesi sırasında tanıştı. Hatta Güneş Hanım’ı ailesinden istemeye, Yıldız ve Müşfik Kenter’le birlikte gitti. Güneş Hanım’la üç kız çocuğu oldu Erol Günaydın’ın; Ayşe, Fatoş ve Günfer. 1960 yılında sinema da girdi hayatına. İlk filmi “Yeşil Kurbağa” o yıl gösterime girdi. Fransız ekolüyle gelenekselliği birleştiren sanatçı, ilk defa 1967’de, “Sinekli Bakkal” filminde Kız Tevfik tipiyle “zenne”liği denedi. Son yıllarında Ferhan Şensoy’un Ortaoyuncular tiyatro grubuyla birlikte sahneye çıktı. 1955 yılından, hayata gözlerini yumduğu 15 Ekim 2012’ye kadar çok sayıda tiyatro oyununda, filmde ve dizide oynadı; pek çok karaktere ses verdi. Gerek usta oyunculuğu gerek sıcacık sesi gerekse içten gülümsemesiyle hepimizin gönlünde taht kurdu. Huzur içinde yatsın. Bir felaket filminin fragmanı gibi sıralanan bu kehanetler, ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon)’nın bir raporunda, 2020 yılından itibaren dünyada gerçekleşmeye başlayacağı öngörülen problemler. BM her yıl şubat ayında gerçekleştirdiği Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nde, uzun çalışmalar sonucunda hazırladığı iklim değişikliğine ilişkin raporunu açıkladı. Rapor tüm dünyada büyük yankı uyandırdı. Hazırlık sürecine 2 bin 500 bilim adamının katıldığı raporda, iklim değişikliğinin olası etkilerine ilişkin saptamalar da yer alıyor. Bu verilere göre 2100 yılına kadar sıcaklıkların 1,1 ila 6,4 santigrat derece yükselmesi bekleniyor. Buzulların erimesi ile deniz seviyesinin de yüzyılın sonuna kadar 18 ila 59 santimetre yükselmesi, tayfun ve sel felaketleri ile aşırı sıcak hava dalgalarının artması, bu durumun çölleşme ve kuraklığın daha geniş alanlara yayılmasına yol açması da raporda yer bulan öngörüler arasında. Ancak raporu fazlaca “karamsar olmak” ya da “tahmini modellerle gerçeği birbirine fazla karıştırmak”la eleştirenler de var. Raporu hazırlayan sürece 2 bin 500 bilim adamının katıldığını ama ortaya çıkan rapora bunlardan sadece 150 kadarının imza attığını, diğerlerinin ise “çeşitli nedenlerle” rapordan imzasını çektiğini belirtmeden geçmeyelim. Fakat şüphesiz imzasını geri çeken bilim adamları da dünyanın “güllük gülistanlık” bir yer olduğunu düşünmüyor. Onların itirazının önemli bir bölümünün, yaratılan “panik havasına” yönelik olduğu söylenebilir. Büyük ilgi çeken felaket öngörülerine bir başka itiraz ise gezegenin kendi dinamiklerinin işleri yoluna koyacağı ve bu süreçte belki de insan uygarlığını tasfiye edeceği yönünde. Küresel ısınma nedir? Gezegenimiz 4,6 milyar yıllık uzun jeolojik tarihi boyunca, iklim sisteminde birçok değişiklik yaşadı. Bu değişimler, kimi zaman milyonlarca yılda, kimi zaman birkaç on yıl içinde gerçekleşti. Özellikle buzul hareketleri ve deniz seviyesinde gerçekleşen bu değişimler, yalnız dünya atlasını değiştirmekle kalmadı, ekolojik sistemlerde de kalıcı değişikliklere yol açtı.Ama 19. yüzyıldaki Sanayi Devrimi’yle birlikte, iklimdeki doğal değişime ek olarak, insanların gerçekleştirdiği faaliyetlerin de belirleyici olduğu yeni bir döneme girildi. Bu nedenle günümüzde iklim değişikliği, sera gazı birikimini artıran insan etkinlikleri dikkate alınarak tanımlanıyor. Özellikle fosil yakıtların kullanımının artması, ormansızlaşma ve çevre dostu olmayan sanayiler, atmosfere salınan sera gazı birikiminin hızla yükselmesine neden oluyor. Kentleşmenin artması da doğal sera etkisinin artmasına ve yeryüzüyle birlikte atmosferin alt kesimlerindeki sıcaklığın da yükselmesine yol açıyor. İşte bugün “küresel ısınma” adını verdiğimiz sürecin doğadaki karşılığı tam olarak bu. 49 Cezir DOĞA Hartlepool - İngiltere gelgit Ayın güncesi: Mavi sular beyaz eteklerini kıyılardan çektiğinde, geride inanılması güç manzaralar bırakıyor. Ayın, dünyanın çekim gücüne meydan okuması anlamına gelen gelgitler, kimileri için ise meşakkatli ancak bereketli bir ekmek kapısı... artlepool, İngiltere’nin kuzeyinde bir liman kasabası. Burada yaşayan bazı aileler, belki de dünyanın en güç ve en ilginç işlerinden birini yaparak geçiniyor. Anlatmaya çalışalım: Günde iki kez gerçekleşen gelgit, denizin derinliklerinden kıyıya doğru kömür madeni taşıyor. Toprağın altında değil, üstünde çalışan kömürcüler, çekilen sular yeniden yükselene kadar, ellerinden geldiğince çok kömürü kamyonlara yüklüyor. Aceleyle.Tonlarca kömüre karşı verilen bir yarış bu, yaz-kış devam ediyor... Gelgit yüzünden ya da gelgit sayesinde... Ayın öfkesi Ay, dünyanın çevresinde tükenmek bilmez bir enerjiyle dö50 St. Peter - Almanya Galler’in turistik Tenby kasabasından med-cezir manzaraları. Fundy Körfezi - Kanada mesiyle dünyanın dört bir yanında eşsiz manzaralar ortaya çıkıyor... nüp duruyor. Dünyanın çekim gücünün tutsağı o, umarsız bir aşık gibi. Umarsız çünkü dünya ona göre o kadar büyük ki... Ne geceleri sunduğu mehtap, ne yakamoz gönlünü çalabiliyor dünyanın. O da öfkesine yenik düşüyor günde (genellikle) iki defa. Bir nefeste dünyanın sularını itiyor, bir nefeste geri çekiyor. İşte ne oluyorsa bu arada oluyor. Kimi limanlarda koca gemiler karaya oturuyor, çaresiz. Kimi sahil kasabalarında, kıyıda ne var ne yoksa hemen toplanıyor, sular yükselirken. Ama insanoğlu bu küçük aşk oyunlarından yararlanabilecek kadar zeki. Gelgitin kıyıya bıraktıklarını topluyor örneğin, yukarıda sözünü ettiğimiz Hartlepoollular gibi. Gelgitten arda kalan balıklar, yengeçler ve diğer deniz canlıları da ayın diğer ganimetleri. Ayın bu küçük oyununu boşa çıkarmaya o kadar kararlıyız ki, belirli noktalara gelgit santralleri kurarak enerji elde ediyoruz. Gelgitin somut yararları bir yana, suların çekil- Gelgit turizmi Kanada’daki Fundy sahili, gelgitin bütün görkemiyle gözlenebildiği noktalardan biri. Pek çok kaynağa göre, dünyanın gelgit rekortmeni, Fundy. Atlantik kıyısında, ABD sınırında yer alan bu güzel körfez, sadece bu yönüyle, 2009 yılında “Dünyanın Yeni Yedi Harikası” listesine aday gösterildi. Kanada’nın kuzeybatısındaki Ungava Körfezi, Fundy’nin en büyük rakibi. Burada da su seviyesinin yüksekliğinin kimi dönemlerde 17 metre kadar bir fark gösterdiği belirtiliyor. Karların sadece yılın küçük bir bölümünde eridiği Ungava, bu özellikleriyle macera turizminin gözdelerinden. Atlantik’in diğer yakası Gelgitler, Kuzey Amerika kadar Britanya sahillerinde de şaşırtıcı tablolar çiziyor. Galler’in Tenby şehri, yaklaşık dört kilometrelik sahil şeridiyle adanın dört bir yanından turistleri cezbediyor. Sular onlarca metre çekildiği için ziyaretçiler, Tenby’de kumsalın ve denizin tadını aynı anda değil, dönü- şümlü olarak ve saate bakarak çıkarıyor. Gelgit, günde iki kez hem sahili hem de denizi temizliyor. Bristol yakınlarındaki Yedi Haliçler de ayın hükmünün sürdüğü Britanya kıyılarından. Bu körfezde kurulması planlanan santrallerle, tüm ülkenin enerji ihtiyacının yüzde 5’inin karşılanabileceği ileri sürülüyor. Ancak çevreci gruplar, santralin doğal yapıya zarar verebileceği görüşünde. Nasıl oluyor? Gelgitler, gündüz ve gece kadar düzenli doğa hareketleri. Her gün yaklaşık 50 dakikalık gecikmelerle gerçekleşiyor. Dünyanın büyük bir kısmında 6 saatlik döngülerle, günde iki kez ortaya çıkan gelgit, Meksika Körfezi gibi bazı noktalarda günde sadece bir kez yaşanıyor. Ayın çekim gücünün yeryüzündeki sular üzerindeki etkisinden kaynaklanıyor, gelgit. Basit bir dille açıklamaya çalışırsak, ayın kütlesi, dünyadaki suların moleküllerinden çok daha büyük ve ayın dünyaya yaklaştığı noktalarda sular çekiliyor. Yine de gelgitlerin sadece yüzde 70 kadarı ayın etkisiyle meydana geliyor. Geri kalan kısmında tsunamiler ve fırtınalar etkili. Küçük bir seviye değişikliği de güneşin etkisiyle gerçekleşiyor. Evet, güneş aydan çok daha büyük ama ay, bu konuda dünyaya yakın olmanın avantajını kullanıyor. Belki de ayın, kendi halinde bir uydu olarak dünyayı etkilemek konusunda güneşi geride bırakabildiği tek alan, gelgit. Ay, her gün insanoğlunu şaşırtarak, onun hayatına olumlu ya da olumsuz yönde etki ederek teselli buluyor. 51 tarİh 19 mayıs'ın türk Yazı: Dr. Handan DİKER Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi [email protected] 9 Mayıs 1919 Gençlik ve Spor Bayramı.Atatürk’ün Türk gençliğine armağan ettiği bu önemli günün aslında Türk devrimi içinde ayrı bir yeri ve önemi vardır. Çünkü bu tarihte devrimimizin ihtilal yönü başlamıştır. Devrim iki evreden oluşan bir eylemdir: Önce düşünce sonra da aksiyon. Devrimin gerçekleştirilmesi için eskimiş, yıpranmış olan devlet ve toplum yapısının değiştirilmesi ve modernleştirilmesi düşüncesinin ortaya atılması gerekir. Bu düşünce halk tarafından benimsenince de ihtilal yapılacak, eski düzen yıkılarak yerine çağdaş bir düzen gelecektir. İşte Türk devrimi dendiğinde de 19 Mayıs 1919 tarihinin, Anadolu ihtilalinin başlangıç tarihi olması açısından ayrı bir önem taşıdığını görürüz. Yani 19 Mayıs kurtuluşa, bağımsızlığa ve çağdaşlığa atılan ilk adımdır. M. Kemal, 16 Mayıs 1919 akşamı arkadaşlarıyla birlikte Bandırma Vapuru’na binmeden, Rauf Orbay, gemilerinin batırılacağına ilişkin bir haber aldığını söyler. Haber M. Kemal’e ulaştığında ise o, şöyle demiştir: “Yıldırımla vurulmuşa döndüm. 52 “Yaşayan her şey bazı izler bırakır. Biz onlardan bir anlam çıkarabilecek kadar zeki isek bu izlerin bizim için bir anlamı olur.” M. KEMAL ATATÜRK Bir an yalnız kaldım ve düşündüm: Bu dakikada düşmanların elindeydim. Bana her istediklerini yapamazlar mıydı? Beynimde bir şimşek çaktı; tutabilirler, sürebilirler; ama öldürmek? Bunun için beni Karadeniz’in coşkun dalgaları arasında yakalamak gerekirdi. Bu olasılık mantığa uygundur. Ancak benim için artık yakalanmak, tutuklanmak, sürülmek, düşündüklerimi yapmaktan alıkonulmak; hepsi ölümle eşitti. Hemen karar verdim, arabaya atlayıp Galata Rıhtımı’na geldim. 27 yıllık yaşlı kaptana ürkütücü olasılıkları anlattım. Ne ters rastlantı, dedi. Bu denizi de iyi tanımam, pusulamız da biraz bozuk. Elverdiğince kıyıları izlemesini söyledim. Çünkü bundan sonra benim tek istediğim,Anadolu’ya ait bir kara parçasına ayak basmaktı. Sinop’ta, Samsun’a kolaylıkla gidilebilecek yol olup olmadığını soruşturdum; yazık ki yokmuş. Bilmem neden, Samsun’a bir devrimindeki yeri an önce ayak basmak için öyle acele ediyordum ki, zaman yitirmektense tehlikelere göğüs germeyi yeğledim. Yeni baştan Bandırma Vapuru’na bindik, sonunda Samsun’a vardık.” “Sonunda Samsun’a vardık…” Bu sözler bize kurtuluşa, bağımsızlığa, yeni bir devlete doğru adım atmayı muştuluyor. Gerçekten de Samsun’da, çağdaş ve laik bir Türkiye Cumhuriyeti’ne gidişin temelleri atılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti iki temel ilkeye dayalıdır. Bir yandan “Yaşamda en doğru yol gösterici, bilimdir” ilkesine, öte yandan da “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” ilkesine. Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde bilim olması gerektiğini vurgulamıştır. Ona göre bir ülke ancak bilimle yönetilebilir. Bilim demek, doğru yöntem demektir. Doğru araştırma, gözlem yapma, doğru akıl yürütme ve sonuç çıkarma yöntemi demektir. Onun bilime ilişkin görüşleri şöyledir: “Gözlerimizi kapatıp her şeyden soyutlanmış olarak yaşadığımızı sanamayız. Ülkemizi bir çember içine alıp dünya ile ilişkisiz yaşayamayız. Tersine ilerlemiş, uygar bir ulus olarak uygarlık alanının üstünde yaşayacağız. Ve bunu, ulusun her bir bireyinin kafasına koyacağız.” Atatürk bilimin ülke yönetiminde, temel alınması gereken en önemli koşul olduğunu söyler. Onun geleceğe ilişkin tüm umutları ise gençliktedir. Gençliğe öğütleri, birçok konuşmasının ana konusunu oluşturur. Onlara hep güven ve cesaret vermiş, yüreklendirmiş ve neler yapmaları gerektiğini söylemiştir. Bunları yaparken onlara karşı sonsuz bir güven duygusu beslemektedir. Hepsinden önemlisi de gençlere inanmaktadır. Onların zorlukları aşabileceğine inanmıştır. O şöyle diyor: “Gençler, yaşam savaşımdan ibarettir. Bundan dolayı yaşamda yalnız iki şey vardır: Yenmek ve yenilmek. Size, Türk gençliğine terk edip bıraktığımız vicdani emanet, yalnız ve daima yenmektir ve eminim daima yeneceksiniz. Ulusun yükselme gerek ve koşulları için yapılacak şeylerde, atılacak adımlarda kesinlikle duraksamayın. Ulusu o yükselme aşamasına götürmek için dikilecek engellere hep birlikte mani olacağız. Bunun için zihinlerinize, irfanlarınıza, bilginize, gerekirse bileklerinize, pazılarınıza, bacaklarınıza başvuracak fakat sonuçta mutlaka ve mutlaka o amaca varacağız. Bu ulus, sizin gibi evlatlarıyla, layık olduğu olgunluk derecesini bulacaktır.” 53 hobİ Macera sizi çağırıyor: Ya tutkunusunuzdur ya da nefret edersiniz. Konu kampçılık olunca ikisinin arasında olmak mümkün değil. Bir yandan doğaya teslim olurken yeri geldiğinde onunla mücadele etmekten tat alabileceğinizi düşünüyorsanız, durmayın çantanızı hazırlayın. imileri için bir tutku; kimileri içinse koşulları ağır, yorucu bir zaman kaybı. Tutkunları için şehrin kirinden doğaya döndüren ruhani bir arınma; konfor sevenler için düşüncesi bile rahatsız edici. Kimisi için basit, mütevazı ve aynı zamanda maceralara açık bir serüven; diğerleri için karmaşık, zorlayıcı ve korkutucu bir kabus. Konu kampçılığa gelince, doğayla iç içe ve aynı zamanda onunla mücadele halinde olmak konusunda orta yol yok gibi. Kısacası, ya öyle ya da böyle bir kez denersiniz ve hayatınız boyunca tutkunu olursunuz; ya da hiç denemez veya en azından bir kere cesaret edersiniz ve ettiğinize pişman olursunuz. Ancak bugün dünyanın dört bir yanında, uygun mevsimi bekleyen tutkunları için kampçılık, doğa ile mücadele etmenin ötesinde, ona teslim olmak ve her maceranın sonunda ruhen ve bedenen daha da olgunlaşmak anlamına geliyor. keşfetmeden önce, gelin bu aktivitenin püf noktalarına kısaca bir göz atalım. Kamp yapmak için her şeyden önce çelikten sinirlere sahip olmak gerekiyor. Hem sebat etmeyi bileceksiniz, hem de engellere rağmen pes etmeden devam etmeyi. Eğer bu olmazsa olmaz özelliklere sahip değilseniz bile endişelenmeyin; sadece birkaç ufak kurala uyarak doğada hayatta kalmak mümkün. Mademki vahşi doğanın ortasındayız, o halde atalarımızın basit ama hayat kurtarıcı kurallarına dönmekte fayda var. Önceliğiniz güvenli ve sağlam bir sığınak bulmak olmalı. Sıradan tek ya da iki kişilik bir çadır veya tam donanımlı bir karavan; seçim tamamen size kalmış ama, siz siz olun sığınağınızın konumunu hava kararmadan önce belirleyin ve onu çok geç olmadan kurun. Ne de olsa geceyi aç veya susuz geçirebilirsiniz fakat üzerinizde bir “çatı” olmadan kalmak hiç de akıllıca olmayabilir. Sığınmayı hallettiniz; sıra diğer içgüdülere kulak vermeye geldi. Kalacağınız gün sayısına göre (önceden aşağı-yukarı belli olmasına özen gösterin) yemek istihkakınızı hazır edin. Kuru ve uzun ömürlü gıdalar seçmekte fayda var. Öğünlerinizi en azından plastik bir torba içinde muhafaza etmeye dikkat edin. İki önemli husus: Karnınızı doyurduktan sonra plastik torbaları doğaya “armağan” etmekten kaçının ve unutmayın; açık havada iştahınız açılabilir! Kamp alanınızın temiz su kaynaklarına yakın olduğundan da emin olun. Temel ihtiyaçlarımızı giderdiğimize göre güvenlik konusuna eğilebiliriz. Modern hayatınızda “trend belirleyen” bir giyim tarzınız olabilir fakat kamp sırasında belirleyici olan doğanın ta kendisidir, bu yüzden etkinliğe ve mevsimine uygun giyinmeye özen gösterin. Vahşi hayvanlardan, böceklerden ve zehirli bitkilerden uzak durmakta fayda var; kamp alanınızı bu tehditleri göz önüne alarak belirleyin. Kaybolmamaya dikkat edin desek de kaybolacaksınız; en azından kaybolursanız yolunuzu kolayca bulabileceğiniz yerleri seçin. Geçtiğiniz yollara ekmek kırıntıları bırakmak da bir yöntem ama yanınıza pusula, harita veya GPS cihazı almak da etkili olabilir. Çan- tanızda muhakkak bir ilkyardım çantası bulundurun ve ıslansa da yanan kibritleri bu çantaya koymayı ihmal etmeyin. Kirlenmekten kaçış olmasa da, hijyene özen gösterin; en azından yanınızda el dezenfektanı bulundurun ve her öğünden önce ellerinizi temizleyin. Son olarak, eğer çocuklarınız ve ev hayvanlarınızı da maceranızın bir parçası olacaklarsa; yukarıdaki kurallar ve daha fazlasına ihtiyacınız olacak. En iyi kamp mekanları Hazırlıklarınız tamam, şimdi sıra yer seçiminde.Türkiye kamp tutkunları için bulunmaz bir cennet ve bu konuda birçok popüler ülke ile yarışır durumda. Yeni başlayanlar için Antalya bölgesi iyi bir tercih olabilir. Hem birbirine yakın en az üç kamp mekanını barındırıyor, hem de modern dünyadan çok da uzakta kalmıyorsunuz. Çocuklu aileler Çavuşköy’ün hemen ilerisindeki Adrasan’ı tercih ederken, genç maceracılar Olimpos’a akın ediyor. Bölgenin bizce en iyisi ise Köprülü Kanyon. Hierapolis-Pamukkale, kamp tutkusuna antik ve termal yönler katarken hem tarihi dokusu hem de deniz ile göl keyfini bir arada sunmasıyla öne çıkan Köyceğiz de iyi bir seçenek. Termik santralin korkutucu görüntüsünden rahatsız olmazsanız, Ören, Akbük Koyu da sizi bekliyor; buradaki güzellikleri görmek için son şansınız olabilir. Mavi ile yeşili harmanlayan Fethiye’deki Katrancı Koyu’nun yanı sıra Kelebekler Vadisi de bölgenin en iyi kamp alanlarından. Deniz yolu dışında ulaşımın olmadığı ve cep telefonlarının bile çekmediği vadi, ileri seviyedeki kampçılara hitap eden bir mekan. Eğer şartları biraz daha zorlamaya niyetliyseniz rotanızı Karadeniz’e çevirin: Hırçın doğasıyla Sinop’taki Hamsilos Koyu;Artvin’in Şavşat Karagöl’ü; Rize’nin Ayder Yaylası veya Trabzon’un Uzungöl’ü tam size göre seçenekler olabilir. Halen gözünüz korkmadıysa, yaz gelmeden diğer tatil planlarından vazgeçin ve çok daha uygun maliyetli bir macera için çantanızı hazırlayın. Kamp ateşiniz gür olsun! Püf noktaları Kampçılığa dair zıt kutupların hangi tarafında konuşlandığınızı 54 55 OYUN DÜNYASI Bioshock In finite Yapımcı: Irratio nal Games Tür : FPS/Actio n Yaş sınırı: 18+ Çıkış tarihi: 26 Mart 2013 Platformlar: PC , MAC, PS3, XBO X 360,VITA Ortalama puan ı: 9/10 Yazı: Ahmet AKPINAR Merhaba, Bu ay sizlere benim de sonlarına yaklaştığım ve şimdiden 2013’ün en iyi oyunu olmaya en güçlü aday olarak gördüğüm BioShock Infinite oyununu tanıtacağım. BioShock Infinite, ismine bakıldığında tek bir oyun gibi görünse de aslında BioShock serisinin üçüncü oyunu. İlk bakışta klasik bir FPS oyunu gibi gözükse de diğer FPS oyunlarından farklı olarak oynanış yönünden çok, hikayesiyle ön plana çıkan bir oyun. İlk BioShock, hikayesiyle bizde bir tokat etkisi bırakmıştı. Karanlık atmosferi, detaylara indiğinizde bulabileceğiniz yan hikayeler, oyunun dramatik havasını içinize çekmeniz için sizi dürtüyordu. Bu havaya bir de muhteşem final katılınca zevkten dört köşe olmuş bir şekilde oyunu bitiriyordunuz. İkinci BioShock oyunu da ilk oyunda tanıştığımız Rapture şehrinde geçiyordu. Ancak hikaye olarak ilk oyunun oldukça gerisindeydi ve oynanış anlamında da fazla bir yenilik vaat etmiyordu. Bu sebeple ilk BioShock kadar akılda kalmadı.Ancak serinin genel kalitesini korumayı başardı. İkinci oyunla bizleri çok tatmin edemeyen yapımcı firma meğerse arka planda gizli gizli BioShock Infinite’i geliştiriyormuş. Duyurulduğu ilk andan beri heyecanla beklediğim oyun hakkında bazı şüphelerim vardı ancak oynadıkça, serinin en iyisi olduğunu anlamam pek uzun 56 sürmedi. Infinite’in hikayesi, daha önce BioShock serilerinde olduğu gibi alternatif bir dünya tarihi içeriyor. Özellikle Amerikan tarihini alıp değiştiren ve güzeller güzeli uçan şehir Columbia’yı bu akışa entegre eden Infinite ekibi, gerçekten çok başarılı bir dünya çıkartmış. Amerika’nın karanlık tarihini olduğu gibi alıp, ırk, din, cinsiyetçilik ve bunun gibi tabu olan pek çok konuyu korkusuzca işleyen Irrational firması, bu konuda ayakta alkışlanmayı hak ediyor doğrusu. Gökyüzünün ötesinde uçan mucize şehir Columbia’ya ilk ayak bastığınız vakit buranın bir cennet olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz; insanları, yaşamları ve kimlikleriyle gerçek anlamda yaşayan bir yer, Columbia. Oyundaki karakterimiz Booker DeWitt adında bir dedektif. Zor bir hayat geçiren DeWitt’in başına bela olan iki problemi var: Alkol ve kumar. İşte tüm hikaye burada başlıyor. Borcunun ödenmesi karşılığında kendisinden, Columbia’da tutulan bir kızı kurtarması isteniyor. Booker eğer bu kızı bulup adamlara teslim edebilirse, geçmişinde yaşadığı tüm problemler ortadan kalkacak ve hayata temiz bir başlangıç yapacak. Ana karakterimiz Booker DeWitt, ses tonu ve konuşmalarıyla gerçekten çok iyi hazırlan- mış, ancak ondan daha iyi bir karakter varsa o da Elizabeth. İlk gördüğünüz andan itibaren kendini sevdirmeyi başarıyor. Oyun bitene kadar onu korumak için elinizden geleni yapıyorsunuz ve o da size bol bol yardımcı oluyor. Örneğin canınız veya merminiz azaldığında hemen size takviye yapıyor. Bunun dışında etrafta para bulduğunda da hemen bize fırlatıyor. Kızımız ayrıca kilit açma konusunda da kendini çok geliştirmiş. Etrafta bulduğunuz kasaları ve kilitli kapıları hemencecik açıveriyor size. Siz siz olun, oyunda açılmadık şey, girilmedik yer bırakmayın. Her an her yerden işinize yarayacak bir şeyler çıkabiliyor. Yıllardır çıkan birçok FPS oyununda çokça tercih edilen zamanla iyileşme durumu BioShock’ta maalesef bulunmuyor. Maalesef dediğime bakmayın, bence çok yerinde bir karar olmuş. Bunun en büyük nedeni, etrafta ateş ederek koşturmak yerine, her kapışmadan sonra etrafta can ve mana arıyor oluşunuz. Artık ateş ederek etrafta koşturmaktan o kadar sıkıldım ki, bu gibi tercihler yeni bir şeymiş gibi geliyor bana.Tabii her zaman etrafta can şişe bulamıyorsunuz. Bunun için de bulabildiğiniz bütün yiyecek ve içecekleri tüketmelisiniz.Ancak etrafta bulamasanız da, sık sık karşınıza çıkan alışveriş robotlarından para karşılığında tedarik edebiliyorsunuz. Peki sadece can ve mana mı satın alabiliyorsunuz? Elbette ki hayır. Mermi, silah ve yetenek geliştirme ihtiyaçlarınızı da buradan karşılayabiliyorsunuz. Özellikle yetenek ve silah geliştirmelerine, oyunun ilerleyen bölümlerinde çok fazla ihtiyacınız olacak. Bunun en büyük nedeni ise, düşman çeşitliliğinin artması. Silahlarınızın ve özel güçlerinizin yetersiz kalması, düşmanlarınız karşısında büyük bir dezavantaj. BioShock Infinite, anlatılması ve hemen anlaşılması oldukça güç bir sanat eseri. Üzerinde biraz düşünüp kafa yormak, Irrational ekibinin bizler için yarattığı bu nadide dünyayı arşınlamak ve tarihimizden pek çok kavram ve olayla ilgili okuma yapmayı gerektiriyor. Bu bağlamda daha hafif şeyler tercih eden,“hikayeye kafa yoramam” diye düşünen insanların uzak durması gereken bir yapım. Çünkü Infinite size daha önce kendinize sormadığınız soruları sordurtabilir ve vereceğiniz cevaplardan memnun kalmayabilirsiniz. BioShock Infinite hakkında yazılacak şeyler tabii ki bu kadar değil. Tavsiyem, oyunu sindire sindire oynamanız ve hikayeyi takip ederek oyunu bitirmeniz. Sonunda neden bu oyuna sanat eseri dediğimi anlayacaksınız.Gelecek ay görüşmek üzere, iyi oyunlar. 57 HİPOTALAMUS SONUN BAŞLANGICI Yazı: M. Rüzgar Yılmaz 58 aşlangıcı olan her şeyin bir sonu vardır ve her şey “neden-sonuç” ilişkisi içinde olgunlaşır. Dünyadaki hiçbir şey sebepsiz, boş yere ve anlamsız yaratılmamıştır. Hayata dair en ufak olguların, yaşamların, varoluşların, organizmaların, düşünen veya düşünemeyen bütün varlıkların yaşaması için bir sebep vardır. Bu “nedensonuç” ilişkisini anlamlı kılan yegane güç ise, dünyada aklıyla hareket eden tek varlık olan insandır. İnsan sadece ve sadece başka insanların dünyalarında zaman geçirerek çeşitli olgunlaşma noktalarına erişir ve ruhunu bu yolda arındırır. Çünkü Goethe’nin de dediği gibi “İnsan kendini yalnızca insanda tanır”. Basitlik, erdemliliktir; basit olmak insanlığın temelidir. Kibir ise insanın en güçlü düşmanıdır. Batan bir gemi gibidir hayat… Bu hayatın tomurcukları da geminin tahtaları gibidir. Bu tomurcuklar zayıf olursa geminin denizin dibine battığı gibi hayat da anlamını kaybeder ve yitip gider. Büyüklük hülyası bütün açgözlülüklerin başıdır. Büyük değil küçük olabilmelidir insan. Mütevazılık damarlarda akan kan gibidir; bu noktaya ancak kanları kırmızı, yüreği beyaz olanlar erişebilir. İnsan, hayatta neyle karşılaşacağını bilmez; bilinmezlik, insanoğlu için yegane gizem ve keşfetme arzusudur. Büyüdükçe büyüyen istekleri karşısında zayıf düşen her canlı, bir gün saplantılarının kurbanı olmak zorundadır. Dr. Çağlar saplantılarının peşinden giderek, aslında hiç istemediği bir yola girmiş ve ruhunu karanlığa teslim etmiştir. Bilinmezlik en büyük düşmanı, büyüklükse en acımasız dersi olmuştur. Saat 19.56. Çocuğu gibi gördüğü deneyini baştan dizayn eden bu çılgın doktor, artık ürünün son parçasını yerleştirip Deney 19’a son halini vermek istemektedir. TC90 ismini verdiği son nükleer ateşleyiciyi de süpersonik silahına yerleştirdi. Test aşamasına geçmek için sabırsızlanıyor ve içinde giderek artan bu duygu, onu adeta bir canavara dönüştürüyordu. Gecenin ilerleyen saatlerine doğru kamyonuna yüklediği bu süper cihazı, uzak diyarlardaki boş bir araziye götürmek için yola koyuldu. Daha sonraları dedektif Alper tarafından bulunan günlüğünde yola çıkış macerasını şu şekilde anlatıyordu: “Yolculuğumun başında yağmur çiseliyordu ve esrarengiz bir hava vardı. Büyük bir sis destanına tanık olacaktık anlaşılan. ‘Hey!’ diye bağırdı karga,‘Gidiyoruz işte!’ Kanatlarını çırparak uzaklaştı benden; havasını bulmuştu… Keyifliydim, karmaşayı ve anlamsızlığı arkada bıraktığımın, zamanla ilgili tek ve yüce işlevimizi yerine getirmekte olduğumun farkındaydım. Bu, hareket etmekti.” Hareket etti ve sonunda istediği zamanda, istediği mekana ulaştı. Derhal makinesi için yer seçti ve yerleştirdi. Gerekli enerji işlemlerini tamamladıktan sonra ateşleme için düğmenin başına geçip gözlerini sonsuz boşluğa dikti. “En büyük benim” edasında düğmeye bastı ve zamanın ötesinde olan silahını ateşledi. Mitralyöz gibi hareket eden, dönmeye başlayan nükleer reaktörün parçaları tam olarak üç saniye sonra büyük bir gürültü ile hedefindeki beton duvara isabet etti. Bugüne kadarki en büyük ve en güçlü silah olan bu cihazın ihtişamı, doktoru çılgına çevirdi. Karşısında bulunan titanyumdan kaplı duvarı adeta moleküllerine ayırmıştı. Aslında silahın gücünü anlatmak için adeta kelimesi yetersiz kalırdı. Silah çok net bir biçimde duvarı “atomizer” gibi paramparça etti. Tam o sırada şehrin elektrik hattında kopmalar oldu. Bazı yerlerde kısa süreli elektrik kesintileri yaşandı, radyo sinyalleri bozuldu. Badsektör’le birlikte buldukları odada istediği sonucu elde edemeyen Alper, hayal kırıklığı içinde, arabasıyla evine dönüyordu. Radyoda haberleri dinlerken bir anda ses bozulup titreşimler oluşturmaya başladı. Sinyallerin karışması işlerin kötüye gittiğine işaret ediyor, diye düşündü. Odada buldukları yazıyı, not ettiği defterinden bakarak okumaya başladı: “Hayatın sanki dehliz gibi olan kıvrımlı akışından dolayı sızlanışlar tekrarlanıyor ve güzel saatlerin mutlu hayalleriyle avunarak benden önce ölmüş o iyi insanların adları anılıyor.” Bu cümleler, bozuk radyo sinyalleri eşliğinde aklını işgal etti ve düşündükçe, denizin dibine battı. Buna anlamlar yüklemeye çalışıyor fakat bir türlü bulamıyordu. Doktor Çağlar süper silahının çalışmasını heyecanla izledi ve amacını gerçekleştirmek için silahın yönünü İnci Kasabası’na doğru çevirdi. Yaptığı silah sadece karşısındaki elementleri parçalamıyor, radyasyon etkisi yayarak çevresindeki canlı varlıkları da radyasyona boğuyor ve genetik bozukluğa sebep oluyordu. Doktor, İnci Kasabası’ndan nefret ediyor ve burayı tamamen haritadan silmek istiyordu. Sona çok yaklaşmıştı. Acaba doktor neden bu kadar nefretle doluydu? 59 çocuklar İÇİN Tah ta atlardan tablet PC'lere çocukların zekasını geliştiren oyu nlar Çocuğunuz ne oynamak istediğini sizden iyi biliyor. Sizse hangi oyunun sağlıklı olduğunu ve onun zekasını nasıl parıldatacağını... Bize kalırsa çocukluğunuzdaki “güvenilir” oyunlarla modern seçenekleri harmanlayın. Sonuçtan, eminiz ki siz de keyif alacaksınız. linizde silindir şeklinde bir bardak var. İçi ağzına kadar su dolu ve size bu suyun sadece yarısı lazım ama tam yarısı! Elinizde ölçüm yapmak için hiçbir alet yok. İkinci bir bardak da yok. Nasıl ölçeceksiniz? Öncelikle bir konuda anlaşalım. Çocuklar, sevmedikleri hiçbir oyunu oynamaz. Bir oyunu severlerse de ellerindeki oyuncağı almak, timsahın ağzından yemeğini almak kadar zordur; kimi dişlerini bir silah gibi kullanır, kimi yürek parçalayıcı gözyaşlarını. Ama çocuk olmanın raconunda, oyuncağını teslim etmeye yer yoktur. Bu nedenle ailelerin, çocukların oyun dünyasındaki tasarruflarının kısıtlı olduğunu söyleyebiliriz.Yine de ebeveynler, sundukları seçeneklerle bir yere kadar yönlendirici olabilir. Üstelik güç bir iştir oyuncak seçmek. Yaşa-cinsiyete uygunluk, ilgi çekicilik, sağlığa uygunluk derken, oyunun ve oyuncağın çocuğun zeka gelişimine ne kadar yarar sağlayacağı konusu biraz ikinci planda kalabilir. İşte tam noktada, uzman tavsiyesi niteliğinde bir teklifimiz var size: Harmanlayın. Neyi mi? Şu raflarda gördüğünüz, bir türlü akıl sır erdiremediğiniz ve doğrusu biraz da kıskançlıkla baktığınız modern oyuncaklarla çocukluğunuzdan kalan oyuncakları ve oyunları... Daha basiti, eskiyle yeniyi harmanlayıp yeni oyunlar türetin. Nasıl mı? Çıngırak-biberon çağını geçtiysek, biraz daha ele avuca gelen oyuncaklarla işe başlayabiliriz. Şu küçük ahşap küpleri düşünün. Dünyanın en basit oyuncaklarından. Hiçbir çocuk önünde bu küplerden dururken onları üst üste koyup devirmeden, birbirine vurup ses çıkarmadan duramaz. Ve tüm bunları motor kaslarının gelişmekte olduğunu; 60 cisimlerin boyutlarını, dokularını ve sesini öğrendiğini fark etmeden yapar. Oyun oynamaya bir süre sonra, küp yerine basit şekilli başka oyuncaklarla devam edebiliriz. Piramitleri, küpleri, küreleri doğru deliklere yerleştirmek gibi oyunlara. Bunun için üretilmiş plastik oyuncaklar var. Ancak sağlığa uygunluk belgelerine dikkat etmeniz gerekiyor. Şimdi küp sayısının biraz daha fazla olduğu ve bir yüzünde resim bulunan setlere geçebiliriz. Ne de olsa artık büyüdük; ağabey, abla olduk ve yaşımız yetiyor. Küplerin resimli yüzlerindeki boyalı parçaları, bütün bir resim oluşturacak şekilde dizebiliriz! Resimleri eksiksiz tamamlayan miniklere vermek için, altı yüzü de boyalı küplerden daha iyi bir hediye olabilir mi? Motor kaslarının gelişmesi ve beyninin gri hücre depolaması için mandallı oyuncakları da unutmayın; hani şu iki çubuğun arasında taklalar atan cambaz oyuncakları... Bu aşamadan sonra devreye benzerleri girecek; tahta atlar, yapbozlar... Dünyanın pek çok gelişmiş ülkesinde ahşap oyuncaklar halen kullanılıyor. Bunun en büyük nedeni ahşabın verdiği o sıcak etki ve sağlıklı oluşu. İlkokula başlama yaşı, ahşapla harika bir başka oyunu daha öğrenme yaşı aslında; modası geçmeyen bir oyun bu. Tahta atlar, filler, vezirler. Satranç, çocuk zeka- sında öyle kanallar açar ki, onlara sadece keyifli anlar değil, aynı zamanda ömür boyu yitirmeyecekleri bir analitik düşünme yeteneği de verir. Buna bir de konsantre olmayı öğrenmeyi ekleyelim. Anne-babayı, sekize sekiz bölünmüş bir tahtanın üzerinde ara sıra mağlup etmenin sağlayacağı özgüven de cabası. Bu arada ahşap bir yana, yeni seçeneklere de tamamıyla kapalı olmayın. Doğru kullanıldığında tablet PC oyunlarının da zeka gelişimine katkı sağladığı aşikar. Bu konuda uzman tavsiyelerini mutlaka dikkate alın; yaş ve buna uygun olarak günlük kullanım süresi çok önemli. Eh, artık her bulduğumuzu ağzımıza atacak yaşı da geçtiysek, go oyununu da oynayabiliriz. Ustaların söylediğine bakılırsa go, zeka gelişiminde satrançtan da iddialı. “Satranç muharebe ise go savaşın ta kendisidir,” diyorlar. Hem satrancı hem de go oyununu internette ya da bilgisayarda oynamak da çok sakıncalı olmasa gerek. Tabii anne-babanın denetimi altında. Sözün kısası, işin sırrı hem problem çözmekte, hem de tabi maddelerle yeterince haşır neşir olmakta yatıyor. Yoksa jenga’dan origamiye pek çok oyunun bir çocuğun zeka gelişimi için faydalı olduğunu söyleyebiliriz. Ve oyun tecrübesi yeterli ise yeni yeni geometri öğrenen bir çocuk bile yazının başında sorduğumuz sinir bozucu soruyu yanıtlayabilir. NOT: Suyun yarısı mı lazım? Bardağı hafifçe eğin ve suyu yavaş yavaş dökmeye başlayın. Bardağı verev kesen su hattının bir ucu bardağın tam dibine bir ucu da tam ağzına değdiğinde kalan su, bardağın tam yarısı kadardır. 61 sağlık Küçük değişikliklerle Bahar yorgunluğunu üstünüzden atın Bahar geldi. Doğada müthiş bir hareketlilik var. Ancak siz bu değişime ayak uyduramıyorsunuz. Enerjiniz düşük, keyfiniz kaçmış… Uykusuz bir geceden sonra, yeterince dinlenmemiş olarak yataktan kalkıyor, yorgunluğunuzu bütün gün bir gölge gibi peşinizde sürüklüyorsunuz. Ancak endişelenmeyin, baharın neden olduğu bu geçici durumla başa çıkabilirsiniz. üneşli bahar günleri yorgunluk hissini de beraberinde getiriyor. Mevsimsel geçiş dönemlerinde sürekli değişen hava şartları, insan sağlığı ve günlük hayat temposunu olumsuz etkiliyor. Bahar aylarıyla birlikte havadaki pozitif ve negatif yüklü iyonların artması da insan biyoritminde düzensizliğe neden oluyor. Pozitif iyonlar insanın daha zinde hissetmesini sağlarken negatif iyonların artması, halsizliği ve yorgunluğu beraberinde getiriyor. Bu dönemde metabolizma, vücudun daha aktif olmasını sağlayacak hormonlar salgılıyor ancak kişide vitamin eksikliği ve beslenme bozukluğu varsa vücut yeni mevsime uyum sağlayamıyor. Kas ve eklem ağrıları, uyku bozuklukları, depresyon ve iştah azalması; fiziksel ve ruhsal olarak insanları olumsuz etkiliyor. Hava kirliliği ve stres de bu yorgunluk hissini ve dolayısıyla şikayetleri artırıyor. Bahar yorgunluğu en çok düzensiz ve stresli bir hayatı olanlarda, sağlıksız beslenenlerde, öğün atlayanlarda, aşırı kilolularda ve yoğun çalışanlarda görülüyor. Bu dönemsel durumla baş etmenin yolu ise egzersiz ve doğru beslenmeden geçiyor. Yorgunlukla baş etmek için öncelikle vücudun sahip olduğu enerjiyi doğru kullanmayı öğrenmek gerekiyor. Çalışma ve din lenme periyotlarını doğru ayarlayıp sık sık dinlenme molası ve rerek yorgunluğun ortaya çıkması önlenebilir. Çalışırken vücut mekaniklerinin doğru kullanılması ise kas ağrılarını engelleyebilir. Çalışma ortamıiyi havalandırılmalı ve oda ısısı, vücut sıcaklığında olmalıdır. Çok sıcak veya soğuk ortamlar vücudumuz üzerinde ekstra bir stres yaratır. Vücudun çok hafif düzeyde susuz kalması dahi metabolizmayı yavaşlattığından, yeterli sıvı tüketimi oldukça önemlidir. Büyük şehirlerin yoğun temposu, hava kirliliği, sanayi kirliliği, trafik sorunları, küresel ısınmanın yol açtığı mevsim kaymaları, bahara geçiş döneminde sürekli değişen hava koşulları, ısı ve nem dengelerinin değişmesi, aydınlık ve karanlıkta geçen saatler arasındaki süre farklılıkları gibi pek çok neden, bahar şikayetlerinin artmasına neden olabilir. Hayat kalitemizi olumsuz etkileyen bahar yorgunluğunu üzerimizden atmanın ise küçük ama etkili bazı yolları var. İşte uzmanların önerileri: Kafeinli içeceklerden uzak durun Gün içerisinde yorgunluğu atmak ve uyanık kalmak için sıkça tükettiğimiz çay, kahve gibi kafeinli içeceklerden olabildiğince uzak durun. Yüksek miktarlarda alınan kafein, kalp çarpıntısına ve vücutta su kaybına neden olabileceği için özellikle mevsim değişikliklerinde kahve, çay ve asitli içecekler yerine rahatlatıcı özelliği olan bitki çaylarını tercih edin. C vitamini alın Gün içerisinde özellikle C vitamini içeren sebze ve meyve tüketimini artırın.Yemek menünüze brokoli, ıspanak, sivribiber, maydanoz gibi yeşil sebzeler ve portakal, kivi, kuşburnu ve greyfurt gibi meyveler ekleyin. Düzenli uyumaya özen gösterin Uykusuzluk ve düzensiz uyku, kendinizi daha yorgun hissetmenize neden olur. Uyku düzeninize dikkat edin. İyi bir uyku, gün içerisinde kendinizi daha enerjik hissetmenize yardımcı olacaktır. Günde 6-8 saat uyumaya çalışın. Fiziksel aktivitenizi artırın Haftada 3 gün yapılan tempolu yürüyüşler, yüzme ve gevşeme egzersizleri sizi bahar yorgunluğuna karşı korur. Eğer “vaktim yok” diyorsanız en azından yürüyerek gidebileceğiz yerlere arabasız gitme, asansör yerine merdivenleri tercih etme gibi küçük değişikliklerle fiziksel aktivitenizi artırabilirsiniz. Sosyal yaşantınızda küçük değişikLİKler yapın Bol bol güneşlenmek, mevsime uygun giysiler tercih etmek, sabahları ılık bir duş almak, arkadaşlarla vakit geçirmek, strese neden olan faktörlerden uzak durmak ve olumlu düşünmek, bahar yorgunluğunun giderilmesinde basit ama etkili yöntemler arasında. Su içme alışkanlığı edinin Havaların ısınmasıyla oluşabilecek sıvı kayıplarını önlemek ve mevsimsel değişikliğe bağlı dolaşım problemlerini çözmek için bol bol su tüketin. Susamadan su içmeyi alışkanlık haline getirin. Alkol tüketimini azaltın Mevsim geçişlerinde yüksek miktarlarda tüketilen alkol, bahar yorgunluğunun daha da artmasına neden olur. Bu nedenle alkol tüketimini en aza indirmeye çalışın. Hafif alkollü olanları tercih edin ve 1-2 kadehten fazla içmeyin. 62 63 gurme Zamanın cezvesinden sohbetin fincanına Türk kah vesi Etiyopya’da ortaya çıkıp önce Yemen’e ardından tüm Ortadoğu’ya yayılan kahve İstanbul’a vardığında kahvehanelerle birlikte kendi kültürünü yaratmakla kalmadı, Viyana’dan Avrupa’ya girip bugünkü evrensel niteliğini kazandı. İşte, kahvenin yolculuğu... 64 affa’daki bir tepede koyunlarını otlatan çoban şaşkındı. Kavurucu Afrika güneşine rağmen koyunları tarifsiz bir canlılık içindeydi. Hopluyorlar, zıplıyorlar, tepeyi bir inip bir çıkıyorlardı. Fakat bu nasıl olmuştu? Bu durumun, tembelliği ile ün yapmış olan bu hayvanların, kahve bitkilerinin filizlendiği bir merada otlamasıyla bir ilgisi olabilir miydi acaba? Lezzet dünyamıza ilk adımlarını Etiyopya’da attığı neredeyse kesin olan kahve ile ilgili bilinen en eski efsane böyle diyor. Ancak kahvenin porselen fincanına kavuşması için uzun yıllar, uzun yollar gerekiyordu. Hazırlanması biraz olsun geciktiğinde, “Yemen’den mi geliyor?” serzenişlerine neden olan kahve Yemen’e nasıl geldi, peki? Etiyopyalı fatihlerle mi dersiniz? Nasıl öğütüldü, pişirildi? Bütün bunlar, kahvenin lezzeti gibi muğlak. Daha 14. yüzyılda sufilerin sohbetlerine eşlik ediyordu, kahve. Daha sonra Bağdat, Mekke ve Kahire’ye düştü yolu. Kahvenin, asli kalıbını bulmak, daha sonra tüm dünyada tanınacak olan Türk kahvesi adını almak içinse Boğaz’ın incisine ulaşması gerekiyordu. Kahvenin İstanbul yolculuğuna dair çeşitli görüşler var. Kimi tarihçilere göre kahve, 1550’li yıllarda Suriyeli iki tüccarın heybesinde geldi İstanbul’a. Diğer bir görüşe göre, Osmanlı’nın Yemen Valisi Özdemir Paşa kahveyi İstanbul’a bu ülkeden getirdi. Kim getirirse getirsin kahve sarayda kısa sürede çok sevildi. Öyle ki Kanuni Sultan Süleyman’ın 40 kişilik bir kahve ustası ekibi vardı. Çok geçmeden haremde, cariyelere kahve pişirme dersleri verilmeye başlandı. Kahvenin saraydan çıkarak halka yayılması da uzun sürmedi. Anlatılanlara göre, önce Halepli esnaf Hakem ve Şamlı Şems İstanbul’a gelerek Taht-ul Kale’de, bugünkü adıyla Tahtakale’de birer büyük kahvehane açtılar. Ehli keyifler, yazarlar buralarda kalabalık toplantılar düzenliyordu. O zamanlar kahvehanelerde kitap, yazı ve gazeller okunur, tavla ve satranç oynanır, edebiyat tartışılırdı. Kahvehaneler, dost toplantıları için de uygun yerlerdi. Büyük ziyafetlerin yerini çok daha hesaplı olan kahve toplantıları almaya başladı. Tahtakale’deki 55 kahvehane, 200 çalışanıyla bu yeni tiryakiliğin ortak bir kültür yaratmasını sağlıyordu. Kahvehaneler, atama ve tayin bekleyen memurların da uğrak yeri haline geldi. Kahve başlı başına bir sosyalleşme unsuruydu. Paylaşılan lezzet, kahveye eşlik eden sohbet, her zaman bir samimiyet göstergesi olarak kabul edildi. Bu lezzetin sunulduğu mekanların artması, kahvehaneleri deyim yerindeyse sosyal yaşamın kalbine yerleştirdi. Mevki sahibi kişiler için kahvehanelere uğramak elzem hale gelmişi. Çünkü artık memleket meseleleri dahil pek çok konu kahvehanelerde konuşulur olmuştu. 1583’te III. Murad, buralarda devlet işlerinin tartışılmasını sakıncalı bularak kahvehaneleri kapattı. Bundan sonra kahvehaneler, ülkede yaşanan siyasi çalkantılara bağlı olarak bir açılıp bir kapanacaktı. Kahve küreselleşiyor Türkiye’de hiç yetişmediği halde, pişirilme yöntemi nedeniyle tüm dünyada Türk kahvesi adıyla anılan “kara inci”, 1615’te Venedikli, 1650’de de Marsilyalı tacirler tarafından uzak ülkelere taşındı. 1669’da Osmanlı Sefiri Hoşsohbet Nüktedan Süleyman Ağa, Türk kahvesini Paris’e götürdü. Fransa ile birlikte Avrupa’nın “kahve merkezi” olan Avusturya ise kahveyle 1683’te, Viyana kuşatması sırasında tanıştı. Kahve çekirdeğini daha önceden tanıyan bir gezginin, Viyanalı askerlerin, deve yemi sandıkları çuvallar dolusu kahveyi Tuna’ya dökmelerini engellediği anlatılıyor. Kahve, Avrupa’da önce büyük bir dirençle karşılandı. 1645’te İtalya’da açılan ilk kahvehane derhal kapatıldı ve dönemin papası kahveyi “Müslüman içkisi” diye adlandırarak içenlerin aforoz edileceğini ilan etti. Ancak kahve burada da kısa sürede egemenliğini kurdu. André Gide, Balzac gibi pek çok edebiyatçının damak zevkini fetheden kahve, J.S. Bach’ın "Kahve Kantatı" adlı eserine bile ilham verdi. Bugün dünyanın birçok ülkesinde farklı kahve türlerinden yüzlerce çeşit kahve yapılıyor. Ancak Türk kahvesinde kullanılan Arabica, bu türlerin en makbul olanı. Arabica yani Türk kahvesi, sağlık açısından Batılı ve Latin Amerikalı rakiplerine kıyasla bir adım önde. Çünkü içerdiği kafein miktarı çok fazla değil. Ayrıca, sadece suyu içilen tek kahve. Dibe çöken telvenin içilmemesi, Türk kahvesinin lezzetini de özgün kılıyor. Ve fincanın dibinde bırakılan telve, fal olup düşlerin kapısını aralıyor. Bir fincan kahvenin ardından bakılan fal, iyi dileklerin dolaylı yoldan iletilmesinin en nazik yöntemi olsa gerek. 65 bulmaca Artarak giden rakamlar Boş kutucukları, her satır ve sütunda sadece 3 rakam yer alacak şekilde 0-9 arası rakamlarla doldurun. Bu rakamlar artan bir aritmetik sıra oluşturmalı ve sayıların farkı birbirine eşit olmalı; 1, 2, 3 ve 1, 5, 9 gibi. ÖRNEk: 2 6 1 5 1 2 3 0 3 6 1 5 9 2 5 8 5 0 6 4 7 5 6 ÖRNEK: 3 6 6 6 8 8 3 6 6 6 8 8 3 1 2 2 8 4 20 7 7 7 7 8 4 7 5 7 7 8 4 6 9 5 3 1 6 Toplamı bul 5 5 30 5 5 8 48 4 32 29 37 16 SUDOKU 7 2 9 2 7 1 4 6 2 66 4 5 28 5 4 7 Her kutucuğa 1-8 arasında bir rakam gelmeli. “n” rakamından “n” kadar olmalı ve aynı rakamlar yan yana yer almalı. Bir sütunun altındaki veya bir satırın sağındaki sayılar o sütun veya satırdaki rakamların toplamına eşit olmalı. 6 9 3 Sudoku bulmacamızı doğru cevaplandırarak [email protected] adresine ya da posta ile derneğimize gönderen 1 okurumuz, Bosch IXO şarjlı vidalama aleti kazanacak. Talihliler, 20 Mayıs’a kadar doğru cevabı gönderen okurlarımız arasında yapılacak çekilişle belirlenecektir. Geçen ayın sudoku talihlisi: Pelin OKŞAN 1 Haberler 68
Benzer belgeler
Hangar Dergisi - Ege Meslek Yüksekokulu
tatürk Havalimanı’nda yaklaşık 30 yıldır hizmet veren hava trafik kontrol kulesinin yerini alacak olan ve yapımı 2 yıl
önce tamamlanan yeni kule faaliyete geçti. Eski kulede sadece yaklaşma ve yol ...