OKU - Sultani
Transkript
OKU - Sultani
• - Bu Fark Neden? Neşriyat Galatasaray Lisesi Kolu tarafından İstanbulda çıkarılır. anlaşmazlık Bir içindeyiz... Gençlerle bu debağdaşamadı. fa bir türlü fikirlerimiz Nisan günü sayıyor SAYI: 37 Onlar 1 yapılan çeşitli haşarılıkları pek tabii ve savunuyorlar. Ben o gün pek mi sinirliydim, tersimden mi Yıl: Mayıs 53 - 1961 kalkmıştım, farkında değilim sarfettiğim yakışıksız yunca ama bir ömür bo- kelimeleri denk söz- lerin tümünü bu saatte tükettim. Sahibi ve Yazı İşlerini pencerelere, pencereler Kapılar Fiilen kılınış, çocuklar odunlukta talar sabunla ldare Eden: MUVAFFAK BENDERLİ Bundan parlatılınış... değil 1 Nisan mi? Biraz da gülüp ta- kapılara tünemişler, kara tahne çıkar? eğlenmemeli miyiz? Nesiller arasındaki yaşayış ve hayat farkını kavrayamamak hem öğretıneni sinirlendirir, neşesini kaçırmış ... hem de gencin NEŞRİYAT KOLU: Ömür Sezgin, Oktay Sunata, Sermet Arkadaş, Köksal Bayraktar, Mehmet Ali Birand. mi böyle güzel bir günü haram Yazık değil ettiğimize ... ** * Aradan zaman geçti. Geçen gün ihtiyar dostumla Anadolukavağındaki söz luştuk; tLİN !ŞLER1 : Ahmet Bozkurt. biraz arasında düşündü, parıltısı - yüzünde en sanki biraz daha Allahaşkına kahvesinde bukendisine anlattım, kıyı olayı canlı arttı sen kaç olan gözlerinin : yaşına geldin? dedi. Cevap verdim.: Dizildiği ve Basıldığı Yer: - Ya onlar? İçimi SERMET MATBAASI - En çektim : kabadayısı Farkın ve yor, kendini beyhude ·İhtiyar Dost .. adı altındaki sohbet unutulmu,ş yazısı ile mec- muamız eski ve kazandı ve zenginle§ti. Filhakika evvelce de (antet) altında manla muasının ıslah bir sütununu yeniden böyle bir sütun kaybolmu,ştu. vardı, aynı fakat za- Böylece, Galatasaray mec- yolunda üzmüşsün, dedi. * * * Kıymetli hocamız Muvaffak Benderli'nin «ih- tiyar Dost» yirmi, dedim. buradan geli- davranışın esası dܧÜndüğümüz çarelerden biri de mecmuamızı ve okuyucularımızı bu eski sütuna kavu,şturmak oldu. İlk defa ihtiyar dostumu pek de muyordum. Doğru, arada büyµk bir var, o kadar ki, bu farka haklı bul- yaş farkı kuşaklar sığıyor ... Ama da bu kadar olmamalı. Anlayış ve biraz daha yaklaştırabilmek için birbirimize eğilıneliyiz. Bu eğilişte .bizden anla(kafa) farkı davranışlarımızı yış, hoş görürlük, sevgi, size çok beklediklerimiz var: ulaşmalık. neşe, heyecan, Sizden de saygı ve inanış ... İHT!YAR DOST GALATASARAY 2 LE CARACTERE 1 Par:P.DUBOIS Par la lecture et par les voyages, par le cinema et par la radio nous sommes renseignes sur tout ce qui se passe dans le monde et meme dans l'espace. Le medecin nous dit quelle est notre tension ou notre groupe sanguin. Mais qui nous dit quel est notre caractere? Et pourtant comment nous diriger, nous utlliser nous-mme sans savoir d'une maniere suffisamment exacte et meme scientlfique quel est notre caractere? n est tres difficile, pour ne pas dire impossible, d'acquerir une connaissance exacte et complete de notre caractere. Et cela pour plusiers raisons. Tout d'abord, le caractere n'est pas un donne une .structure fixe, car il evolue depuis l'enfance jusqu'a la vieillesse. L'influence du milieu se fait sentir depuis la conceptlon jusqu'a la mort; il agit sur nous, souvent inconsciemment, parfois consciemment; nous sommes modeles par lui, jusqu'a un certain point, mais nous pouvons aussi reagir contre lui. Par l'heredite et ses lois mysterieuses, nous portons en nous, chacun a sa façon, toute l'histoire de deux personnes, et puis de deux, de quatre, de huit, de seize familles, bref l'histoire d'un monde et d'une epoque. Parmi ces influences, quelques unes sont si cachees qu'il a fallu les dernieres decouvertes des psychologies des profondeurs pour nous y rendre attentifs. En somme, chaque caractere est un sphinx qui garde jalousement quelque secret. Et pourtant qui veut former ou mme simplement utiliser un caractere doit le connaitre autant que possible. n existe aujourd'hui des procedes pour explorer le caractere, en particulier les tests dits projectifs: Rorschach, T.A.T., Szondi, Symonds et la reponse a une longue serle de questions bien etudiees permet d'atteindre a de vraies certitudes : Heymans, Le Senne et d'autres ont publies leurs questionnaires. Quand on a connu son caractere, la premiere chose a faire est de l'accepter. n est peut-etre desagreable de savoir que l'on est amorphe ou lymphatique, mais refuser de le savoir ne ferait que compliquer la situation. Il faut se dire que la richesse du monde vient de sa diversite et que, comme l'attirance des sexes est faite en bonne partie de leur difference, ainsi la diversite des caracteres peut agir pour une bonne entente et assurer, dans le monde, une heureuse complementarite. Quand on a accepte son caractere, il faut essayer de l'ame.liorer. Pour cela, il faut lutter contre les defauts et developper les vertus, mais il n'est pas dit qu'il faille d'abord se debarrasser de ses detauts pour pouvoir commencer le travail positif. Au contraire, souvent la recherche du positif facilite le deblaiement. Chacun doit savoir non seulement quelle est sa faiblesse, mais quelle est aussi la vertu sur laquelle il peut compter. Un passionne peut etre orgueilleux ou mme egoiste, mais il a le sens de l'honneur. Un flegmatique est sans doute peu entreprenant, mais il a le sens du devoir et est ponctuel. Beaucoup de reactions chimiques ne se font qu'a chaud. Si dans le travail du caractere il faut de l'ordre et de la raison, il faut aussi compter sur l'energie des puissances affectives qui, surtout chez les jeunes, sont souvent bien plus et bien plus tôt developpees que l'inteligence. n faut savoir sentir, go1lter tout ce qu'il y a d'attirant dans !'ideal du sage, du heros; il faut savoir se sentlr attlre par tout ce qu'il y a de mysterieux et pourtant de possible et de realisable dans les profondeurs insoupçonnees de notre etre. Chacun dervait s'appliquer a soimme cette devise qui orne un spendide hôtel de Bruges : PLUS EST EN VOUS ! P. DUBOIB GALATASARAY 3 Aramızdan Ayrılanlar.. 1960 - 61 yılının son ayları Galatasaraylılık için çok acı aylar olmuştur. Hemen birbirinin ardı sıra diyebileceğimiz kayıplar, Galatasaray'ın olduğu kadar memleketin de en mümtaz kişile rini teşkil ediyordu. Kaybettiğimiz kıymetler: İzzet Hamit Ün, Ethem Şinasi Oran, Muslih çok sevdiğimiz arkadaşlarımızdan Musa'yı, sonra da ağabeyimiz Deniz Ulutan'ı kaybettik. Peykoğlu. Bunların yanı sıra - !ZZET HAM!T ÜN : Eski başmuavinlerinıizden olan (713) İzzet Hamit, 1904 senesi sonbaharında okula kaydolmuş ve 1914 de de mezun olmuştur. Mezun olduğu sene, fransızca ve coğrafya öğretmeni olarak, eğitim hayatına atılmıştır. Okulumuzda, dürüstlüğü, sonsuz bir en~rjiy le çalışması ve talebeye bağlılığıyla tanınmıştır. Cihan Harbinde «Telsiz telgraf zabiti» olarak çalışmıştır. 1951 yılından 1960 yılına kadar Çapa Eğitim Enstitüsünde ve Teknik Üniversitede öğretmen lik yapmıştır. «Langue Turque» adlı kitabıyla Türkçeyi yabancılara öğretmek için bir metod hazırlamıştır. Bu kitabı Şarkiyat Bölümüne tavsiye edilmiştir. <ı:English of today», <ı:Durubu Emsal» adlı atasözleri kitabı, Fransızdan Türkçeye, Türkçeden Fransızcaya bir lügat da yazmıştır. - ETHEM EJJNAS! : 1890 da Girit'te doğmuştur. Klapsarzadelerdendir. Babası, Mektebi Sultani mezunlarındaa Yunus Şinasi Bey'dir. Ethem Şinasi 1911 yılında mezun olmuş, 19 Eylül 1911 de de öğretmenliğe başlamıştır. Okulumuzda bütün herkesin saygısını kazanan Ethem Şinasi, 43 yıl aralıksız vğretmenlik yapmıştır. M. Benderli bir yazısında onun için şöyle der: «Talebelik, idarecilik, öğretmenlikle geçen yarım asir ... Bu her kula müyesser olmaz.» - MUSL!H PEYKOÜLU : Muslih Hoca Galatasaraylılığa, hakkında ne yazsak az olur. mektepte ve klüpte hizmetleri büyüktür. Şehit Yüzbaşı Salahattin Beyin oğlu olan Muslih Peykoğlu, 1904 yılında !stanbul'da doğ muş, ilk ve orta tahSilini de okulumuzda yapmış, 1924 yılında da mezun olmuştur. 1925 de muallim muavini olmuş ve Darülfününun Hukuk Faktiltesine devam etmiştir. Oradan 1928 yılında mezun olmuş ve ı !129 da da okulumuza Türkçe öğretmeni ve müdür muavini olmuştur. Tam bir Galatasaraylıydı. Geldiler, başardılar, gittiler. Unutmayacağız. Bütün Galatasaraylılara başsağlığı ... N. Ç. Musa için .. Penbeden başladım, «kara;ı. ya kadar koş tum. Sordum, soruşturdum. Karanlıkları delmek, esrar perdesini yırtmak istedi usum, ıstırabını çektim yetersizliğimin acı acı. Kilitli pencereleri kırmak istedim tek tek : vurdum, vurdum, gücüm yetmedi. Kara perdelere asıldım var gücümle, yırtarcasına: vakit çok geç! Dışarıda sadece beklenmeyen karanlık, beklenmeyen hüzün. Sağa dön, sola dön, dar bir tabut. «Bu ölüm beni ergeç tutacak» diye yaşarsan, aklında tut, dünya ile alakan mahdut ve sen de gayesinden uzaklaşmağa malıküm bir kimse olursun: ufuklar alabildiğine geniş, ufuklar dar. İnsanoğlu tok gözlü, insanlar aç. Hayat tatlı elemlerle dolu, hayat acı. Cesareti olan haykırıyor: «ben yaşamı yorum, kimse yaşamadı!». Kelimeler doyurucu, cümleler tasvipkar; kelimeler manasız, cümleler isyan dolu. Çatlaklardan sızan damlalar kahır dolu, topraktan fışkıran bereket zehirleyici. Açı lan kollar, uzayan boylar hep alaşağı etmek için. Gazabından korkan isyan ediyor. Gözlerini kapayan «kurtuldum» zannediyor. Bilmiyor. Umduğu nu bulamazsa dönüş yok. Her dönemeçte arkasından kilitlenen bir demir kapı, her dehlizde sadece bir tek yön. Giren «önümde üç yol var» diye sevinir, halbuki yolu seçilmiştir. Yürür. Bir boş luk! «Aşılmıyacak mama yokti.ır» diyen boşluğu doldurur. Boşluğu gözünde büyülten içinde kaybolur. Düşer, uçar. Fakat kanatsızdır. Üzerinde kat kat tabaka, kanat'a lüzum var mıdır? Bu defa zehir saçan çatlaklardan medet umulur. Olmayan yerlerde saadet izleri aranır. Gıpta! Sana gıpta, bana gıpta! Sende, bende hayata gıpta! Gözler dolu dolu yatakta nedametten. Vücüd perişan, insanoğlu zayıf. Bir tanesi çıkıyor, bu zayıflıktan eser yok. Vücüd perişan ama gözler parlak, nedametten en ufak bir iz yok. Azim ve irade fışkmyor bakışlardan. Sevdiklerine karşı halen mütebessim, saygıyı davet eden bir hali var. Oda bomboş, tavanda ayn çatlaklar. Moral bozuk. İhtiyacı var, civarında insan yok. Nedamet olsa bile elinden tutan yok. Tekrar ıstırap. Bu defa takviyeli: Vücüd perişan. Hayata küfür, hayata lanet, hayata elveda ... !nsanoğlu, bu mu sonun ? GALATASARAY 4 Eski Galatasaraylılar: • Abdi ipekçi Soru hazırlamadan gitmiştik. Konuşmamızın o kalıplaşmış röportajlara benzemesini istemiyorduk. Fakat bir türlü söze başlayamıyor, birbirimize bakıyorduk. Bu halimizi gören Abdi !pekçi: - Peki, öyleyse ben bir sual sorayım, dedi ve içimizde gerçekten gazeteci olup olmadığını sordu. Hiç birimizin böyle kesin bir kararı yoktu ama, mektepteki arkadaşlardan gazeteci olmak isteyen bulunabilirdi ve vardı da. Gazetecilik ve Galatasaraylılık üzerine konuşmaya başladık. Abdi İpekçi, mesleğinden şi kayet etmiyen, ve hatta öven, ender rastlanan insanlardandı. Şöyle diyordu : - Galatasaray mezunu çoğunluk ya hariciyeci olur, yahut da gazeteci. Bugun butun '!'ürk sefaretlerinde bir Galatasaraylı bulmak mümkündür. (Hatta Patagonya'da bile mutlaka bir Galatasaraylı vardır.) Bunun yanısıra, aynı şekilde, her gazetede de bir Galatasaray Lisesi mezunu vardır. Artık bti bir an'ane haline gelmiştir. Ve Galatasaraylılar bulundukları gazetelerde en üst mevkileri tutarlar. Hein kendileri başarı kazanmış, hem de gazetelerini yükseltmişllerdir (Kendimi kasdetmiyorum). Eskiden gazeteciliği, ya zengin aile çocukları zevk için, amatörce bir zihniyetle, yahut da hiç bir yerde dikiş tutturamamış olanlar, gazeteciliğin forsundan istifade etmek için gazeteci olurdu. Kültürlü aile çacuklarına pek cazip gelmezdi gazetecilik. Bunun sebebi de gazeteciliğin insanı tatmin etmeyişiydi. Oysa bugün gazetecilik pek cazip bir hale gelmiştir. Memurdan iki üç kat fazla para geçiyor eline. Tabii çalışmak şartıyla. Gazetecilikte ilk adım, diğer mesleklere göre daha avantajlıdır. Rekabet derhal di!{kati çeker. Bir defa isim yaptın mı herkes seni ister ve maaşın da böylece artar.Çetin Altan ilk önceleri 2,5 liraya yazardı, şimdi binlerce liraya yazıyor. Arzum çok sayıda Galatasaraylının gazeteci olniasıdır. Galatasaraya girmek bizim zamanımızda bereket versin pek zor değildi (Bu sözüyle bir kere daha Abdi İpekçi'nin üzerinde Galatasaray Lisesinin tesiri belli oluyordu). Eğer Galatasaraya girmemiş olsaydım, bugünkü durumuma gelmem daha güç olurdu sanırım. Bab-ı All'yi Galatasaray Lisesi Dergisi vasıtasiyle tanıdım. Ben de o zamanlar sizin gibi eski Galatasaraylıları dolaşır dım. Fakat bir gün beni de böyle, Galatasaray dergisi çıkaranların ziyaret edeceği hiç aklıma gelniezdi. Galatasaraya ilk okulu bitirdikten sonra girdim. Yetiştirici sınıfa. Daha o zamanlar birkaç arkadaşla birlikte duvar gazetesi çıkarırdık, daha sonra elle yazdığımız. bir gazete çıkardık. Kiralardık arkadaşlara. İsmi İLK ADIM'dı. 6. ve 7. sınıflarda da devam ettik aynı gazeteyi çıkar maya. 7. sınıfta resim atölyesine girdim. Son sınıf tan Eksin'in karikatürlerine gıpta ederdim. Yaptığı karikatürler bir mecmuada basılırdı. Kendi kendime sorardım: acaba benim karikaturler de mecmualarda basılır mı diye. Bir gün resim yaparken karikatür yaptım. gitti. Yaptığını karikatürleri o zamanın karikatür üstadı olan Cemal Nadir'e götürürdüm. Pek beğenmezdi. Tabii kötuydü yaptıkla rım. Fakat yine de çok iyi davranır ve bendeki hevesi kırmazdı. Nihayet bir seferinde «Hah, Abdi Bey (küçük olmama rağmen Bey diye hitap ederdi) şimdi olmuş» dedi ve çıkardığı dergiye hemen karikatürümü koydu. Talımin edersiniz ki, neşri büyük bir zevk verdi bana. Bundan sonra muhtelif spor dergilerine karikatürler ve yazılar yazdım. Zaten iik yazarlığım sporla başladı. Beden ·Terbiyesinden bir mektup aldım. Benden, çıkardıkları aylık dergi için ciddi ve uzun bir yazı istediler. Galatasaray müzesi ve tarihçesiydi yazımın başlığı. Yazımı götürdüğüm zaman şaşırdılar. Beni 30- 40 yaşında biri zannediyorlarmış. Oysa, daha 7. sınıf talebesi idim. Hoşuma Liseye geçince, son sınıf öğrencilerinden Vedat, broşür kolunda idi, aylık bir dergi çıkarmak için teşebbüse geçti. Ben de broşür koluna girdim. Şimdiye kadar çıkardığımız çocuksu gazetelerin yanında çok daha ciddi bir şeydi bu. Böylece meslek hayatına atılmış oldum. Başarılı bir teşebbüs oldu. Mektebi bitirir bitirmez gündelik bir gazetede, Yeni Sabah'ta çalışmaya başladım. Mektep hayatım hepinizdeki gibi hatıralarla dolu. Ama bilmem ilginizi çeker mi ? Menfi hatıram yoktur, çünkü ne ders bakımından, ne de disiplin bakımından sivrilmiş bir talebe değildim. Yalnız Ördek Seyfi'den bir tokat yemiştim. Haksız yere yediğim için hala hatırlarım. Muzipliklerimiz çoktu. Ama, eminim ki aynı belki sizler de yapmaktasınız. Bir tanesini anlatayım isterseniz. Bir jimnastik dersi idi. Melımet Ali Bey derse geliyordu.· Ders Cumartesi günü 4 saat olduğu için girmezdik. Benim gibi derse girmeyen İsfendiyar'la derse girmiş olanlara bir oyun oynıyalım d.edik ve soyunma yerinde çıkardıkları ayakkabıların eşleri~ ni değiştirip, birisinin eşini diğerine sıkı sıkıya düğümledik. O gün bizim sınıftan yı.:mekhanede yalnız ikimiz yemek yedik. Yemeklerimizi bitirdiğimiz zaman, millet hala ayakkabısım arıyordu. larını fazlasıyfa GALATASARAY 5 L'EXISTENTIALISM E 1 Par: P. THOMPSON 1 L'existentialisme est un de ces mots dont l'eclat finit par couvrir la signification. Tout le monde en parle. Personne ne sait ce qu'il veut dire. En effet, ce qui seduit ce rrest pas qu'il decouvre une nouvelle philosophie, c·est qu il inspire une attitude des jeunes devant la vie, une attitude de desespoir exagere dont l'aspect theatral attire tous ceux qui, ayant perdu toute foi, en son reduits a se jouer la comedie et a la jouer aux autres. Les cheveux depeignes, les barlıes mal rasees, les. casaques noires et les blousons noirs prennent l'avantage de n'etre plus seulement letat normal de veulerie et d abandon de tout etre jeune qui ne sait pas oü aller, mais aussi d'avoir une signification. «Je ne me suis pas. rase ni lave depuis deux jours, mais je suis existentialiste. Je crois que rien de beau ni de vrai n· est possible, mais je suis existentialiste. J e ne respecte rien ni personne, mais je suis existentialiste.» Le mot existentialisme n'est plus qu'une maniere de rejeter sur la societe et le temps oü l'on vit, la faute de toutes les demissions de toutes les lachetes auxquelles on consent. Malheureusement le temps oü nous vivons, c'est nous qui la faisons, c· est de nous qu il est fait. Aussi lorsque nous voyons des jeunes gens se plonger dans les livres de Sartre, ce n'est pas la verite qu'ils y cherhent, c'est une possibilite de repondre a ceux qui les accuseraient: «Bien! vous etes existentialiste. Mais qu'est-ce que c'est, etre existentialiste ?». Ici les embarras commencent. On regarde celui qui questionne avec un regard de defi, un regard existentialiste. Au mons, que le regard le soit, si le cerveau ne l'est pas du tout. «Yous ne voyez pas ma barbe, ma casaque noire, mon desespoir! Et vous me demandez encore si je suis existentialiste t » :ı.ı y a ıa dedans queque chose de miserable, qui est encore un plaisir, le plaisir de s'abaisser, qui donne l'illusion d'etre superieur. A un degre un peu plus eleve sont les jeunes existentialistes qui crient partout l absurdit,.) du monde. Cette absurdite qu'ils trouvent au monde est loin d'etre philosophique. C est simplement le refus de lutter. «Le monde sera ce que vous ferez» dit Andre Gide. Il est bien plus commode de ne pas faire le monde, et de le dire absurde, avant meme de s'etre battu avec lui. Il se trouve que ce renoncement, cette lachete, cette paresse, qui rırennent le nom d existentialisme sont exactement a l'oppose de ce que represente, l'existentialisme philosophique. L'existentialisme n'est pas une philosophie qui pretend detenir la verite. Elle est, de son propre aveu, et surtout dans la pensee de son representant le plus celebre, Jean-Paul Sartre, un effort vers la verite, une methode qui pretend utiliser tous les progres de la pensee moderne et surtout celui qui phenomene ne s'oppose plus a l'etre de l'existant: il renvoie a la somme apparences. Il n'y a la rien de nouveau: Taine le disait deja et Sartre dit de meme: le genie de Proust-au sens oü l'on dit que 1-'roust avait du genie ou qu'il etait un genie-n'est pas une puissance singuliere de produire certaines oeuvres. Le genie de Proust, ce n'est ni l'oeuvre, consideree isolement, ni le pouvoir subjectif de le produire: c'est l'oeuvre consideree comme l'ensemble des manifestations de la personne. L'apparence ne cache pas l' essence, elle la revele. A partir de ıa, on a bien tort de se demander si l'on a du genie, si l'on est intelligent ete ... Les apparences que nous produisons autours de nous, les devoirs, les paroles, les oeuvres ne sont pas le rideau qui cache notre etre veritable, elles sont la revelation de l'etre qu'elles sont. Professeur, je corrige le devoir d'un eleve. Je peux considerer ce devoir comme une apparence qui cache la valeur reelle de l' eleve. En realite, dans une perspective existentielle, lisant le devoir de l'eleve, j ai conscience de ce deveir. Ma conscience de ce devoir se produit comme revelation-revelee d'un etre qui n'est pas elle et qui se donne existant deja lorsqu'elle le reveie. Letre de ce devoir, qui m'apparait lorsque je le lis, n'existe pas seulement en tant qu'il apparait. Il existe en soi et il existe pour ma conscience. On avait l'habiture a·opposer au phenomene l'etre noumenal; on y atteignait par une reduction de l apparence du phenomene. L' etre du devoir que je lis n' est pas noumenal, il n' est pas cache derriere ce devoir, il n' est pas non plus la somme des annarences de ce devoir d'eleve pour moi. Il est transphenomenal parce qu'il n'existe pas seulement en tant que j'en ai la revelation. Et j'en ai, comme dit le philosophe allemand Heidegger, une comurehension preontologi.que, c'est-a-dire immediate: il m'apparait sans que j'aie besoin d'en fixer l'apparence a l'aide de concepts. Mais cet etre du pMnomene, cet etre-en sol du devoir aue je lis, est different d·un autre etre, celui de ma conscience meme a la difference de l' etre inree du phenomene, l' etre de ma conscience se cree lui-meme par un effort pour fixer son apparence. C'est un etre pour soi. Alors que l'etre-en soi ne se pose jamais comme autre qu'un autre etre, c'est en se posant en face de l'autre que l' etre de me conscience se cree. Ainsi, partis des apparitions, nous · sommes conduits a poser deux types d'etre: l'en soi et le pour soi. Le grand ouvrage de· Sartre, l.Etre 6 GALATASARAY Vasfi Riza ile konuşma Mehmet Ali BIRAND Cihangirin birbiri içine girmiş sokaklarında kaybolmazsanız bunlardan biri olan Coşkun sokağın tam başında Firuzan Bey apartımanı var- dır. İçeri girip hemen sağa dönerseniz, bir kapı ile karşılaşırsınız, zili çalın, sabahlan ve geceleri hariç, her an ünlU aktörümüz Vasfi Rıza Zobu ile karşı karşıya gelirsiniz. Ben kendisini ötedenberi tanıdığımdan; tadına doyum olmaz nüktelerini kaçırmamak için Meta ağzının içine bakarım. Benim gibi bütün onu tanıyanlar da kendisini görür görmez yüzlerini bir tebessüm kaplar, daha sonra hafif kıkırdamalar ve nihayet kahkahalar birbirini kovalar. Okulların tatil olmasından bilistifade izin almak derdinden kurtularak bir Perşembe günü saat tam beşte Bay Zobu koltuğuna, ben elim ayağım titreyerek .masanın başına oturduk. Nezih de fotoğraf makinesi ile odanın içinde fır dönmeye başladı. Konumuz okul tiyatroları idi. · Biz sormaya et le Neaht est un essai de trouver comment ces deux sortes d'etre appartiennent !'un et l'autre A l'ete en general. Ce qui nous interesse ici c'est la structure de l'etre-pour-soi qui conditionne l'attitude morale des existentialistes. En effet la creation de l'etre de la conscience pour lui-meme en face O.es autres etres n'est autre chose que la liberte: c'est ainsi que l'homme-conscience ne put parvenir A lui-meme qu'au prix de se conquerir sur la nature, de nier en sol toute la nature: «Car je suis un homme, dit un heros sartrien, et chaque homme doit inventer son ebemin.», «Tout a coup la liberte a fondu sur moi et m'a transı, la nature a saute en arriere ... ; il n'y a plus rien au ciel, ni Bien ni mal ni personne pour me donner des ı ordre.» Ici se fait voir comment une mauvaise interpretation de l'existentialisme peut conduire aux Blousons N oirs. Cette sorte de revolte de la conscience contre l'etre, du pour sol confre l'en-soi, est le confraire de cette resignation de cette veulerie, de cet abandon A nos instincts. Nos instincts veulent nous mener a l'etre. Ils sont dans le pour-soi la tentation de l'en-soi, c'est-A-dire de la mort de la conscience, cest-Adire de la mort. L'existentialisme sartrien est une affirmation de la vie, une revolte contre les «salauds» qui se laissent geler, momifier par l'etre des choses, par la totalite enveloppante et protectrice. Oui, c'est angoissant d'etre adulte, d'etre seuı, responsable, engage, dans l'action et separe de sof par sa liberte. C'est angoissant mais c'est heroique. P. THOMPSON hepimizin sosyal hayatı ile ilgili, çok önemli konulara işaret ederek bizi ikaz etti: - Sizce okul tiyatrolarının üzerine düzülmesi· ne d.ereceye kadar fayda sağlar? Koltuğuna iyice yerleşti ve : - Çabuk yaz. Sonra söylediğimi unutursan bir daha bulamam vallahi, dedikten sonra mı.ve etti: Okul tiyatrolarının önemi çok büyüktür, çünkü: başlayınca 1) Gençlerin yetişmesi için elzemdir. Tiyatro istidadı yaradılıştan olup olmadığı o şahıs üzerinde uzun tecrübeler yapılmadan anlaşıla maz. Okul temsilleri bu tecrübeleri hayata atıl madan meydana çıkarır, o genç adamın tiyatroyu seçip seçemiyeceğinin hükmünü verir ve böylece okulu bitirdikten sonra iş hayatında geçecek olan senelerini istidat tecrübesi ile kaybetmemiş olur. Bir aktörün yükselmesi seyirciye bağlı değildir, bu doğrudan doğruya Allahın bir vergisidir. Mesel§. ben Akademide 2 yıl okudum. Vallahi doğru dürüst bir çizgi çizemem; halbuki aktör olmak için akademide çalıştığım kadar kendimle meşgul olmadım. İşte bu Allahın verdiği kabiliyeti ve çocuğun zaten. içinde gizli bulunan hevesini okul temsilleri ortaya döker. 2) Talebe sahneden ti:yatro oynaqıanın se; yirci bakımından bir sanatkil.nn nelere ihtiyacı olduğunu mektep temsilleri esnasında ö~enmiş olur ve onun seyirciliği esnasında sahnedeki sanatkil.rlar verir. Biraz ara verdi, sonra benim bu kısmı açık lar mısınız demem üzerine: - Tiyatro sanatı sahnede, seyircinin karşı sında vardır. Bir şair, bir ressam size sanatını her yerde gösterir, fakat. bir aktör sanatını sadece sahnede ve seyirci karşısında gösterebilir. Dışarda onun aktörlüğiinden bir şey bulamazsı nız, cevabını verdi. - Vasfi Bey, bir eserin iyi veya kötü oyııa nışında en mülıim faktörler nelerdir? - Hemen tek kelime ile söyliyeyim ki eserin iyi veya kötü oynanışında en mühim faktör seyircidir. Sahne sanatkil.nnın sahnede göstereceği· eserini ancak seyirci tamamlar; Temsilin iyi veya kötü oluşu, tekrar ediyorum, seyircinin ustalığına bağlıdır. Aktör rolünün haricinde aklını bir şeye taktı mı, rolünü kaybeder ve acemileşir. Mesel§. bir projektörün pır pır etınesi ile aktörün: «Ne oluyor, karanlıkta mı kalacağız?» diye bir an düşünmesi oyununu bozar. Seyirci ile aktör arasında sıkı bir ruh irtibatı vardır. GALATASARAY 7 DENEME: Perdenin açılması ile salonla sahne arasında bir contact olur. Aktör bunu· derhal hisseder. Eğer bu contact iyi bir instollation'dan geliyorsa ki bu da ancak tiyatro anlayışına vakıf bir seyirciden gelir, aktör daha iyi oynar, oynadığını hisseder. Mesela perde aralarında odasına çekilince, olmadı, bu gece çok fena, veyahut bu gece çok zevkli gibi hislerini ortaya dökerler. Fakat aktör hiç bir zaman seyirciye göre oynıyayım demez, bu sihirli bir şekilde ortaya çıkar. - Pek iyi, tiyatro anlayışına sahip seyirci ne demektir? - Tiyatro seyircisini acemi ve usta seyirci diye ikiye ayırırsak usta seyirci tiyatro anlayışı na vakıf seyircidir. Yani tiyatronun bütün kaidelerine riayet eder. Yavaş yürür, zamanında gelir, yanındaki ile oyun esnasında fı,sıl fısıl konuşmaz, zamanında ve yerinde güler. Mesela şurada bir kilitçi vardır, ben arabamın kilitlerini ona yaptı rırını. Tiyatroya çok meraklıdır, ondaki tiyatro anlayışına hayranımdır. Okuması yoktur, fakat nice okumuş yazmış kimselerin tiyatro anlayışın dan daha üstün bir anlayışa sahiptir. - Acemi seyirciden bahsetmedik. - Evet, acemi seyirci kadar bir aktörün asabını, dolayısiyle oyununu bozan kuvvetli bir faktör yoktur. Lüzumsuz yerde güler, herkesin gülmesinden de daha fazla ses çıkarır, yanındaki ile fıs fıs konuşur. Bu hal aktörü sarsar ve hareketlerine acemilik gelir. İşte okul temsilleriyle uğraşanlar usta seyirci olurlar. - Milli .tiyatromuz ne haldedir? - Milli tiyatromuz maalesef ölmek üzeredir. Tiyatro tarihi okutulması bence lüzumludur, fakat ne İstanbul, ne Ankara Konservatuj'trında yok. - Niçin bizde milletlerarası şöhrete sahip tiyatro yazarı yetişmiyor? - Mazi yok, toprak müsait değil, ananas yetişiyor mu ? - Sultani talebelerine bir mesajınız var mı ? - Çocuklar, perdeci olun, suflör olun, bizzat oynayın, fakat tiyatroyla uğraşın. Bu size ileride sosyal hayatınızda büyük faydalar temin edecektir. Son sorumuzu da bitirdik. Takınılarımızı toplayıp teşekkür edip kapıdan çıkarken üstad arkamızdan bağı~yordu: - - Bana bak, biz hususi şekilde konuşurken sen durmadan hırsızlık edip bir şeyler yazdın. Lergide söylemediğim şeyleri görürsem vallahi de billahi de tekzip gönderirim. M. AL! B1RANT . . . . . . Akdeniz' in beyaz köpükleri ile yaladığı sahillerden başlar Toroslar. Taşlı, çorak boz bir renktedir Anadolu toprağı burada; ancak tepelere doğru fundaların mayhoş yeşili kendini gosterir, sarp kayalara yaslanır fundalar ... Çobankaya da bunlardan ·biriair; güneş yana yana dalgalarda erirken, göz goz düğün çiçeklerinin açtığı yamacında bir yiğit gölge gibi gelip oturur: hareketsiz, öylesine ... uüneş gene bir tutam kızıllık bırakarak kaybolmuştu ufukta. Dağların birbiri ustune duşen koyu gölgelerini titreten bir köpek havlaması sarıldı yamaçlara uzaktan uzağa... Ağır ağır başını kaldırdı Karaoğlan. Gözlerine vahşi bir ışıltı oturmuştu. Son bir defa daha lanetler gibi baktı toprağa; baktı da bir şeyler demek istedi Karaoğlan, ama boğazında düğümlenen bir hıçkırık ve yanaklarını ürpertilerle ıslatan iki damla yaş bu yarını kalmış arzuyu tamamlayabildi. Denizin siyaha yüz tutmuş sathından kalkan bir rüzgar soğuk bir el gibi dolaştı vücudunda ... .. .. .. Dikenlidıizde koşup oynardı bir çocuk senelerce evvel. Güneşten tunçlaşmış teninden hayat fışkırırdı, gözleri hep pırıl pırıl şavkardı oğlanın, dudaklarında hep o mes ut tebessum otururdu en özge mutluluklara dek. Torosların doruklarından yükselen güneş her gün ona ümit şarkıları örerdi pırıl pırıl dallarda. O zaman da Akdenizin serin meltemi ·dolaşırdı vücudunda, mutluluktan ürperirdi Karaoğlan. Seneler yaprak yaprak yığılmış o mutlu günleri örtmek istercesine. Torosların mehtapsız geceleri nasıl simsiyah olurdu, korkunç bir siyah, işte öylesine bir keder içinde yitikti Karaoğlan. Boncuk boncuk masalları nasıl boğulup gitmişti bu simsiyah gecelerin bitmeyen bestesinde. Günler dümdüz ve bomboştu bu siyah gecelerin sabahında, ufuksuz saatler süresince. Tarifsiz bir sıkıntı boğuyordu onu, sonsuz zamanlarda bir zerre ses gibi. İçindeki gizli girdaptan eller yükseliyordu semaya bitmeyen dualara dek... Yürüyordu... Kendisi de bilmiyordu nereye gittiğini ya, yürüyordu işte. Zaten nereye gidebilirdi kerpiç kulübeden başka... Kerpiç kulübe bir ömrünü yitirdiği.. Hayat mıydı onunki de; şu dikenli yüzden başka neresini bilmişti ki; hoş anasınlan kardaşını da bilmiyordu ya. Ya babası, babası ... Onu da bu kara toprak almıştı bağrına, lanet olası toprak ne istemişti bu zavallıdan. Öldürüyor, kemiriyordu anıları Karaoğlanı; vur be Karaoğlan, vur be deli, daha kuvvetli vur şu toprağa diyordu şeytan. Hıçkırıklarla koca bir' 'dağ gibi kapandı yere, yumrukladı, ağladı, inledi, yerlerde süründü, tüm toprağa, tum çamura kesmişti yüzü gözü ... Bütün elemlerinden kurtulmuş gibi bomboş doğruldu, dağ gibiydi Karaoğlan. Mehtap onun hüznüne ağlarcasına, ışıltılarla yı kıyordu Torosları. Hızla itti kulübenin kapısını, tahtalar çatır çatır vurdu tiı.şlara. Ürken iki arı kuşu uykulu kanatlarla dövdti.ler geceyi. Ocağa yaklaştı, yüzü tüm kırmızıya kesti yalımlardan, yalımlar sarılıyor, büyüyor, eriyordu yalp yalp yalımlar. Dışarıda bir nefes rüzgar uğuldadı kayalıklarda; çağırıyordu onu, gel be oğlan gel diyordu sanki. Bir kahkaha attı Karaoğlan, çın çın öttü gecenin derinliğinde, koştu var kuvvetiyle tüm ömrünü bir solukta yitirircesine koştu kayalıklara.. . Son bir gayretle başını kaldırdı. Karaoğlan, ipil ipil yıldızlar oynaşıyordu gökyüzünde, Çobankaya pırıl pırıldı yukarda... VEDAT NEB1BOGLU 8 GALATASARAY Niçin Sinema Orta Öğretim Program·ına dahil edilmeli? Gençlerin hayatında, sinemaya belirli bir yer vermek, iki tehlike gosterebilir: biri zaten yüklü olan çalışma zamanını biraz daha arturmaK, diğeri ise gençlerdeKi sinemaya karşı olan eğilim leri fazlaca kuvvetlendirmek veya uyandırmaktır. ı<·akat meselenin bu goruş açısı altınua mı ınce lenmesi gerekir? Deneyler, iyi anlaşılmış sinematografi.K çalışmaların, zihni hayatın her zaman faydalanacağı moral ve artisti.K kultüre bir yardımcı olduğunu göstrmiştir . .l:tuhun zenginleşmesi bakımından, sinema yardımcı bir faktör olabilir. Sinema, zihni bir dinamizm ve artistik bir ifade olduğu zaman gençleroeki hareketli resimlere karşı olan mera.K da daha başka bir şekilde meydana çıkıyor. Herhangi bir filmin karşısında bir eleştirme gücünden yoksun, şimdiki pasif ve ne denirse kabul eden bir tutumun karşısında, sinema dersinin konulması yerinde olur. Maksat bir filmin yarattığı uyuşukluğun yerine aktif bir tutum vermektir. Filmlerin yasak edilmesinden daha olumlu ve daha etkileyici bir harekettır bu. Zira, genç ve yaşlı, ergeç bir gün yine sinemaya gidecek, ve alışmamış olduğu için de çok daha fazla filmin etkisi altında kalacaktır. Sinema seyircisinin yetişmesinin genç yaş lardan başlaması arzu edilir. Şuphesiz, muntazaman bir sinema klübünü takip etıne imkıl.nına sahip olan büyükler, ·gerçek sinemanın zevkini tadabilirler. Bununla beraber şunu da not edelim ki verimli bir sinematografik kültürun yayılması büyük bir engelle karşılaşır. Her şeyden önce, her insana verilen yön ve kültür zihnin bazı mekanizmalarını yavaşlatmıştır. . Daha doğrusu edebi kultlirün belirli .karakteri seyircilere Dır değerler tablosu vermiştir. Çoğu zaman seyircinin kotu filmlere alıştığı ve sinemacııarın \ cıneaste) klıl.sikler arasına koydukları eserleri ise fena bulduğu görülmüştür. Daha başka nasıl olabilirdi ki'? Bu seyircilerin zevkleri ve aradıkları e<lebiyat veya tiyatro ktiltürleri ile sınırlanacaktır. Bir bakıma, XIX. asrın başındaki, o, fakirleri ir.ı. san olarak görmeyen züppeler gibi, kültürlü seyirciler (namuslu kimseler), trajiği, ancak ye· dinci sanatın yeniliğine karşı gelecek, geleneksel bir şekil altında tadabilirler. Yedinci sanatın kendine has biçimi ile anlatılmış trajik onları sıka caktır. Bununla beraber Yunan trajiği ile ı:ıu fimler arasında müşterek bir nokta var, fe.kat görünen öz ve şekil benzerliklerinin öteslr:dı:ı hir nokta. Daha ziyade Bach'ın bir parçasının yapısı ile bir caz klıl.siğinin yapısı arasında var olabilecek bir benzerliktir. Gençliklerinden itibaren sinemanın anlatım şeklinin esrarına vıı.kıt olamadıklarından, okumuş halk, çoğu zaman bir fiinıin sadece konusuna dikkat eder. Bu konunun kuruluşundan anlamadığına göre böyle olması normaldir. Oysa, filmi film yapan anlatış tarzıdır. Daha mütevazı bir halkda yine ayni zorluk vardır: küçük yaştan sinemayı öğrenmiştir, fakat şu farkla ki, bunlardaki kültürün, orta veya yüksek tahsilin olmayışı filmi daha iyi anlayabilmek için bir avantajdı. Bu sadece görünüşte bir tezat teşkil eder. Gençlik devresinden çıkmış bu insanlardan, sinemanın yeni dilini öğrenmele- rini istemek biraz geç olur. Sinema klüpleri ya bunlara sempatik davranıp öğretınekten vazgeçecek, yahut da film gramerini öğretınekte ısrar edecektir: o zaman da üyelerden yarısı kaybolacaktır. O halde, seyircilerin artık filmleri değerlen diremiyecekleri hale gelene kadar beklememek gerek; genç zihinlerin yeniliklerle olan eğilimle rini gözönüne almak, mum.Kun olduğu kadar erkenden gençlerin dikkatini sinemanın zihni ve estetik varlığına çekmek, onlardan, o andan itibaren ileride kötu sinemayı boykot edip yedinci sanatın gelişmesini sağlıyacak gıicü ve isteği elde etınek gerek. Gençliğin kolay bükülüşü Esope'un dili gibi en iyi ve en kötü şeydir. İşlenmeden kalırsa gençlerin zihinleri derhal ticari filmler ile zehirlenir. Pedagojik yollarda kullanılırsa gerçek bir kültür doğurabilir. Gençler kendilerini sadece konuya verdikleri için daima filmin dışında kalırlar. Sinema dilinin daha iyi anlaşılabilmesi, kontrolsuz hissi reaksiyonların önlenmesi için ve estetik alanda bir kararın temeli olacak bazı bilgilere ihtiyaç vardır. Gençlik sinema tekniğini ve yapısını tanımalıdır. Böylece gençler sinema eserlerinde ortaya koyulmuş yuksek değerlere karşı hassas olacaktır. Amaç sinemaya bugünkü gençlerin ve büyüklerin hayatında tuttuğu yerden -eğlence, uykubambaşka bir yer vermektir. Sinemada plıl.stik bir anlatış şeklini, entellektüel çalışmayı ve müzik ile şiir kadar yüksek bir ilgi uyandıran moral düşünceyi görmesini bilen ve bu yeni sanatın geniş imkıl.nlarına ihanet eden bütün eserlere karşı da nefret duyacak bir seyirci kitlesi. meydana getirmek gerektir. Gençlerde böyle bir tutumun gerçekleşebil mesi için; anlaşılması ve değerlendirilmesi için bazı bilgilere ihtiyaç gösteren klıl.sik bir metııin karşısında alınan entellektüel ve hissi tutumu bir film önünde de aynen muhafaza etıneleri gerekir. Tekniği tanımak seyircinin zevkini azaltmaktan ziyade filmi değerlendirirken tesiri altın da kaldığı yersiz heyecanlardan kurtulmasını sağlar. Yargılamadaki özgürlüğü sağlamak sinema biliminin başlıca gayesidir. Bunun ilk adım ları da sinema tekniğinin öğrenilmesidir. Gençlere sinema dilinin esas elemanlarının neler olduğu gösterilerek onlarda, vasat seyircinin her şeyi kabul eden pasif tutumunu değiştirecek aktif mekanizmalar çalıştırılır. Zamanla filmin artistik değerini anlamak onları sinemanın eşsiz imkıl.nlarına cevap verebilecek eserler istemeğe sevkedecektir. Biraz daha sonra da film dili ile anlatılmış bazı moral düşüncelerin, bazı ahlıut değerlerinin daha başka bir görünüş aldıklarını, yoğunluk kazandıklarını anlayacaklardır. İşte o zaman sinema insanlığın belli başlı zihni elemanlarından biri olacaktır. Hattıı. denebilir ki bize insanlığın durumundan daha canlı, daha yüksek daha tam bir şuur kazandırarak geleneksel humanisme'i bir bakıma yenileyecektir. H. Agel'den çeviren: YUSUF ATAÇ GALATASARAY 9 Fauvisme ve Maurice de Vlaminck J e ne crois ni a ce que je touche, ni a ce que je vois, je ne crois qu'a ce que je ne vois pas et uniqu.ement a ce que je suis. Gustave MORIEAU XX. asra kadar sanatın gayesi halkın hoşu na gidecek şeyler meydana getirmek ve yalnızca halkı tatmin etmekti. Fakat XX. asnn ikinci yarısından sonra sanat hakiki mfuıasını ortaya koyma yoluna gitmeğe başladı ve halkı isyan ettirecek raddeye varsa dahi hedefinden dönmedi. Ayni şeyi resim sahasında ilk önce İmpres sioniste' lerin yaptığını ve adeta skandal yarattıklarını görüyoruz. XX. asırdan sonra ressamlar bu skandallara iyice alışmışlar ve hatta onlar için skandal yaratmayan resim önemsiz telakki edilıneye başlamıştı. Ve işin tuhafı resim sahasındaki en önemli ihtilıl.lin nüvesi klasik resim taraftan olan Ecole des Boeux arts da meydana geldi. Bu ihtilal de İmpressionisme cereyanından sonra yayılan ve Fauvisme adı alan diğer bir cereyandır. Bu cereyanın kurucusu olarak Matisse, Rouault ve Marquet'nin Ecole des Beaux Arts' daki öğretmenleri Gustave Moreau'yu gösterebiliriz. Gustave Moreau gayet zeKi ve üstun bir tekniğe sahip kimseydi. Talebelerinin kabiliyetlerini farkeden bu adam, onlara. bilhassa şahsiyet sahibi olınalanm öğretti ve onları tek hakimin kendi benlikleri olacağı bir yola teşvik etti. İşte Fauvisme bu şekilde doğmağa başlamıştır. Fauvisme cereyanının asıl doğuş tarihi 1905 olarak gösterilir, zira bu cereyanın .ressamları ilk olarak 1905 yılında «Salon d Automne» da Matisse'.in etrafında toplanıp fikirlerini tablolarında acığa vurmuşlardı. Fauve'lar ikinci sergilerini 1906 yılında «Salon des İndependants' .da açtılar. Bu sergiye kadar cereyanın herhangi bir adı yoktu, fakat 1906 da sergiyi gezen resim münekkidi Louis Vauxcelles yırtıcı ve frappan renklerin hil.kim olduğu tabloları görünce bu cereyanı «Fauvisme» olarak vasıflandırdı, ve bu ad çabucak yerleşti. · Bu cereyanın ressamları tablolarında gölgelere yer vermişlerdir ve gölgenin Jesiriyle belli olan röliefleri onlar sadece renklerle ortaya çı mağa çalışmışlar ve bu çalışmalarında da muvaffak olınuşlardır. Bu ressamlar röliefleri belli etmek için hiçbir klaslk metoddan faydalanmamışlardır ve bu arada perspektive de ehemmiyet vermemişlerdir. Onlar rölief hissini sadece renklerin· dizilişi ve bu renklerin arasındaki bağıntı larla vermeğe çalışmışlardır, yani: koyu renkler ön plfuıa alınmış ve açık olan renkler ise. arka plfuıa itilıniştir. Fauvisme ressamlarının tablolarında bu usulü başarıyla tatbik .ettiklerini görebiliriz, mesela G. Rouault'un (.Le Vieux Roi - İh tiyar Kral) ında olduğu gibi. Moreau'dan sonra Fauve'lar üzerinde otorite kuran Matisse, kendi düşüncelerini şöyle anlatır: - Kompozisyon, ressamın hissini ifade eden muhtelif elemanların dekoratif tarzda dizilıne sidir. - Mfuıa, bakanın tümünü kavradığı renkli satıhtan çıkar. Bu düşüncelerden de .görüyoruz ki Fauve'lann varmak istedikleri diğer bir amaç da hisler üzerine şok yapmaktır. Fauvisme·in başlıca ressamları: cezanne'ın yapıcı tesiri altında kalan Matisse ve Marquet, Rouault, Van Dongen ve beraber çalışan Derain ile Vlaminckdir. Fauve'lar ruhi haletlerini mükemmel ve etraflıca aksettirmek için hiçbir .şeyden çekinmemişlerdir, ve hatta tabloda çirkin ve kötü görünen bir husus eğer iç filemlerini iyi bir şekilde gösteriyorsa bu onlar için yeterlidir. Fauve'ların bunun yanında dikkat ettiklen diğer bir nokta da tablonun tamamen aydınlık ve çekici renklerin maharetle bir araya getirilmesi suretiyle seyirciyi yormayıp bilakis dinlendirmesi hususudur. Lakin daha kendilerini ilk gösterdikleri vakit bunun aksi olınuş ve seyirciyi dinlendirmek şöy le dursun, isyan ettirmişlerdi. Kendilerine verilen isim bunun Bir isbatıdır. Fauve'lar hakkında söylenilenler ne olursa olsun, onların kabiliyetlerini ve bilhassa cesaretlerini inkar etmek imkfuısızdır, zira Fauve'lar asırlardanberi hüküm süre:ı;ı. bir anlayışı inandık~ ları bir gaye uğrunda yıkmak için muazzam bir kitleye kafa tutmaktan çekinmemişler ve esaslı bir gayesi olan her ihtilalin muvaffak oluşu gibi, onlar da kendi ihti.lallerıii zaferle sonuçlandırmayı bilınişler ve böylece Abstrait resimle Klasik resim arasında bir köprü teşkil etmiş lerdir. Fauvisme cereyanının yetiştirdiği çok kıy metli ressamlar vardır, bu ressamlar içinde Fauvisme' e en çok faydası dokunan ressamlardan biri Matisse ise. diğeri de IVlaminck'tir. Matisse memleketimizde az çok tanınan bir ressamdır, fakat değeri onunkinden aşağı kalmayan Maurice de Vlaminck ise pek az tanınır, binaenaleyh kendisinden bahsetmemiz lüzumludur. Maamafih Vlaminck'i konu olarak ele almanın yegane sebebi bu değildir, ikinci sebep ise Fauvisme cereyanının tamamen zıt düşunce ve karakterde iki ressama sahip olması hususiyetidir, ve hatta bu iki ressam Fauvisme cereyanı içinde iki kutup teşkil etmişlerdir. Bu ressamlar: Matisse ve Vlaminck'dir. Vlaminck annesi ve babası tarafından her yönden ihmal edilıniş bir. çocuk idi, binaenaleyh kendisini yetiştirme şerefi kendisine aittir. O tamamen hürriyet .aşığıdır ve şahsiyeti zedeleyebilecek her şeyden nefret eder: öğretmen, jandarma, papaz gibi. Açık havayı ve tabiatı sever ve bilhassa tabiatın her an değişen renklerine 10 - - - - - - - - - GALATASARAY Tapacağız Bugün irfan kıibemiz güneşin battığı yer, Kafamızın içini yeniden yapacağız; Ne kader, ne tevekkül, ne melamet hırkası, Yalnız ilim, felsefe,,san'ata tapacağız. Rıfat Necdet EVRıiMER doğurtmıyacağım, Avuçlarım kapalı kalacak hep, Mavi değil ağaçlar artık, Gök kızıl değil, Gebe hayallerimi Tüm denizleri.mi kuruttu bu rüzgar Tüm BUSUz denizlerimi; Gerçek düzenim bozuldu, Benim dünüm yok ki ... tanıdığım koru değilsin, Aşinam değil bu sokak, Bu yüzler, bıı pis kokan ağacı, Sen NASIL bulanık kuyu dibi anılar Yosunları ellerime yürümüş Bir Bu ev, bu bahçe ..• Ben yaşamadım bıınları. Gürül gürül nehirlerin altında Nasıl öyle damla damla Y arınla.ra Üzerine eğildikçe uzaklaşır Koyup gittikçe büyürmüş. Ben bugünsüzüm, Dünsüz yarınlar yaşıyacak. G. TEKÇE hayrandır. İşte bu sebeplerdir ki onda resim sevgisinin doğmasını temin etmişlerdir. Kendisi aynı zamanda sporcudur da, gençliğinde bisiklet ve otomobil sporlan yapmıştır. Muliakkak ki bu sporlar onun sanatına da tesir etmişlerdir. Vlaminck'in en yakın arkadaşı Chatou'da doğmuş olan Deraln idi. Her zaman berabrediler ve hatta tablolarını dahi berabre yaparlardı. Bunun neticesi olarak. hayranı oldukları Chatou'da müşterek bir atölye açtılar ve beraberce çalış mağa başladılar. İşte böylece Fauvisme'in bir kaynağı da Chatou'da doğmuş oldu. 1901 de Van Gogh'un Hollanda'daki sergisini· ziyaret eden Vlaminck, Van Gogh'un sanatına ve tekniğine il.Şık oldu ve farkında olmadan kendini onun tesirine kaptırdı. Tam manaslyle kalender bir adam olan Vlaminck, rvan Gogh'a olan sevgisini «Van Gogh'u babamdan daha çok severim> diye izhar ederdi. Böylece Vlaminck uzun müddet Van Gogh'un tesiri belli olan eserler verdi. 1907 · ye doğru zaten maymun iştahlı olan Vlaminck bu tarzdan bıktı ve bu sefer de kendisini cezanne'ın tesiri altında bıraktı. Bu devre de 1914 de kadar sürdü. Fakat Vlaminck'ill bu gibi sanatkarların tesirinde kalması onun şahsiyetini zedelememiştir. O tablolarım bir iç güdüye uyarak yapar ve daima içinden gelen ilk tepkiye önem verir. Matisse ve Vlaminck arasında mukayese yapanlar onları birbirlerinden şu şekilde ayırırlar : · - Matisse, tecrübelerini zamanla doktrin haline getiren bir ihtilalci, daha doğrusu resim sanatının Karı Marx'ıdır, o bir düzeni, daha yeni bir düzen için mahvetmekten çekinmez. - Vlaminck ise bir hürriyetçi, bir anarşist tir. Tablolarında hayatında olduğu gibidir. Kültüre, bilgiye hiç önem vermez ve tablolarında da bunu hissettirir. Zaten Vlaminck, ömründe ayağını bir müzeye veya okula atınış adam değildir. O önceden ve sonradan tamamen bihaberdir. Bu yüzden de sanat dünyasında kendisini ilk gösterdiği vakit kıyametlerin kopmasına sebebiyet ver; mişti. Fakat bu gürültlilerin müsebbibi sadece tabloları değil, aynı zamanda da kendi yaşayış tarzı idi de. Vlaminck, ömrü boyunca kalender, başıboş ve serseri bir hayat sürmüş idi. Her tablosunda bunların izlerine rastlamak mümkündür. adadım benliğimi, Yarınki ağaç, yarınki deniz, Yarınlııi yağmur, yarınki Bokak... Bozkurt ERGENEKON Vlaminck'in tablolarına kronolojik bir sıray la bakarsak onun resim anlayışı bakımından geçirdiği devreleri kolayca anlıyabiliriz : 1906 da yaptığı «La denseuse du Rat Mort» adlı tablosunda Van Gogh'un tesiri az çok belli olur, fakat daha evvelki tablolarına nazaran burada görülen tesir pek önemsizdir. Vlaminck bu tablosunda bir gece kulübü dansözünü canlandır mış ve en çok sevdiği renkler olan kırmızı, turuncu ve outremer'i bol, bol kullanmıştır. Tablo çok çekici ve frappandır. 1907 de yaptığı «Les arbres rougers - Kır mızı ağaçlar» adlı tablosunda ise Van Gogh'un tesiri tamamen denilebilecek kadar kaybolmuş tur. Tablonun «Kırmızı Ağaçlar» adını. almasına sebep ön planda bulunan yedi ağacın gövdelerinin kırmızı renkte olmalarıdır. Bu tabloyu Vlaminck, Derain ile birlikte çalıştıkları Chatou'dakl otölyesinde yapmıştır ve tablo Chatou ekolü denilen ekole dahildir. Bu ekol Fauvisme içinde bir dal teşkil eder. Tablo, Fauvisme cereyanının en karakteristik tablolarından biridir. 1910 dan sonra Vlaminck'in peyzajlarında mühim bir ·değişiklik olmuştur, mesela 1920 de yaptığı «La Maison a l' Auvent» adlı tablosunda bu değişiklik derhal belli olur. Hatlar ve renkler realiteye daha uygundur. 1925 de yaptığı «La Chaumiere» adlı tablosunda Vlaminck'in çok büyük bir hamle yaptığı görülür. Yalnız, bu yıldan itibaren «La Chaumiere» adlı tabloda olduğu gibi Vlaminck'in peyzajları ekseri karanlıktır ve hemen hemen her tablosunda gök ayni şekilde resmedilmiştir. Koyu mavi bir zemin ve köpük şeklinde çok açık mavi veya açık yeşil bulutlar. Vlaminck'in 1921 den bu yana yapmış olduğu her tabloda anlatılmak istenilen şeyler bilhassa renklerin tesiriyle çok mübalil.ğalandırıl mıŞlardır; fakat bu mübalil.ğalar tabloların güzelliğini ve fVlaminck'in tekniğini zedeleyecek mahiyette değildir. Vlaminck çok eser veren bir ressamdır. 1876 da Paris'te doğmuştur, hil.len sağdır ve yeni eserler vermeğe devam etmektedir; 8ÜHA NOYAN GALATASARAY Türk Dili Düşünce ancak ifade edildiği zaman kıymet lidir. Söylenmemiş, açıklanmamış bir düşünce topluma bir şey katabilir mi? Düşüncenin topluma açıklanabilmesi için gelişmiş bir dile ihtiyaç vardır. Toplumun, düşüncelerimizi. özümüzü anlıyabilmesi için onların açık bir dille anlatılması gerektir. Acaba bugunkıi Türk dili ile düşunce lerimizi topluma açıklayabilir miyiz, rahatça anlatabilir miyiz onları ? Bugünkü dilimiz saf ve duru değildir. Hangi dil saftır ki diyeceksiniz, ama yabancı dillerin çoğu bugün artık· durudur, oluşum akınlarını çoktan geçirmiştir ve duruluk onlara bir nevi saflık kazandırır. Türkçe bir dilden güçsüz değildir; özenle, sevgiyle işlersek, dü§üncenin bütün inceliklerini söyleyebilir. Nurullah ATAÇ melerle anlattıramayan bir dil 'ile gururlanabilir miyiz? Bugün Türk dilinin gücüne inananların, bugünkü Türk diliyle yetinmeleri çekingenlikten, güçsüzlüğümüzün korkusundan ve onu urtme kaygusundan gelmiyor mu? Yukarıda da söylediğim gibi, bugünkü Türk dili emeklemeye çalışan bir dildir ve bu dil ortaçağ Avrupa dilleriyle karşılaştırılabilir ancak. Bugünkü dilimizin çağdaş Batı dilleri yanındaki durumunu görlip de üzülmemek mümkün mü? Acaba dilimiz nasıl gelişebilir ? Dilimizin gelişebilmesi için evvela onu sevmemiz, onun zenginliğini kabul etmemiz lazımdır. Biraz önce türkçenin g"ilçsüz bir dil olduğunu söyledim, şimdi onun zenginlinnden söz Bugün Türkçemiz öyle değildir. Konuştuğu açarken bir çelişmeye düşmüyor muyum? Dilimuz dil, eski Osmanlı dili kalıntıları ile yeni ku- miz güçsüz derken şimdiki zamanı belirtmek isrulmaya çalışılan öz Türkçenin arasında bocalatemiştim, oysa ki zenginliği ile geçmiş ve geleyan ·bir dildir. Türkçenin oluşum devridir yaşa cek zamanları söylemek isterim. Altay ülkeleridığımız yıllar. Asırlardır duyguyu işlemiş bir dine seslenen bir dil herhalde fakir olamazdı ve lin kalıntılarından düşünce isteyen, devrim isteBatı kültürünün ışığında ilerlemeye, kendi öz yen bir çağın getirdiği yenilikleri, yarattığı olay- kaynaklarından faydalanarak gelişmeğe çalışan ları anlatabilecek bir dile ulaşılabilinir mi? Türk bir dil fakir bir dil olmayacaktır. Kaynağın araş ulusu çağlar boyunca duygusu ile yaşamıştır. tırılması ve kültürden faydalanılması bizi dil kuDüşüncelerini ifade eden satırları yoktu ozanlarallarına sürükleyecektir. Bir dil ancak kurallarımızın. Güzel düşler, güzel duygular, insanın görın ışığında gelişebilir. Uydurma kelimelerle ve zünü kamaştıran renk dünyası taşıyan satırların kişisel duyguların beğendiği ve yaymak istediği altında düşünceler, insana niçin yaşadığını öğre kelimelerle dil geliştirilemez. Dilimiz ancak arapten, insanın iç dünyasına seslenen sorularla ilça ve farsça kelimelerden arınarak, ve dilbilgisi gili düşünceler yoktu. Atalarımız bu satırların kuralları çerçevesinde türeyen kelimelerle gelişe üzerine iğildikleri zaman duygu sadece duyguyu bilir. Ve halk'a, topluma yaymak istenilen keli~ öğreniyorlardı. ömürleri belli bir fikir üzerine melerin kökleri açık bir şekilde anlatılmalıdır, kurulmamuıtı. Tanzimat bize düşünce kapılarını aksi takdirde halkta yeni kelimelerin uydurma açmıştı ama o da dilimize darbesini indirmişti. kelimeler sanısı uyanabilir. Ancak bu şekilde Tanzimat edebiyatının dili tlirkçe değildir, şiir toplumun inancıyla dilimizi geliştirebiliriz. Dilileri, nesirleri sanki Batı edebiyatının birer çe- miz Batı dilleri seviyesine çıkabilir, onu sevelim viri örneğidir. Bu dil hı:>zukluğunun sonucu olayalııız, onun ileride güçlü bir dil olabileceğine rak ulusumuz Batı düşüncesini tam olarak anlı inanalım. Umudumuz türkçenin gelişeceği, Batı yamamış, onu benimseyememiştir. Düşünce, kaydilleri seviyesine yükseleceğidir. nak anlaşılmayınca o düşüncenin yansıdığı alanTürkçecilik akımı karşısında tutumumuz ne lar araştırılmadan, anlaşılmadan kabul edilmiş olmalıdır? Türkçecilikte aşırı mı yoksa ilimli mi tir. Bugünkü dilimizi zayıf, güçsüz bulmamız, olmalıyız? Aşırıların düşünüşüne göre ilimli olonu çağdaş dillerle karşılaştıramamızdan dolayı mak türkçeciliğe gerçekten inanmamak, toplumu dır. Bugünkü Türk kültürü uygar bir kliltürün öz türkçeciliğe inandırmaktan çekinmektir. ~lim emekleme devriyle karşılaştırılabilir. Durum bu kadar açık iken bugünkü dilimizi beğenebilir liler ise aşırılıkla toplumun düşünüşlerini eski miyiz? Uygarlığın ortaya koyduğu sorunları dilin kalıntıları ile açıklayan toplumdan uzaklaştığımızı söylemektedirler. Fakat topluma bırJ kendi öz gücü çevresinde anlatamıyan bir dil beğenilebilir mi? Bu sorularla sakın Türk dilini konuda uymak, ona ayak uydurmakla dilimize en büyük kötülüğü yapmış olmuyor muyuz? sevmediğim anlaşılmasın, bir dili sevmek ve beİlimlilere göre dil devrimi yavaş yavaş yapılma ğenmek apayrı şeylerdir. Sevgi beğeninin sonucu lıdır, dil devriminde halk önemlidir, halk oyu dil diyebilirsiniz ama, beğenmediğimiz şeyleri de badevriminin en önemli yargısı olacaktır, aşırılığa zen sevmez miyiz? Ve beğenmek kişiye anladı lüzum yoktur, kelimeler türetmeli ve halkın yarğıyla, bildiğiyle yetinme duygusunu getirmez mi? gısı beklenmelidir. Aşırılar saf bir öz türkçe Duygularımızın, büyük sözlerin tesirinde kurmağa çalışmaktadırlar. Acaba aşırıların bu kalmıyarak açık konuşalım: Bugünkü Türk dili güçsüz bir .dildir. Buna belki kızabilirsiniz ama uğranışlarını günlük hayatlarında da görebiliyor muyuz? Dil devriminin öncülerinden olan Nugerçeği bir takım iri sözlerle gizlemek, gerç~ğe rullah Ataç, yazılarında Bay diye ünlediği kişi vurulan en büyük darbe değil midir? Açın fen kitaplarını, açın hukuk kitapia:rını, size türkçe ,, lere günlük hayatında bey demiştir. Demek ki seslenmez o kitaplar, karma karışık bir dil aşırılar bile --örnek ne kadar basit olsa dagünlUk hayatta yazı hayatlarında kullandığı kevardır o kitaplarda. Bu durum karşısında türkçemiz artık durulaşmıştır, türlü dil uğraşlarına limeleri kullanamıyorlar, çelişmeye düşüyorlar, lüzum yoktur diyebilir miyiz ? Bunu diyebilme- kendi kendileriyle toplumun baskısından kurtulamıyorlar. miz için türkçemizin bize gurur veren bir dil olAşırıları ve ilimlileri bu denli kötliledikten ması gerektir. Düşüncelerimizi saf türkçe keli- 12 - - - - - - - - - GALATASARAY Reşat Nuri ve << Bir Kadın Düşmanı •• «Bir Kadın Düşmanı» veya «Homongolos» romanı, Reşat Nuri'yi çeşitli cepheleriyle gör~p inceliyebileceğiniz ve yazarının iç dünyasını bıze !;!n iyi bir. şekilde aksettirebilecek değerde, kuvvetli bir romandır. Roman gerek konu ve gerekse işleniş bakımından, tek kelime ile mükemmel. Reşat Nuri'nin ilk eserlerinde görülen derin his unsurları bu romanda da mevcut. Ancak yazar bu romanında, bazı açık gerçekleri ve insan ruhundaki derin özlemleri çeşitli hislerle örülmüş bir hayal aleminin içine yerleştirmeyi başarmış. Roman, Reşat Nuri'nin diğer romanları gibi kendine has bir üslüp ve teknikle yazılmış. Okuyucu romanın sürükleyici ve romantik havasında kendi ruhunun temayül ve gizli arzularını bularak tam manasıyla vak'a içinde yaşıyabiliyor. Romanın kısaca özeti şu : «Sara, bir paşanın kızıdır. Güzel, sevimlf. zeki fakat biraz· şımarık ve mağrur olan bir kız, eğlenceye bilhassa düşkündür. Akrabasından olan bir kızın; Vesime'nin düğününde hazır bulunmak için bir Batı Anadolu kasabasına gidişi Sara'yı pek çok müteessir etmişti. Bunu İstan bul' daki arkadaşına yazdığı mektuplardan anlı yoruz. Fakat, Sara kısa bir müddet sonra, güzelliğinin hayranı olan· kasaba erkeklerini kendine zalimce bir eğlence vasıtası yapar. Bu arada Ziya Bey isimli bir gençle tanışır. Ziya B~y b~r sporcu kafilesinin başkanı olup, gayet çirkın bır adamdır. Hatta bu sebeple «Kaya Balığı» diye bir de lakabı vardır. Ziya Bey, Sara'ya ehemmiyet vermez. Bu da Sara'yı kızdırır. Güzelliğinin verdiği bir gururla herkesi kendine meftun görmeğe alışmış bu şı:mank kız, bir erkeğin kendisine . alakasız kalmasına tahammül edememektedir. Aynca Ziya Bey bir kadın düşmanı, bir homongolos olarak tanınmaktadır. Kadınlarla her fırsatta alay etmekte ve onların zayıflıklariyle eğlenmektedir. Yüzmeden bahsederken ~Gitme~, gitmek, durmadan yüzmek» diyerek yüzmen_ın güzelliğini anlatan bir kızcağızı, «Gitmek, gıt mek sonra da arkasına bakınca bir arpa boyu gittiğıni görmek ve bu defa da o narin, zayıf kollarla dönmek, dönmek» diyerek malı p eden Ziya . Beye karşı Sara'nın kini daha da artmış tır. Bütün bunlara ek olarak Ziya Bey· dünyaya boş veren hali ve Sara'ya oynadığı u oyun · e daha fazla düşm eder. Sara ile bakarlark li bir insan !ediği zaman, Ziya Bellin «Ayılar armudu ay ışı ğına tutup olgunluğunu anlarlarmış, ben de şu ağaçtaki incirleri . ay ışığında inceliyorum» de- mesi üzerine, bu romantik manzara ve duruma rağmen onun bu kaba cevabından dolayı bir kat da hiddet ve vefut. duyar. Bütün bunlar birleşe rek Sara'nın Ziya Beyden intikam almak için bir plan hazırlamasına vesile olur. Bu plan onu se~ ver görünerek kendine 8.§ık etmek ve sonunda çirkinliğini yüzüne vurarak, ona en büyük darbeyi indirmektir. Ancak, Ziya Bey bu plam bir tesadüf neticesi öğrenir. Bir kaç gün sonra Ziya Beyin bir motosiklet. yarışında uçuruma yuvarla~ narak öldüğü haberi duyulur.» Romanın ilk kıs mı roman kahramanlarından birinin ölümü ile bitiyor. İkinci kısımda Reşat Nuri orijinal bir buluşla romana ayrı bir çekicilik kazandırıyor. Bu kısım Ziya Beyin yazdığı ve Necdet isimli, ölen bir arkadaşına hitap eden mektuplardır. Bir ölüye Mektuplar başlığını taşıyan bu kısımda, romanın ilk kısmında bizim için meçhul kalan bazı hususlar Ziya Beyin görüş zaviyesinden inceleniyor ve bazı derin ruh tahlilleriyle karşıla şıyoruz. Fakat bu tahliller sıkıcı olmaktan uzak, bazı romantik pasajlarla süslü, samimi ve his dolu bir üslüpla yazılmış. Bu kısımda L:Jiya Beyin hakikatte hisli ve anlayışlı bir insan olduğu nu görüyoruz. Ancak çirkin olduğunu bilen ve bundan da büyük bir elem duyan Ziya Bey kendini spor vermiş ve spurun getirdiği hava içinde her şeyi unutmuş veya unutmaya çalışmıştır. Sara, alaka duyduğu ilk kadındır. Çirkin «Kaya Balığı» hakkı olmadığı halde güzel bir kızı sevmiştir. Onunla gezdikleri bir gecede kendinf tutmak ve yaralı ruhundan coşup gelen hislerini bu peri kadar güzel kıza söylemem~k için, bıçakla elini yarar· ve belki de bu suretle kanayan kalbindeki hicranı kanla birlikte akıtmak isteyen Ziya Be'y, hayatının en acı nemlerini· Sara'ya aşık olduktan sonra yaşamıştır ve nihayet yine anlıyoruz ki Sara'nın kendine hazırladığı planı öğrenen homongolos, bir motosiklet kazasında kurban gitmemiş, fakat intilıar etmiştir. Reşat Nuri romandaki kahramanları bütün çizgileriyle anlatmağa muvaffak olmuş. Sara'nın şahsında bu devrin kenç kızı karakteri beliriyor. Bu genç kız ruhu çeşitli cephelerden ve bütün kaprisleriyle anlatılmış. Bir gençlik ruhunun esmekte olduğu bu ince ve hassas ruhun derinliklerine, Reşat Nuri'nin, herbiri ayrı bir analitik unsur taşıyan cümleleriyle inmek mümkün. Ziya Bey veya homongolos ruh ve maddenin yarattı bir kontras fileminde yaşayan bir insan. Ruh güzelliğinin yüz güzelliğiyle olan mikamanın birçok satırlarında yarı alay dobir lisanla anlatılınış. Yüzü bir kaya çirldn, ruhu bir hayal kadar temiz rcu ile, güzel ve genç bir kız. Bu Reşat Nuri aynı romanın kahrak bize takdim edivor. Romanın akıcı havası içinde başka bir !lleniııf' sürükleyici tesirine kapılmamak hakikaten güç. Reşat Nuri kahramanlarının ruhunda. bizzat yaşıyor. Hatta o kadar ki bu çeşitli ruh şekil leri yazarın, bizzat kendi sanatkar ruhunun an- GALATASARAY !atılmasından ibarettir denebilir. Diğer taraftan Reşat Nuri'nin insan anlayışı ile de karşılaşıyo ruz. Yazar ruh güzelliğini madde güzelliğinden üstün tutmaktadır. İnsanda bulunabilecek meziyetleri, kendi görüş zaviyesinden bir nevi sırala maya tabi tutan lteşat Nuri hayatın gerçek .taraflarına tatbik edilen bu meziyetlerin nasıl güçlillderle karşılaştıklarını yine romanın gidışini bozmadan pek güzel bir şekilde izah ediyor. Nuri bu romanda kendi hayat felsefesini de kahramanlarımn karakterinde işliyor. Romantik türdeki bir roman için, mesela Hüseyin Rahmi'nin romanlarında gorülen tarzda bir felsefe sıkıcı olabilir, fakat Reşat Nuri vak'anın gelişimi ile kaynaştırıp geliştirdiği felsefes~!1i, romanın bir neticesi olarak da okuyucunun gozlerl önüne sermesini biliyor. Ziya Beyin birbirine tezat teşkil eden hisleri ve bu durumdan meydana gelen ruhi mücadelesi romanın başlıca ana fikridir denebilir. İnsanların şahsiyet kazanırlar ken, geçirdikleri hayat safhalarımn tesirleri ve bunların o insanın karakterinde husule getirdikleri derin izler, yine romandaki kahramanların ve bilhassa Ziya Beyin durumu ile inceleniyor. Romanda tema kadar ana fikir de önemli ve gerçek. Reşat Nuri kendi hayalinde yarattığı kahramanlara sübjektif olduğu kadar objektif bir karakter vermesini de bilmiş. Romanda diğer bir başarılı husus da psikolojik talılillerin sıkıcı olmaktan uzak ve okuyucuyu ilgilendirici bir tarzda yapılmış olması. Reşat Sara ve Ziya kendi dünyalarında insanların kapris ve ihtiraslarını temsil yönünden ayrı birer özellik kazanan roman. kalıramanları. Reşat Nuri bu iki ayrı yaradılıştaki insanı aynı romanın mevzuunda karşılaştırırken, hayata bir tesadüf ve bu tesadüfün doğurduğu neticeler karakterini veriyor. Romanda yine bir hayat musikisinin çeşitli nağmelerini duymak mümkün. Bu nağmeler romanın gidişi ile inip çıkıyor. Romanın süresi boyunca his, hayal ve psikolojik durumların tahlili, bu müziğin fon teşkil ettiği bir alanda yapılıyor. Bu arada dikkate değer bir özellik de mevcut. Reşat Nuri, ruhi buhranları önleyecek yegane çarenin spor yapmak olduğu nu belirtiyor. Ziya Bey, yüztinün çirkinliğini ve ruhunun her an taşmaya hazır volkanlarını ancak spor yaparak unutmağa çalışmaktadır. ünlü Fransız yazarı ve düşünürü Jean Giraudaux «Spor vücuda enerji, cüret ve sabır gibi kuvvetli faziletler kazandırmaktan ibarettir. Spor hastalığın tersidir» der. Gerçekten Reşat Nuri bu fikri homongolosun kuvvetli şahsiyeti ile yaşatıyor. Zira, Ziya Bey gibi hassas bir insanın o kadar çirkin bir Qehre ile yaşayabilmesi imkansızdır. Halbuki o spor yapmak suretiyle bir nevi kendinden uzaklaşnıaktadır. Ancak bu uzaklaşış gerçek ve samimi değildir. Sporun kendine kazandırdığı faziletlerden hiç biri, ne enerji ve ne.de cüret onun maskesinin düşnıesine mani olamamaktadır. Çünkü Ziya Bey, en az Sara kadar mağrur ve izzetinefsiyle oynanmasına tahammül edeıniyecek bir insan tipidir. çeşitli Netice olarak Reşat Nuri'nin bu eseri ile gerçek hayatı romantik türde bir romanla en güzel bir şekilde anlatmağa muvaffak olduğunu söyleyebiliriz. EROL AKYAZAN 13 Soyut Resim ve Türk Ressamlığı Resin1 millette türlü yollarıyla muvaffak olmuş, gtizel san'at kollarından biridir. Yazımızda, bu san'atın yepyeni bir kolu olan «la peinture abstraite»i işlenmiş, san'atı her bazılarında inceleyeceğiz. Bugün «Soyut» san'atın tam bir tarifini ve reçetesini vermek pek kolay olmaz. Yalnız şunu da ilave etmek doğru olur: «l::loyut» nature den, yani tabiattan tamamen uzaklaşmıştır. Bu, tıpkı rönesansta başlayan, zamanımızda devam eden klasik kuralların bir çoğunu içine alan ve bilgiye dayanan bir resim koludur. Ancak klasiklerde bir konu tabiat elemanlarından insan, manzara, hayvan gibi figürlerle işleniyordu, «soyut» resim ise şekil ve renk lekelerinden, çizgi güzelliğinden ibaret sadece plastik endişeyle hareket eden ressamların seçtiği bir yoldur. İrili ufaklı ressamların açtığı dünya ölçüsündeki sergilerde derece almış ve ismi «peinture abstraite» lugatlerine geçmiş Ttirk ressamlar1!1ın başarısı bugun her Türkün göğsünü kabartabıle cek bir haKikattir. Bu sanatkarları şöyle bir gözden geçirelim: Mehmet Nejat Devrim: 1923 de İstanbul'da doğdu. Galatasaray Lisesi mezunudur. Güzel Sanatlar Akademisinde okudu. Meşhur «paysagiste» Leopold-Uvy·nin talebesidir. .uana sonraları Ayasofya Camiinin mozaikleri üzerinde çalıştı. Bununla beraber Arap yazısı ve «so:yut» ~s lam sanatıyla alakadar oldu. Nejat'ın resımlerın de, siyah-beyaz veya renkli olsun, hissetme ve istek çok ön plandadır, öyle zamanlar olur ki bazan bunlar bir harmoni içinde birbirine de karışır. Prenses Fahrel Nissa Zeyd'in oğludur. 1950 de Galerie Lydia Conti, 1951 de Galerie Beaune'da, 1953 de Studio Facchetttde hususi sergiler açtı. Salon des Realites Nouvelles'e kayıtlıdır. Grup sergillerinde de bulunmuştur. Paris de yaşamaktadır. «Quand je peins, je remets en question la totalite du tableau chaque je le reprends. n faut detruire jusqu'a'la folie. Ce qui parait folie au moment meme de la creation n est que la logique de la plante-peinture qui a grandi sana. se soucier de vous» (Nejat) Dictionnaire de la peinture abstraite'den. Selim Turan : 1915 de İstanbul'da doğdu. Güzel Sanatlar Akademisine gitti. Almanya'ya, Fransa'ya, Yunanistan'a, İtalya'ya, Anadolu'ya seyahatler yaptı. 1950 de Paris'de G~erie :ı:re tau'da eserlerini sergiledi. İlk «nonfıguratıve» çalışmaları 1945 senesine rastlar. 1947 denberi Salon des Aealites Nouvelles'e kayıtlıdır. Parisde yaşamaktadır. . . , Fahr-el Nissa Zeyd : 1930 de Büyükada da doğdu. 1920 de Güzel Sanatlar Akademisine girdi. 1928 de Fransa'ya, Paris'e gitti. Akademi Ranson'da okudu, sonra Türkiye'ye döndü. Avrupa'ya ;ıayısız seyahatler yaptı. 1937 de Berlin'e gitti. 1939-1940 seneleri arasında Budapeşte'de kaldı. 1941 de hususi bir sergi açtı. Aynı sergisini Paris'de tekrarladı. Salon des Realites Nouvelles ve Salon de Mai'ye büyük ölçüde «abstrait» eserleriyle dahil oldu. Renkleri çok canlı ve oynaktır. Galatasaray'da okumuş olan ve dünya ressamları arasında isim yapmaya başlayan ressam Nejat'ın annesidir. Hayatını Londra ve Paris'de geçirmektedir. Klasik anlamda gayet güzel resimler yapan bu sanatkarlar daha sonra «non-figurative»e geçmişlerdir. TUNCAY TANER! 14 GALATASARAY _/flüzik 1959 yılının 2 Haziran ak:jamındayız. Fransa'da aileler ak:jam yemeğine oturmağa hazırlanıyorlar.· ' Birden radyo yayını kesiliyor ve bir erkek sesi milyonlarca aiı<J,-babaya hitap ediyor: - ııransız ana Ve. babaları, size ÇOcUkları nızın istikbalini ve hcitta biraz da hayatlarını etkileyecek bir 'kotıudaiı söz açmak istiyoruz. LUtf en radyolarınızı terketmeyiniz. Jeunesses Music"cıles de lt'rance teşkilatı, devletin mali yardımı 'arttırılmadığı' ve masraflar arttığı için çökmek tehlikesiyle karşı karıııyadır. Çocuklarınızın ruhi ve toplumsal muvazenelerini sağlamak için elzem ol.an bu teııkilat ancak sizin §ahsi uiırdımlarınız· sayesinde yaıııyacaktır... O gece bütiin Fransa'da evleri dolaııaiı J.M.F. üyesi gençler 24 milyon frank teberru toplamııılardı. Bir evin kapısına asılmııı bir torbada 50 frank bulan gençler, bunun yanında bir de not bulmıı§lardı : «Annemizle babamız sinemada. Pierre ve ben evde btılduğumuz bu kadar parayı size vermek istedik, fakat sizin geleceğiniz saatte yatmııı olmamız lazımdı. Torbadaki para bir ııey de/Jil; fakat bu Jeunesses Mıı.sicales'i· kurtaracaktır... » Ve J eunesses M ıısicales kurtuldu ... Bugün, devletin 240.000 yeni frank yardım ettiği, ve gerektiği zaman Fransız milletinin bizzat kendi varlığıyla masraflarını karııılamağa çalıııtığı bu teııkilat nedir'! · Bir müzik teııkilatı devletin ve milletin ilgisini bu kadar çekebilir mi'! Çocukların istikbalini ve hayatını etkileyebilir mi'! Bilimlerin ve düşüncenin milletlerüstü hakimiyeti dünya gençliğinin «acaba milliyet hissi lüzumsuz bir his, bir fantezi mi?» sorusunu kendi kendisine sormasına yol açıyor. Bu soru zaten aşağı yukarı her çağda kendisini hatırlatmış. Eski çağlar çoğunlukla insanlık ülküsünü din birliğinde gerçekleştirmeğe çalışmışlar. Ama o zaman başarıya ulaşmış bile olsalar, bugün için dinler bize yetersiz. Dünya insan tarafından epeyce tamamlanmış bir durumda. Bugün bize dünyevi bir din gerek: hem bilim kadar s,omut, duygularımıza hitap eden, deneylere tabi tutabileceğimiz ve fakat insanın dışında gerçek; hem de düşünce kadar insani ve soyut bir iç gerçek olabilecek bir din arıyoruz. İşte bunu bulamadıkları içindir ki içimizden bazıları düşuk cinsi eğilimlere saplanır, kimimiz daima güneşten kaçan bir anarşist ya da çok maddeci bir komünist olur; kimimiz bütün insan kavgalarına sırt çevirmiş bir burjuva olur, bir Musa kendisine başka dünyalar arar. Oysa aramamız gereken bir insanlık ülküsüdür. Fakat bu ülküyü milliyet hissinden ayrılmış olarak bulmak zordur. Onun için bir problem çı kıyor karşunıza. Aynı zamanda hem soyut hem somut bir gerçek bulmak gerek. Gençlik ancak buna inanabilir. Bu gerçek ancak sanatta olabilir; ve en kuvvetle görtindüğü alan müziktir. Müz.ik maddeden hem son derece uzak olan, ve hem de maddeye son derece bağlı bulunan· yegane sanat koludur. Öyleyse gençliğin bunalımlarına tek çare onlara müzik yapabilecekleri ve dinleyebilecekleri bir ortanı hazırlamaktır. Bizden evvelki nesilleri itham ediyoruz: bugünkü gençlerin yaptığı ve yapacağı bilfüstisna bütün yanlış hareketlerin tek sebebi onlara bu ortamın hazırlanmamış olınasıdır. Bugün dünya devletlere ayrılmış olarak idare edilmektedir. Her devlet kuvvetini içersindeki milli birlikten alır. Bir milletin kültürü ne kadar kendine has ·ve diğer milletllerinkinden farklı olursa o milletin fertleri de o derece birbirlerine bağlı olurlar. Fakat kültür ancak uygarlığa, yani bilim ve düşünceye bağlı olarak ilerleyebilir. Bilim ve düşünce de milliyeti olınayan kavramlardır. Onun için günümüzde kültür de bilim ve (ltişünce gibi milliyet sınırlarım aşmakta ve .bütün insanlığa şamil bir duruma doğru ilerlemektedir. İnsanlık idealini arayan gençlik için ne büyük bir önem olduğunu söylediğimiz müzik de' uluslarüstü bir duruma doğru ilerlemektedir. Yalnız, bu alanda en çok ileri gitmiş olan milletler gayet tabii dtinya müziğine kendi milletlerinin karakterini aşılamakta ve kabul ettirmektedirler. Bunun sonucu olarak bu alanda geri kalmış milletler için, bütün dünyayı etkilemiş olan diğer bir milletin kültürünü alarak kendi kültürlerini ve dolayısıyla kendilerine has milli karakterlerini kaybetmek tehlikesi vardır. Bu durumu gören bir çok d..ınya devletleri kendi gençliklerinin bir an önce bütün dünyaya hakim olan kültür seviyesine eri§mesi, ve ondan sonra bu külturü kendi milli karakterlerine uygun olarak . geliştirip dünyaya kabul ettirmesi için «Gençliğe· Müzik» hareketleri tertiplemiş lerdir. Türkiye'mizde dünya kültürüne sunulabilecek bir muzik yoktur. Asırlardanberi bağlandığı mız Türk Müziği, dünya kültürünün üzerine kurulmuş olduğu ilkelerin tam aksi bazı ilkeler üzerine kurulmuştur ve şimdiye kadar kaydettiği bütün gelişmeler onu dünyaya iyice hakim olan Batı kültüründen uzaklaştırmaktan başka hiçbir şeye yaramamıştır. Bu yüzden de, Batı kültürünü hazmetmiş ve dünyaya karşı yüzümüzü ağar tan birkaç sanatçımız, sanatlarıyla bağdaşacak bir Türk özü bulamamakta, Alman, Fransız, GALATASARAY 15 Timur Selçuk Sanatkar bir ailenin oğluyum. Müziğe olan alil.kam küçük yaşımda başlar. Başta babam Münir Nureddin Selçuk olmak üzere, ailemin en büyük arzusu benlm müzisyen olarak yetişmem di. 1lkmektepte piyano dersleri almaya başladım. Ailem işi daha ciddiye alabilmem için beni Konservatuara yazdırdılar. Şimdi piyano ve armoni bölümlerine devam ediyorum. Hocam değerli piyanist Ferdi Ştatzer'dir. Dersten fırsat bulduğum zamanlar piyano çalışırım. Musiki sahasında olduğu kadar tahsil yıllarında da çalışıp yetişmek en büyük emelimdir. Çünkü tahsilsiz bir sanatkil.rm hiç bir şey ifade etmiyeceğine inanıyorum. Bugüne kadar çeşitli konserler verdim. Memleketimizde genç sanatkarlara gösterilen alil.kaya muvazi, mektebimizde de başta müdürümüz ve hocalarımızın sanat teşekküllerine yaptıkları teşvik, verdikleri geniş saha bizleri çok mütehassis etmektedir, kendilerine minnettarız. Okulumuzda bir turizm kulübü kurulmuştur. Açılış toplantısı 31 Mart 1961 CUma günü yapılmıştır. Amatör rehber talebe arkadaşlarımız tarafından kurulan bu kolun gayesi okulumuzda turizm sevgisini uyandırmak ve geliştirmektir. Bu alanda çeşitli faaliyetler teşkilini düşünen kol mensupları bu harekete diğer liselerde de girişil mesini arzulamakta ve böylece liseli talebeleri turizm alanında faydalı birer eleman haline getirmeyi düşünmektedirler. Hüsnü Atilla, Mümin Alanat, Muhittin Yamaç, Kaya Tiryakioğlu, Barlas Tolan, Doğu özgür, Levent Köymen, Mehmet Karal, Turizm Kolunun kurucularıdır. Turizm Kolunun çalışmalarına okulumuz öğret menlerinden İstanbul Belediyesi Basın, Yayın, Turizm ve Protokol Müdürü Rakım Ziyaoğlu rehberlik etmektedir. Arkadaşlarımıza başarılar dileriz. İtalyan veya Amerikan karakterini benimsemektedirler. · Bu durum katiyen bir hal çaresi teşkil edemez. Yurdumuzda ergeç Batı kültürünü kabul edenler çoğalacak, ve aralarında kesin bir kultür farkı olan iki kitle doğacaktır. Bu bir millet için korkunç bir. şeydir. Devlet bu kitlelerin hangisini tutacaktır ? Bütün dünya tarafından kabul edilen fakat Türk olmıyanını mı? Yoksa Türk karakterine sahip olup dünyada kıymet verilmiyenini mi? Devletin tutumu bu durumu önleyici değil körükleyici görünüyor. Bir hafta alaturka, bir hafta alafranga konser veren bir İstanbul Konservatuarı bilmem ki Türk külturünü ctunya sahnesine nasıl çıkaracak? Belki dünyada «Gençliğe Müzik» hareketine en ihtiyacı olan devlet Tilı:kiye'dir. Gayet sıh hatli kökler salmış olan devrim dışı musikiyi alelacele atıp yeni bir Türk müzik karakteri kurmak gerekiyor. Bunu ancak Türk Gençliği yapabilir. Çünkü o, bu karakteri diğer bütün sanat kollarına getirmiştir. Osmanlı karakteri yalnız müziğimizde hüküm sürmektedir. örneğin: şar kılarımız. Şarkı, hayatın içine en fazla girmiş bir müzik türüdür. En yüksek toplum katından en basitine kadar bütün insan toplulukları düşündüklerini, hissettiklerini, kısacası yaşadıkla rını şarkılarla anlatırlar. Sorarım size, (Hayatım mahvoldu gitti, mehavvet bitmiyor asla) şar- kısının anlattıklarını bugün yaşıyor muyuz ? Diyeceksiniz ki bu· bizim atalarımızın zamanındaki bir yaşantıyı aksettiriyor; neden kaldı rıp atalım? Peki, güzel, atmayın, ama bugünkü hayatı kendi gerçeğimizin ne günahı var? Niye bir Orhan Veli'nin, Behçet Ne·catigil'in, Atilla Ilhan'ın, özdem1r Asaf'ın, Salt Faik'in şiirlerini şarkı haline konup en cahilinden en ytıkseğine kadar her birimizin ağzında dolaşması sağlanmı yor? Neden mi? Çünkü şiirlerimiz Batıya yönelmiştir ve bu ustalar Batı anlayışından eser vermişlerdir. Oysa müziğimiz Osmanlı karakterindedir. Bu karakter Batı biçimlerine asla uyamaz. Bu yumuşak ve şekilsiz karakter dünyaya bil.kim olan kesin müzik karakteriyle bağdaşa maz. Biz Şarklı değiliz. Bunu her alanda liemalist bir atılışta ispat ettik. Müzük alanına da yepyeni bir çeşni getirmeliyiz ki dünya radyolarında çalınabilsin ve dinleyenler, «Bu bir Türk Müziğidir:> desin. 1şte Türkiye'de «Gençliğe MüZik» hareketinin hedefi buna varabilmek için takip edeceği miz yolun ilk basamağı, dünyaya bugün bil.kim olan müziği dinleyebilecek gençler elde etmektir. Belki de bu birinci kademe aşıl!nca arkası, yani bütün insanlığa şamil Türk Müziğinin kurulması kendiliğinden gelecektir. mızın AHMET YÜRÜR i6-------- GALATASARAY SPOR Geçirmiş olduğumuz aylar içinde okulumuzda oldukça enteresan spor hareketleri olmuştur. .BOKS•: Bu sene birdenbire Hüseyin Yarsuvat'm kaptanlığıyla ve M. Ali hocanın yardımıy la. p~layıverdi. Arkadaşların alaka ile karşıla dıklari bu spor yokluk içinden var olmuştur. Takım yaptığı maçların hepsinde büyük muvaffa· kıyet gostermi§tir. · Mesela Fenerbalıçe ile yaptığı maçların ikisini de kazanmıştır. Ayrıca üç okul arasında yapılan bir turnuvayı da kazanarak muvaffakıyetini devam . ettirmektedir. Takılİlln klas üç elemanı Hüseyin Yarsuvat, Metin . Başaran ve Sermet Arkada§'tır. Kaptan olan Hüseyin, Sultani'de ilk Il8.!{avt yapmak §erefini de kazanmıştır. Yaptığı maçların hemen hemen hepsini kazanan Yarsuvat halen kendisine rakip aramakla me§guldlir. Zira Ankara Kolejinde antrenmanını seyreden kolejlilerin dudakları çatlamı§ ve kendisine rakip çıkaramamışlardır. Boks §Ubesine bol §anslar dileriz. SPOR mevzuunda muhakkak ki en büyük hareket M. Ali Beyin tamamiyle §ahsi desteklemesi ve gayreti ile meydana çıkını§ olan açık hava jimnastlkhanesidir. Hoca her etüd saatinde elµıde detterıe cıola§ııJ, gece tertip ettirip, sonra da d~mircilerin başında saatlerce durup gayet yçırucu bir çalı§madan sonra Ualatasaraya hakikaten ·güzel bir. hediye verdi. Hocamızın bu mUte§ebbisliğini ve gayretini takdirle kar§ılıyoruz. Y:ardırı:ıların en büyüğunü yapını§ olan 7 - B sı I\ıfllll. da t~brik eder, ağabeylerine örnek olmalarını temenni ederiz. / ... VOLEYBOL : Ortaokul voleybol takımımız firial maçında St. Joseph'e 2- O yenilerek §ampiyonluğu kaybetmiştir. Kaptan Tamer, kaybedilen şamp!:yonluk hakkında bize §unları söyledi : - Şampiyonluk sahibini buldu. Rakiplerimizi candan tebrik ederiz. İn§allalı seneye daha çok çah§arak iddiamızı. arttıracağız. Lise voleybol takımı. Haydarpaşa'yı 2- O yenerek §ampiyonluğa emin adımlarla yakla§maktadı:r .• BASKETBOL·: Takımımız Yapı Sanat'a 59 - 43 yenilerek şampiyonadaki iddiasını kaybetti. Alman :Şremen Basketbol Club takımıyla yapmış>~Jduğu maçı güzel bir oyundan sonra 59 - 52 yenmeye muvaffak oldu. ATLETİZM: On be§ günlük tatilde okulun atletizm takımı Ankara Maarif Kolejine giderek müsabakalar yapmıştır. Fakat takımımız eksik bir kadroyla Ankara ya gitmi§ olduğundan buyuk bir muvaffakıyet· kazanamamı§tır. Neticede G,S. 12 puan, Kolej ise 24 puan almı§lardır. Atletizm . kaptanı Türker (Yaz sezonu için çalışma lara başlamış bulunuyoruz, bu sene okulumuza yeril birincilikler kazandıracağımızı ümit ediyorµz) deı:µiştir. FUTBOL : Futbol takımımız İstanbul §arnpiyonluğundan elendikten sonra ilk maçını fuyüp Lisesine kar§ı yapını§ ve bu iddialı baklava maçını okul takımımız 5 - 3 kazanmı§tır. İlk devre 4 - O takımımızın galibiyetiyle sona ermiş, ikinci devrede ise takımımız bir gol atını§, Eyüp Lisesi ise ancak 3 gol atabilmi§ ve maç da bu neticeyle sona. ermi§tir. MEHMET ALI BlRAND Tekrar mektepte olabilsem.. - 989 Gündüz au tableau ... Bu çağrı bana çok korkunç gelirdi o zamanlar. Hele bilhassa cebir, fizik, kimya derslerinde olursa... Samimi söylemek gerekirse hiç de filum §alum bir talebe sayılmazdım Galatasarayda okurken ... Fakat kendi kendime biraz fazla iftira ediyorum galiba. Zira altıncı, yedinci sınıfa kadar i§ler hiç de fena gitmedi. Hatta bazı seneler sınıfın ikincisi, üçüncüsü bile olmuştum. Gelgelelim fUtbol hastalığının o tehlikeli virüsü içime girer girmez artık gözüm ders mers görmez olmu§tu... Sabah erkenden kalkıp Grand Cour' da top pe§inde ko§rnak, öğleden evvelki derslerde arka sıralara çekilip gizli gizli gazetelerin spor .haberlerini okumak, öğleyin alelacele bir yemekten sonra gene yer kapıp çift kale oynamak için Grand-Cour'a fırlamak, al>§am derslerinde ise son teneffüste oynanacak sınıf maçları için kağıtlara muhtelif talnmlar yapıp diğer meraklı arkadaşlarla birbirimize atarak tartı§ mak... ݧte artık günlerim hep böyle geçiyor ve tabii matematik, fizik, kimya kitaplarma da ancak futbol çoraplarımın arasına sokup tekmelik yapmak için el sürebiliyordum. Bu arada tertemiz yatakhanelere, yemekhanelere, bir gencin bo§ vakit geçirmesi için spordan tutun da sinemasına kadar envai. türlü imkanlara, Galatasarava mahsus şakala§malara, esprilere rağmen «Ah şu mektepten bir kurtulabilsem» der olmuştum. Fakat i§te yirmi küsur sene var ki oradan Her se:ııe orasını nasıl aradım, orası nasıl burnumda tüttü bilemezsiniz. Asıl hayatta öyle zorluklar, tatsızlıklar varmış ki cebirin, fiziğin, kimyanın, matematiğin sevimsizlikleri solda sıfırdan da kıymetsizrni§ meğer... Ah eğer §imdi tekrar imkan olsa da gene mektebimde olabilsem ve senelerce orada kalabilsem. uzağım. - 989 Gündüz au tableau... diye beni tahtaya sorguya çağıracak hoca sesleri bana ne ho§ gelecek. GÜNDÜZ KILIÇ TEŞEKKÜR Eski mezunlarımızdan Mehmet TUraç'a, okulumuzun önderliğini yapmakta olduğu J eunesse Musical'e, gerek dergimize ve gerekse bro§ürümüze yapmış olduğu yardımlardan dolayı te§ekkür etmeyi bir borç biliriz. Bu hususlarda Galatasaray' a yardımlarını esirgemiyen Shell Oil Company' e de §ükranlarımızı bildiririz. GALATASARAY GALATASARAY ------17 SPORCULARIMIZ Boks ta,kımımız Nurhaın Borzokyaın Yavıız Demir 18 GALATASARAY Galatasaray Fener bahçe Galatasaray ou Fenerbahçe? Sentimentalement ma reponse et facile, comment mon coeur ne serait-il pas avec Galatasaray. J'ai frequente son local d'entrainement de la «route Hasmın galip», des mon arrivee au lycee, pendant l'automne 1928. J'y rencontrais mon ami Ömer Bessim pour preparer la future saison d'atyletisme, de nombreux eleves du lycee athletes comme Semih, qui etait alors en septieme, et deja le meilleur sprinteur de Turquie, boxeurs comme Necmi et Melih qui fut champion de boxe de New-York, et bien enfendu aussi le nombreux joueurs de Foutball (l'equip de footb8.ll du club etait a cette epoque presque confondue avec celle du lycee). Nous nous retrouvions egalement au stade de Taksim, qui etait la cour d une ancienne caserne, sur l'emplacement de l'actuelle cuvette du jardin. Les spectateurs des rencontres de football, tout ausslserres sur les tribunes de planches souvent vernıoui.ues, etaient aussi enthousiastes et meme plus exhuoorents que les habitues actuels du stade de Mithat Paşa. J' ai vu briller sı.ır les deux stades bien des anciens du lycee, depuis Rebi, Eşfak, Gündüz, Doğan 1 Coşkun ete jusqu'a İsfendiyar et Turgay. ~Mais que Sont le equipeş actuelles des deux grands clubs rivaux, et qu'adviendrat-il cette annee. dans la course au titre de champion de Turquie, cela est une autre histoire. Fenerbahçe est une equipe serieuse, bien entrainee, pratiquant un jeu classique ordonnee qui ressemble }ı. celui des equipes de l'Europe centrale. Les anciens Lefter, Naci ont perdu un peu 9e leur mordant, Can est irregulier, mais l'en- semble demeure solide. La defaite ecrasante subie devant Galatasaray est l'un de ces phenomenes bien connus qui caracterisent les resultats toujours iınprevisibles des rencontres entre ces deux clubs. Galatasaray a plus de panache, son jeu s'apparente a celui des equipes latines, capables du meilleur comme du pire. C'est done une equipe brillante mais inconstante, elle vaut ce que vaut son «etoile» Metin le jour de la rencon~e. Certes dans l'equipe d autres jourmy sont capables de briller: l'elegant Suat, le defenseur opiniıı.tre Candemir et Turgay qui, s'il a perdu un peu de sa detente, demeure un tres grand gardien de but. Je pense qu'actuellement la qualite de Fenerbahçe se trouve dans sa ligne d'avants tres complete, cette equipe n'a pas remplace Naci au centre de la ligne de demis, et a l'arriere İsmail est loin de l'eficacite qu'il montrait dans la defense de Galatasaray. La rentree de Basri et l'arrivee d'Attila sont peut-etre capables de remedier a ces faiblesses. A Galatasaray la def ense est bonne, la presence. de Suat a considerablement renforce la ligne de demis, mais au detriment de la ligne d'attaque qui n'a pas trouve d' ailiers et dans laquelle manque un dribleur adroit capable d'inquieter la defense adverse pour liberer Metin. Cependant, malgre son retard actuel, en evitant certaines fautes (matches a İzmir au retour d'une tournee en İsrael), l'equipe de Galatasaray est tres capable de profiter d'un «accidenb de Fenerbahçe, et de ternıiner en tete. C'est ce que je lui soı1haite. M. GOUDMAND GALATASARAY 19 ç AY Çok çalışıldı, çok uğraşıldı ama olmadı işte, bir çay daha geçirdik. Şubat ayındanberi teberru ile satılmaya başlanan davetiyelerin büyük bir kısmı h§.tıra kah.ilinden arşivin bir kö- soğuk şesine atılıverdi. Bu çay bizim okulun bir sembolü idi ve her seferi de tıklım tıklım dolardı. Fakat son zamanlarda bizim çaylara dışarıdan gelenler yavaş yavaş azalmaya başladı. Bunun sebeplerini de bir türlü bulamadık gitti. Her halde artık şu Taksim Belediye Gazinosunu bırakıp daha iyi bir yer bulmak lıtzım. Zira o koskoca salonu dolduracak insanı bulmak iınkıl.ıısız bir hale geliyor. Saat üçte müzik başladı ve ilk dansı ERGÜN açtı. Hocalardan ilkönce Hüsnü Bey geldi, arkasından Ali Ortaç, hanımı ile salona girer girmez bir alkış tufanı ile karşılaştı. İlk dans kapandık tan sonra misafirleri epey korkutan yerli bir yoginin yaptığı numaralarla atraksiyon başladı. Bu arada çayın zevkini çıkaranlar muhakkak ki M. Thompson'uiı ve M. Balleret'nin iltihakı ile durmadan kahkaha ile gülen son sınıf bek§.rları oldu. Müdürümüz Ali Teoman, saat dört buçuğa doğru hanımı ile geldi ve öğretmenler masasın daki yerini aldı. Son sınıf bekıl.rlarının en büyük meşgalesi M. Boulet ve M. Balleret'ye bir dama aramak oldu. Aydın'ın tertip ettiği dans müsabakası çay'ın tek eğlenceli kısmını teşkil ediyordu. Oldukça heyecanlı geçti ve sonunda Ayberk Füsun çiftinin kazanması lıtzım gelen müsabakayı oyunun ortalarında bir liraya satın aldık ları balonla devam eden Cüneyt - İnci çifti kazandı. Piyango çekilişi çayın neşelenebilmesi için büyük iki ümidimizden birisi idi. nk anlarda bir hanıma sütyen çıkması, Hüsnü Beye çıkan hediye ve nihayet Ali Ortaç'a düdüklü tencere diye üstüne bir izci düdüğü iliştirilmiş alüminyum tencerenin çıkması herkesi kahkahalarla güldürdü. Dans tekrar başladığı zaman M. Balleret İnci çiftinin figürlerini herkes hayranlıkla seyretti. Refik Atakurt, Semih Sohtorik ve Yücel Abanozoğlu dans edenler arasında göze çarpanlardandı. Tam bu sırada Hilton'da çaldığı için zamanında yetişemiyen Brezilya'dan zorlukla getirilen (Antos Kantos - Panços) orkestrasının show programına başlıyacağı anons edildi. Animatör Erol Erman ince esprilerle orkestrayı takdim ettikten sonra yan kapıdan büyük grup korkunç homurtularla sökün etti. Baterist Kayhan, piyanoda TUncay, bas'ta Nur, marakasta Mehmet Ali başarılı idiler. Fakat bağıranlardan Taylan, gitarist Orhan ve Arınacan talihsiz bir günde olduklarından büyük sükse kazanamadılar. Bu arada Salgur, Orhan'ın kafasına pudra. döktüğünden epey hırpalandı. M. Vouzelaud, M. Goudmand ve M. Dubois son dans başladığı zaman salonu terketmişlerdi. M. Thompson ile Salgur birbirlerine pudra atıp bembeyaz oldular, ve bu günü tam tes'it edebilmek için Divan Oteline gitmek üzere salondan ayrıldılar. Son dansı neşelendiren grup, II. Edebiyat talebeleri ile Kerim ve d§.me'i idi. Saat altı buçuğa henüz gelmişti ki İsmet pardesüsünü giymiş, eline çantasını almış olarak mikrofona yaklaştı ve danseden çiftlere okul adına teşekkür ederek artık gitmelerinin lıtzım geldiğini hissettirdi. Salon da yavaş yavaş boşalmaya başladı. En son çıkanlar arasında Galatasaray §.şığı İs tanbulsporlu milll kürekçilerimizden Hasip öge, hayatından ~emnun uzaklaşıyordu. MEHMET AL1 B1RAND ~!'fr,~.., ...... ,. ~(J;,.'.'tf,•""''' .;.ı,~t:..Y-:~"-""'' ;":4~~~;ht.,.,. Mobiloil vE MC4 TERKiPLi Mobilgas YAKITTA L5!!!!1 ~ EKONOMiA SERViS . .iLE . . EKONOMi TAMiRDE EKONOMi ÖMÜRLÜ ARABA ' LASTİK MASRAFLARINIZI AZALTMAK iÇi.N .. E skL L a s t i k 1 e,;r i n z e TATKO J...ASTİK KAPLAMA FASRiKAStNDA ' Sırt Orijinal ,GOORYEAR formülü ile s.ırt geçirilen G e ç i. r t i n i z. ldstiklerfirıiz yepyeni bir lastik kadar kilometre yapar) buna ..rağmen size yeni lastiğin T A T K. O 1/3 fiatına S E ij. V İ S . mal olur. İ S TA s~y O NJJ En modern teçhizat , en fö1gfli elemanlarla emrinizdedir. J Her marka :ve model tenezzüh :ve dikkat :ve titizlikle kamyonların tamiratı ~ yapılır. T ·AT K .O ~TOMOBİL, 'LASTİK VE MAKİNA TİCARETİ T.A.Ş. Gu~huriyet Caddesi 3.5, Taksim, istanbul - Servis istasyonu Latik Tamir Fabrikası: J Tel. 41 20 3(J Mecidiyf3kÖ'Y I • / SHElL ÖGRETi.C'i EJ.LfllLERi ve Mühendislik · - Uçak Sanayii SanayH ve Ürünleri - Ziraaıtçilik Trafik Emniyeti Spor mevz.uları Petrol - Halk Sağlığı v. s .. gi.bi çeşitli ihtiva eder • ........... .... ...... ······· .......... ··•···••• ········ ······· ...... ............ ~· , • 1 ••••••• 1 • • ••••••• . . londra'daki " Shell Film alakalı mütehassıslarca Teşkilatı., tarafından ve 16 m/m ' 1i k resmi ve hususi hazırlanan kültürel filr:nlerl Şirketimiz, müesseselerin emı-ine amade bulundurmaktadır. 1960 Yılında memleketimizin muhtelif yerlerinde 1 Mil YON'a yakın .seyirci bu filmlerden faydalanmıştır. . .(IJ > SHELL CO!VIPANY OF TURKEY LiMiTED ~ Doğu Palas, Taksim 1$TAN BUL Tel: 47 41 30 (/) ----·~
Benzer belgeler
OKU - Sultani
leur est commune, ils entendent et voient par les memes
trous; de plus ils pensent, sentent, s'emeuveıit de la meme
façon, se souviennent des memes faits peut-etre; mais ils
n'ont pas la meme vie. ...
Oku - Sultani
lik yapmıştır. «Langue Turque» adlı kitabıyla
Türkçeyi yabancılara öğretmek için bir metod
hazırlamıştır. Bu kitabı Şarkiyat Bölümüne tavsiye edilmiştir. <ı:English of today», <ı:Durubu Emsal» adlı...